30 Mart Perşembe 2017
Ana Sayfa / Edebiyat / Yeni Türk Edebiyatı / Afv ile Mahkum Yahud Şeref Kurbanları Tiyatro Oyunu

Afv ile Mahkum Yahud Şeref Kurbanları Tiyatro Oyunu


Afv ile Mahkum Yahud Şeref Kurbanları Tiyatro Oyunu

Silistreli Hamdi’nin beş perdelik bir tiyatro eseridir. Eserin bölümlerinin hacimleri şöyledir:

  1. Perde:13.sayfa – 70.sayfa arası
  2. Perde:71.sayfa – 143.sayfa arası
  3. Perde:144.sayfa – 200.sayfa arası
  4. Perde:201.sayfa – 280.sayfa arası
  5. Perde: 281.sayfa – 342. sayfa arası

Görüldüğü gibi bölümler hacim bakımından birbirine eşit sayılabilecek yakınlıktadır S.Mustafa Hamdi, ‘mukaddime’kısmında eserini nerede, nasıl ve hangi amaçla yazdığını anlatır. Buna göre sanatçı, tiyatronun birinci perdesini Trablusgarp’ta zindanda, ikinci ve üçüncü perdelerini 1900 sene-i milâdiyesinde Paris’te, dördüncü ve beşinci perdelerini aynı senede Silistere’de iken kaleme almıştır. Eseri oynanmak için değil okunmak için yazdığını söyleyen Mustafa Hamdi, eseri tamamladıktan sonra 1900 senesinde Osmanlı İttihat ve Terakki cemiyetine hediye olarak takdim ettiğini, fakat sermayesizlik sebebiyle basımının yapılamadığını, kendisinin de zaman ilerledikçe eserini şehirli edebiyata uygun bulmadığını ve bu sebeplerden dolayı yayımlamaktan vazgeçtiğini söyler. Fakat daha sonra, sürgün ve hapishane hatıralarını anlatmaya çalıştığı, zulüm ve istibdadı gözler önüne serdiği bu eserini, gönlünün saklamaya razı olmadığını belirtip ‘bütün kâinat isterse beni tenkit etsin’… ‘Afv ile Mahkûm benim istibdâdımdan çıktı orta malıdır’ diye düşünerek, Kahire’de 15 Teşrin II 1907 ‘de eserini yayımladığını belirtir.

Mustafa Hamdi, ‘Facianın Mekân ve Zaman-ı Cereyanı’ adlı yazısında kendi idealleri ve yaşadığı dönem hakkında yorumlar yapmış o dönemin özelliklerini sıralamıştır:

“…Milletin saadet-i müstakbelesini hazırlamak isteyenlere yalancılık sığamaz. Faciat-ı milleti tasvir için hakikat-şiar zerrin ile gözlerimizi kamaştırdıkça bizden sâdır olacak, kalemimizin ucundan çıkacak satırların her biri bir hikmet, bir fazilet doğurmalıdır.”

Yazarın bu yazıda eserini niçin yazdığını açıklamak için dile getirdiklerini şu şekilde özetleyebiliriz: Vatanın içinden geçtiği dehşetli günlerin, insanların nasıl işkencelere maruz bırakıldıklarının anlatılması gerekmektedir. Kalemin ucundan çıkacak satırların her biri bir hikmet bir fazilet ortaya koymalıdır. Herkesin vatanın durumuna lakayt kaldığı bir dönemde, kendisi gibi gençler seslerini yükselterek insanları uyandırmaya çalışmalıdır. Çalışarak, gayret ederek hakikat ve fazilete ulaşılabilecektir. Bu yolda zulme uğramanın, sürgün edilmenin de bir güzelliği vardır. Yazar bu düşüncesini bir örnekle şu şekilde destekler:

“Ezharın en latifi gül goncasıdır ki hârla muhattır”

Kendilerine bu hususta çok mes’ûliyet düştüğünün farkında olduğunu belirten yazar, Bütün bu sebeplerden ötürü, amacın büyüklüğüne mukabil mekânın hiç bir ehemmiyetinin kalmayacağını, amaç için her türlü fedakârlığa katlanılabileceğini de sözlerine ekler. Sürgün yeri neresi olursa olsun, bunu hakikatin bir cilvesi olarak görmek gerektiği kanaatindedir.

Yazar, memleketin içinde bulunduğu durumla ilgili olarak şu tesbitte bulunur: “…bir istibdâdın bir dest-i kahrın gülzar-ı vatanı düşman ayakları altında değil, belki kendi memurlarının, kendi ığrâz-ı zâtiyesi vasıtalarının pençe-i zâlimânesi ile berbâd ve perişan etmek istiyor…” ”

Silistreli Mustafa Hamdi’nin ilk eseri olan ‘Afv ile Mahkûm yahud Şeref Kurbanları’ kendisine göre ‘mahsûlât-ı fikriyyesinin’ toplanmış bir halidir.

Tiyatroda şahıs kadrosu çok geniş tutulmuştur. Oyunun sahneye konmasını güçleştiren bu husus okunmak için yazıldığının da bir göstergesi olarak anlaşılabilir. Yaklaşık otuz kişiden müteşekkil olan şahıs kadrosu içinde birinci dereceden ve ikinci dereceden önemli şahıslar bulunurken birçok şahıs da figüran görevindedir. Bunlar arasında en önemli şahıs, Behzad Bey’dir, daha sonra Haşmet Bey, İlhâmi Efendi, Lâmi Efendi, Şeyh Sârim Efendi gelir. İkinci dereceden önemli şahıslar ise; Nurettin Bey, Câvid Bey, Reşid Paşa, Tayyar Paşa, Behçet Bey, Fâik Bey, Hacı Mehmed Bey, Şakir Efendi, Çerkes Mehmed Bey’dir. Tiyatroda kadın şahıslar da bulunmaktadır: Fatma Hanım, Leman Hanım, Ayşe Hanım, Nuriye Hanım…

Silistreli Hamdi, eserindeki şahısları tanıtırken tarafsız davranmamış, kendi yorumlarına da yer vermiştir. Bu hususla ilgili olarak birkaç örneği nakledelim: Behzad Bey hakkında:

“Bir valide, bir zevce bir küçük kardeşten ibaret ufak bir ailenin yegane istinâdgâh-ı mâişeti, genç,hamiyetli, muktedir, mektepli bir zabit..” Şeyh Sârim Efendi hakkında:

“Nûrâni bir zat, mevkufiyeden…” Mehmed Ağa hakkında:

“İnsandan başka her şeye benzer, ümmi, kaba, histen âri…”

Fikrin önemli olduğu eserde, bu sebebe bağlı olarak olaydan çok kişiler arasında konuşmalara yer verilmiştir.

I.Perde, İstanbul’da ‘Direkler Arası’nda bir kıraathanede başlar. Burada Behzad, Haşmet, Nurettin Bey, ülkeleri ve milletleriyle ilgili önemli meseleler hakkında konuşmaktadır. Behzad Bey düşüncelerini hiç korkmadan ve çekinmeden hararetli bir şekilde anlatmaktadır. Silistreli Hamdi’nin kendi düşüncelerini dile getiren yansıtıcı kahraman olarak Behzad Bey’i seçtiği onun sözlerini destekler mahiyette açıklamalar yapmasından anlaşılmaktadır. Sonuna kadar muhaverelerle geçen tiyatro boyunca en önemli sözler hep Behzad Bey’e söyletilmiştir. Onun ve arkadaşlarının temel iddiası şudur:

“Vatan; dıştan düşman, içten yöneticiler tarafından harap edilmektedir. Bununla birlikte millet çaresiz, harap bir halde bulunmaktadır.”

Behzad Bey yansıtıcı karakter olması itibariyle olumlu özelliklere sahiptir.Kitap ve gazetelerle haşır neşir olan, ilim ve fikirle iç içe yaşayan, evi küçük olmasına rağmen kütüphanesine geniş bir yer ayıracak kadar kitap âşığı bir gençtir. Behzad Bey gerek arkadaşları arasındaki konuşmalar sırasında, gerekse kendi kendine düşündüğü vakitlerde tiyatronun ana fikrini ortaya çıkarıcı düşünceler ileri sürer. Ona göre devletin şu an içinde bulunduğu durum, geçmişte yapılan hatalardan kaynaklanmaktadır. Bu düşüncesini hiç korkmadan dile getirir. Fakat bir süre sonra o da jurnallenir ve evi bir gece aniden basılır. Onun evinin zabitler tarafından basılması tiyatroda yer alan önemli olaylardan biridir.

O gece hanesine zorla girilir, her yer didik didik aranır, fakat bir şey bulunamaz. Gelen zabitlerin amacı, padişahın aleyhine yazılmış makaleleri ve kitapları bulmaktır, çünkü iddiaya göre o bunlardan okur ve okuturmuş. Görevliler bir şey bulamadıkları halde Behzad’ı o gece alır götürürler. Behzad’ın götürülmesi ile ailesi de perişan olur.

Kısa bir süre sonra jurnallerin ardı arkası kesilmez olur, sırayla birçok kişi padişah ve yönetim aleyhinde olduğu gerekçesiyle tutuklanır. Bu kişiler yetmiş altı kişi olup boğazda bir gemiye bindirilir ve nereye gittiklerini bilmedikleri halde götürülürler. Aileleri bile gittikleri yerden haberdar edilmez.

İkinci Perde, Behzad ve arkadaşlarının tutuklu oldukları koğuşta geçer. Bu mekânda sanatçının mukaddimesinde söylediği gibi mekânın düşüncelerini sınırlaması gerçekleşmez hatta hiçbir olumsuz tesir altında kalmadan konuşmalarını yapar, planlarını çizerler. Şeyh Sârim Efendi de İttihat ve Terakkicileri desteklemek suçundan bir zaman sonra tutuklanır. Tiyatronun bu bölümünde bir yandan koğuşta konuşulan meselelere, bir yandan da çeşitli kişiler aleyhindeki jurnallere yer verilir. Bu bahsedilen yetmiş altı kişilik gurup bir süre sonra Trablusgarp’a gönderilir, orada bir hapishaneye atılır. Behzad Bey, kendi götürülüşlerinden bahsederken kendilerini, ‘şeref kurbanları’ olarak tarif eder, onlar haksız yere fişlenmiş ve mahkûm edilmişlerdir. Behzad Bey sözlerine şöyle devam eder:

“Biz ilim ve irfanı derece-i kemâlinde bir millete hayat ve hürriyet kazandırmak için kurbangitmiyoruz. Fazilet ve şecaat-i fıtriyesini müktesebat-ı maddiyesi ile kuvvetlendirmiş bir hayatın selamet ve necâtı için yorulmuyoruz. Üzerimize kâbus-ı meş’ûm ki çökmüş istibdâd-ı mahufu başımızdan savmak, millet uyandıktan herkes akıllandıktan sonra pek kolaydır. Bir milletin hürriyet ve mevcudiyetiyle oynayan Neronlar medeni yerlerde adalet topraklarında yaşayamazlar…Avrupa âfâkında zulüm ve istibdâd altında inleyen bir millet görebilir misiniz?”

Sözlerinin sonuna doğru Behzad Bey artık kesin kararını ilan eder: “Safsataların esiri ve mahkûmu olan milletimize hak ve bâtılı anlatmaya çalışacağız.” O ve arkadaşları, ‘himmet’ür-rical takliu’l cibâl’ düstürunu örnek alır ve kendilerini dağları yıkacak kuvvette görürler.

Tiyatronun üçüncü ve dördüncü bölümleri aynı şekilde, Behzad ve çevresinin kendi aralarında yaptıkları konuşmalar ile geçer. Onlar istibdâd hakkında şöyle düşünürler: “Üç dört bin sene evvel yaşamış göçmüş milletler sırasına bizi de bir süratle dizerek hayat-ı tabiimiz bitmeden mâzi içerisine atmaya vatanımızı bir harâbeye çevirmeye çalışır.”

Behzad Bey bu grup içinde sözü en etkili olan ve en vurucu konuşan kişidir, tamamen bir hükümet karşıtı olup milleti uyandırmakla kendini vazifeli bilen bir kişi rolündedir bu sebeple onun sözleri tiyatronun ilerleyişini belirlemektedir.

“Hükümetimizin kanun-ı keyfisi, namuslu insanları namussuz memurların ayakları altında öldürmektedir.”

Beşinci perde, tiyatronun en hissi bölümünü oluşturmaktadır. Bu perdede farklı sahnelerde farklı mahkûmların ailelerinden gelen mektuplar okunur. Bu mektuplarda İstanbul’da bıraktıkları ailelerinin ne kadar perişan bir halde olduklarını öğrenen mahkumlar, onların kendileriyle gurur duyduklarını dile getirdikleri satırlarda hüzünlenir, ağlarlar. İstanbul’dan aldıkları bu acı ama bir o kadar da mutluluk verici ‘hâlâ ayaktayız!’ nidaları onları düşüncelerinde daha da sebatkâr hale getirir.

Mustafa Hamdi hükümetten olan ve hükümet yanlısı olan hiç kimseyi olumlu özellikleri ile anlatmaz, onlarda hiç bir iyi taraf görmek istemez bunu da okuyucuya açık bir şekilde gösterir. ‘Şeref mahkûmları’ ise bütünüyle olumlu özelliklere sahip, seçilmiş kişilerden oluşmaktadır. Beşinci perdede, Behzad’ın kendisine gelen mektubu okuyup gam ve hislerinin altında ezilmesi sebebiyle arkadaşlarının kucağına yığılma sahnesi ile eser sona erer.

Böyle bir bitiş, mücadeleci fakat bir o kadar da çaresiz olan gençliğin belirsiz olan akıbetine işaret etmektedir.

Eser, Abdülhamid istibdâdının artmaya başladığı 1900 senesinde yazılmıştır; eserin yayımlandığı yıl ise 1907’dir. Bu yüzden, yazara göre istibdâttan henüz kurtulamamış olan ülkenin içinde bulunuğu durumu yansıtan bu eser, böyle bir belirsizlik içinde bitirilmiş olabilir.

Mustafa Hamdi kendi yaşadıklarını ve çevresinde gördüklerini anlatmaya çalıştığı bu eserini ‘hürriyet uğrunda menfâlarda ve haric-i vatanda terk-i hayat eden arkadaşlarına’hediye etmiştir.



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir