? Anlatımcı Kuram Hakkında Bilgi | Evvel Cevap
Ana Sayfa / Edebiyat / Yeni Türk Edebiyatı / Anlatımcı Kuram Hakkında Bilgi

Anlatımcı Kuram Hakkında Bilgi

Anlatımcı Kuram Hakkında Bilgi 

Anlatımcı Kuramın Genel Özellikleri

Anlatımcı Kuramın Temsilcileri

Ekspresyonizm Genel Özellikleri

Ekspresyonizm Temsilcileri

Anlatımcılık (ekspresyonizm) de tıpkı yansıtma kuranımda olduğu gibi, sanatın ne olduğu sorusuna cevap vermeye çalışır. Romantikler, sanatı değer­lendirirken sanatçıyı merkeze alırlar. Zira onlara göre eserin en önemli özelliği duygulan anlatmasıdır. Romantiklerle birlikte eser artık bir ayna olmaktan çıkıp sanatçının iç dünyasına, ruhuna açılan bir pencere oluyor. Eserde tabiat ya da genellikle dış dünya anlatılır ama bu dış dünya sanatçının duygulan ile değişime uğrayarak verilmiş bir dış dünyadır ve önemli olan, eserin bu dış dünyayı doğru olarak yansıtması değil, bu dış dünyanın sanatçıda uyandırdığı duygulan ve ya- şantılan ifade edebilmesidir. Romantizmde sanatçıyı sanatçı yapan, sanatçının özel bir duyarlığa, herkeste bulunmayan yaşantılara sahip olmasıdır. Romantik sanat anlayışını ilk kez sistemli bir estetik kuramı haline getiren Eugene Veron, yansıtma kuramının sanatı yanlış anladığını belirttikten sonra, sanatı duygunun dile getirilmesi olarak tanımlar ve sanatçmm bir dahi olduğunu, eserin şiddetli ve derin etkisini, yaratıcısının kişiliğinde bulunduğunu söyleyerek şu sonuca va­rır. “Kısacası eserin değeri sanatçımn değerinden doğar. Sanatçmm sahip olduğu özelliklerin ve melekelerin izlerini taşıdığı içindir ki eser bizi çeker ve büyüler. (Moran, 1991: 93) Veron’un düşüncesine göre sanatçı fazlasıyla ön plana ge­çerek adeta okurun sanat eseri karşısındaki hayranlığının esere değil, sanatçıya yönelik olduğu şeklinde yorumlanır.

Bugün anlatımcılık kuramı denince akla Veron’dan ziyade Benedetto Croce, R.G. Collingwood ve J.Ducase gibi isimler gelir. Bu sanat felsefecileri, sanatın özünü, yaratma eyleminde bulurlar ve yaratmayı da duyguların anlatımı olarak tanımlarlar. Bu manada onların anlatımdan kastettikleri şöyle sıralanabilir. 1) Anlatım adlandırma değildir: Duygunun anlatımı ile betimlenmesi arasında bir ayrım yapmak zorunluluğu vardır. Bir duygunun anlatımı o duygunun adını ver­mekle olmaz. Duygunun dile getirilişinde admı söylemenin yeri yoktur ve gerçek bir sanatçı buna başvurmaz. Duygunun adını verme genellemeye yol açar; bir sınıflandırmadır. Anlatımda ise bireyleştirme söz konusudur. 2) Anlatımdan önce duygu yoktur: Biz duygulan anlatmaktan söz ederken, ilk önce belirli bir duygu­nun var olduğunu, sonradan da bunun sanatçı tarafından uygun sözcüklerle dile getirildiğini düşünürüz. Anlatımcı kuramda durum başkadır. Duygunun belirli bir hal alması ancak dile çevrilmesiyle olur. Ondan önce duygu yoktur, daha doğrusu ne olduğu bilinmeyen birtakım izlenimler vardır. Başka bir ifadeyle duygu, an­latılana kadar gerçek anlamı ile duyulmuş değildir, ancak anlatıma kavuştuğu an artık saptanmış, belirli bir duygu olmuştur. 3) Anlatım duygu uyandırma değil­dir: Romantik sanat anlayışında, ilk defa ortaya çıkan bir şey daha var. Eski Yu- nan’dan beri sanatın işlevi okurla, dinleyiciyle, seyirciyle ilintili sayılmaktaydı. Sanat eğitir veya eğlendirir ya da eğlendirerek eğitirdi. Sanatçı ile okur arasında bir bağ vardı. Romantizmde bu bağ yavaş yavaş gevşer ve nihayet kopar. Sanatçı duygularını dile getirirken başkalarını düşünmez. O, kendi kendine yazarken ya­ratacağım yaratmış, görevini yapmıştır.

Bu kurama göre sanatçı eserine başlarken duygusunun tam ne olduğunu bil­mez, bunu keşfetmek, aydınlatmak ve bilincine varma çabasındadır. Bu durum­da gerçek sanatçı, başkasında duygu uyandırmak amacı ile yazamaz. Çünkü o zaman uyandırmak istediği duyguyu peşinen bilmek zorundadır ve bu duyguyu kendisi duymadan da başkasında uyandırmak isteyebilir.

Anlatımcı kuram, sanatla bilgi ilişkisi üzerine de birtakım görüşler ileri sü­rer. Geleneksel görüş, sanatın görevi konusunda eğlendirici ve yararlı formülünü kullanıyordu. Sanat eseri şekerle örtülmüş bir hap gibiydi, yararlı (eğitici) yönü tatlı bir şeyle örterek okuyucuya veriyordu. Fakat bu tatmin edici bir görüş de­ğildir çünkü eserdeki fikir (doktrin) ile estetik yön birbirine kaynamış olmuyor, sadece eklenmiş oluyor. İlaç, ilaç olarak kalıyor, şeker de şeker olarak. Gerçek bir sanat eserinde bunların daha ayrılmaz bir şekilde kaynaşmış olması gerekir. İlaçla şeker birleşip başka bir madde meydana getirmeli. İşte anlatımcılığın yaptı­ğı budur. Fikir artı estetik değer yerine, bunların bir arada eritildiği görülür. Fikir sanatçıda yaşantıya dönüşüyor ve dile çevriliyor. Fakat bu görüşün de bir bakı­ma işe yaramadığı söylenebilir. Zira anlatımcılığın görüşü, sanatçıda eserin nasıl meydana geldiğini ve bu süreçte fikrin rolünü açıklar, yani betimleyici bir kuram­dır. Bu kuram birçok eser için doğrudur denebilir, ama değerlendirme konusunda işe yaramaz. Çünkü iyi eserle kötü eseri ayırt etmek için sanatçının yaşantısına başvurma zorunluluğu vardır.

Anlatımcılık kuramına farklı bir açıdan yaklaşan düşüncelerden biri de ku­ramı aktarım olarak gören anlayıştır. Bu görüş de sanatın bir duygu işi olduğunu ilkesine dayanır fakat Croce ve Collingwood gibilerinden ayrıldığı nokta, sanat­çının duygularını dile getirmesini yeterli bulmayarak okur ile sanatçı arasında bir ilişki kurmasıdır. Sanatçının duygularını dile getirmesi ile sanat meydana gelmez; sanat bu duyguların okura da duyurulması, aynı heyecanların, yaşantıların onda da uyandınlması ile meydana gelir. Böylece aktarmacılar sanatçının dile çevirdiği duyguyu okura da duyurabilmesini sanatın koşulu olarak öne sürerler. Tolstoy, “insanın bir zaman duymuş olduğu bir duyguyu kendinde canlandırdıktan sonra, bu duyguyu başkalarının da aynen duyabilmesi için hareket, çizgi, renk, ses ya da sözcükler aracılığıyla onlara aktarması, sanat budur işte” der. Bu aktarımın yer alabilmesi için sanatçının kendi duygusunu dile çevirmesi gerekir; duygulan hakkında bilgi verir yani onlan tarif ederse biz bunlan zihnî bir yoldan anlanz ama duygular bizde uyanmış olmaz. Sanatçı işte bu aktanım yapabilen adama­dır. Bu anlayış yirminci yüzyılda oldukça yaygındır. Sanat üzerine konuşanlann, eleştirmenlerin ve sanatçılann yaptıklanna ve söylediklerine dikkat edilirse pek

çoğunda bu çeşit bir anlatımcılığın benimsendiği fark edilir. Sanatın bir duygu aktarımı olduğunu iddia eden estetikçiler ve eleştirmenler; sanatı ilk önce sevinç, aşk, korku, bezginlik gibi bir duygu hissettiğini, sonra bu duyguyu bir eserde dile getirdiğini ve nihayet bu eseri okuyan ya da dinleyenlerin, sanatçının ifade ettiği duyguyu aynen hissettiğini düşünürler. Bu görüşe bakılırsa eser, sanatçı­nın yaşantısını okura aktaran bir araç vazifesi görmektedir. Duygu aktarımı her ne kadar sanatla ilgili önemli bir noktayı belirtiyorsa da bazı eksik ve çözümle­yemediği tarafları da yok değildir. Evvela sanatçı ile okurun her seferinde aynı duygu atmosferine girmesi pek mümkün görünmemektedir. Zira sanatçının eseri meydana getirirkenki yaşantısı sadece bir duyguyu yaşamak değildir. Bunun yanı sıra yaratma sıkıntıları, zaman zaman yaptığım yetersiz bulmanın verdiği umut­suzluk, bazen de teknik bir güçlüğü yenmenin verdiği keyif gibi okuyucunun paylaşmadığı duygular vardır ki bunu sanatçının yaşamış olduğunu okur bilemez. Bu bakımdan “okur, sanatçının yaşantısmı aynen duyar” demek yanlıştır, olsa olsa bir kısmını duyar. (Moran, 1991: 104) İkinci önemli nokta ise sanatçmm dile getirdiği duygu ile okurda uyandırdığı duyguların çok farklı olabileceğidir. Ya­zarın bir kızgınlık ifade ettiği noktada okuyucu bir kızgınlık değil ama belki bir dehşet ya da tiksinme duyabilir; acı veya keder ifade edilirken okur acıma hissine kapılabilir. Bu nedenle de kuram eser-okur ilişkisi açısından açımlayıcı bir yöne sahipse de bütün sanat eserlerinin muhatabıyla ilişkisini aynı şekilde belirleme noktasında yetersiz kaldığı durumlar da vardır.



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir