Büyük Hatiplerin Konuşma Örnekleri

Büyük Hatiplerin Konuşma Örnekleri

Büyük Hatiplerin Konuşmalarına Örnekler

Büyük Hatipler Nasıl Konuşurdu

HALİDE EDİP ADIVAR’IN 19 MAYIS 1919 TARİHLİ FATİH NUTKU

Müslümanlar, Türkler: Türk ve Müslüman bugün en karanlık gününü yaşıyor. Gece, karanlık bir gece. Fakat insanın hayatında sabah olmayan gece yoktur. Yarın, bu korkunç geceyi yırtıp şaşaalı bir sabah yaratacağız. Yalnız, ışık geldiği vakit gözümüzü güneşe, karanlığa göre baykuş­lar gibi açmayalım. Işık geldiği vakit hayatı karşılayacak, karşılayabilecek insanlar hâlinde bulunalım. Millet, iyi ve fena günler gördü. Günah dakikaları ve şanlı dakikalar ya­şadı. Fakat kardeşler, bugün ufak günahlarımızın üzerine öyle ateşîn (coşkulu) bir kan akmıştır ki bu kan dünyanın günahını yıkayacak kadar temiz ve nebzuldur (boldur). O kan, bizim vazifemizi tayin etti, bize bir vazife bıraktı.

Hanımlar, bugün elimizde top, tüfek denilen âlet yok, fakat ondan büyük, ondan kuvvetli bir silahımız var:

Hak ve Allah var. Top tüfek düşer, Hak ve Allah bakidir.

Topun yüzüne tükürecek kadar evlatlar, analar, kalbimizde aşk ve iman, milliyet duygusu var. Biz, dünyada millet sını­fına lâyık bir millet olduğumuzu erkek, kadın, hatta çocuklarımıza kadar ispat ettik.

Bugün memleketimiz, taksim edilmek tehlikesi karşısında. Adım adım kendi egemenli­ğimizdeki milletleri başımıza efendi yapmak istiyorlar. Bugün İzmir, yarın Konya, öbür gün İstanbul, sonra Müslüman dünyasının başı olan Türk susturulmuş olacaktır. Buna karşı ne sila­hımız var? Kurşun, top, bomba mı? Bir top bebeklerimizi öldürebilir. Bizim bundan da kavı (dayanıklı, güçlü) silahlarımız var. Sesimizi dünya mutlaka işitecektir. İşitmek ve işittirmek için bugün, kuvvetli ve metin bir millet hâlinde bulunmalıyız. Bugün Türkler, davalarını halle- dinceye kadar, nasıl ortaçağda haftada üç gün Allah mütarekesi yapıldı idiyse, öyle Allah mü­tarekesi aktedilmelidir.

Arkadaşlar, Müslümanlar, Türkler! Bugün burada toplanan şu halk kitlesinin bir tek is­teği var; o da, en doğal haklarının kendisinden alınmamasıdır. İstediğimiz basit, yüksek ve ulvi bir haktır. Bizim sözümüzü onlar dinlemeyebilirler. Fakat biz padişahımızdan babalık etmesini rica ederiz. Biz, erkeklerimizle beraber, milletin kalbinden gelen en kuvvetli, en akıllı, en cesur, milleti en çok temsil edecek bir kabine isteriz. Padişahımıza, halkın hissiyatını tebliğ eder ve deriz ki: İşte kara bir gün yaşıyoruz, bügün herkes susmuştur, bugün Türk ve Müslü­man, Padişah’m etrafında toplanmıştır.

Hanımlar, efendiler! Bugün, bunun beş misli bir mitingi de yapmış olsak, bunun seme­resini göremeyiz; fakat yarın var, çocuklarımız var. Buradaki Türk, müslüman âleminin kalbi­dir; siz de düştüğünüz vakit birçok şeyler düşecektir. Kadınlar, silahsız ve zayıf, fakat kalbi gayet metindir. Bütün âlem-i İslam, hep kardeşimizdir. Bundan dönen Türk kadım değildir.

Yaşasın Milletimiz!

DEMOSTEN’İN VEDA KONUŞMASI

Sizin af vaadiniz, bana yapacağınızı bildiğim işkenceden ve beni öldürmek istemenizden de fazla dehşete düşürüyor; çünkü Yunanistan’ı terk edip MakedonyalIların safına geçtiğim takdirde, kralınızın, hayatımı bağışlayacağı vaadi ile beni soysuzlaştırdığı haberi tahammül edebilece­ğim bir haber olamaz.

Eğer hayatım, ülkemin koruyuculuğu ile, donanmasının koruyuculuğu ile, doldurduğum hâzinesi ile, vatandaşlarına hürriyet bahşeden anayasası ile, mazideki şaşaası ile, hür insanla­rın oluşturduktan meclisleri ile, beni çok defa taçlandıran Atinalı kardeşlerimin sevgisi ile, şimdiye kadar savunduğum ve koruduğum Yunanistan ile korunmuş olsaydı, ben o zaman bu­nun ne şaşaalı, ne güzel bir şey olduğunu düşünürdüm.

Ama artık bu mümkün olmadığından, bu mabet, bu mihrablar ve mukaddesat beni, Ma­kedonya tahtının eline düşmekten kurtarmadığından, ben -bir köle- ben, tabiatın bir yüz kara­sı hâlinde asla şekillendirmediği Demosten -ben, ölümsüzlük ümidi şerbetini Zenefon’dan ve Platon’dan içen Demosten- esaret altında yaşamaktansa, Atina’nın şerefi uğruna, kefenlerin en iyisi hürriyete bürünerek ölmeyi tercih ederim.

HAMDULLAH SUPHİ’NİN BURSA’NIN İŞGALDEN KURTULUŞU DOLAYISIYLA 1922’de YAPTIĞI KONUŞMADAN…

Hanımlar, efendiler! Başımızın üstünde parlayan bu ikindi güneşi, şimdi kurtulan Aydın’ı, İzmir’i ve Bursa’yı aydınlatıyor. Aydın’a, İzmir’e, Bursa’ya evleri donatan, sokaktan kı­zartan bayraklarımızla şafaklar indi. Kurtarıcı askerlerimizin geçtiği yollardan sevgili Bursa’mıza selamlar gönderiyoruz.

Ben Bursa’yı bilirim. Kaç defa camilerinde, tür­belerinde uzun uzadıya dalgın saatler geçirdim, içinde atalarımızın uyuduğu, topraklarından yeşil dumanlar gibi tüten servilikleri ile üstüne daima bir ay ışığı vur­muş gibi bembeyaz duran minareleri ile, Bursa da şimdi bayram yapıyor.

Sabahlara kadar su sesleri içinde uyuyan Bursa, çamlarının, dede çınarlarının dallarında deniz ışıltıları eksik olmayan Bursa. İlkbahar olunca, ovalarına şafaklar devrilmiş gibi, gelincik bulutlan ile taraf taraf kızaran, tutuşan Bursa. Şimdi gözyaşları içinde kurtuluş bayramı­nı yapıyor.

Biraz ötede, gök kubbenin altında bir tek olan, zavallı İstanbul’umuz var. Daha ötede, Tunca’nın, Ar­da’nın, Meriç’in kol kol uzandığı ovaların ortasında, başında bir dağa benzeyen büyük bir güfran (Allah’ın af, merhamet ve rahmeti) dalgası ile Selimiye’si ile duran zavallı Edirne’miz var. İstanbul kurtulanları düşünerek seviniyor ve kurtulmayı bekliyor.

Mütareke günlerinden sonra idi. İzmir’e Yunan askeri çıktığı vakit, başımıza gelen tehlikeyi o anlamıştı;

İstanbul anlamıştı ki, büsbütün karanlığa giriyoruz, belki bu tarih kapanacaktır, bitecektir. Evlerden, mahallelerden seller gibi çıktılar, seller birleşerek dereler oldu, dereler birleşerek nehirler oldu. Matemlere bürünmüş simsiyah bayraklar altında toplananlar bir mahşerdi, bir kıyametti.

O yerlerde bir daha toplanacağız. İstanbul’umuzun, Edirne’mizin kurtuluşuna hamdetmek için toplanacağız.

Karanlıklarımız var, ağartacağız. Yurdumuz virandır, şenleteceğiz. Yüzbinlerce öksüz yavrumuz var, okutacağız, büyüteceğiz, tann, ulu tanrı! Bizi bu işlerde muzaffer kıl!

ATATÜRK’ÜN ANNESİNİN MEZARI BAŞINDA 23 OCAK 1923’TE YAPTIĞI KONUŞMA

Zavallı annem, bütün millet için ülkü olan İzmir’in kutlu topraklarına vücudunu teslim etmiş bulunuyor.

Arkadaşlar, ölüm yaradılışın en doğal bir kanunudur. Fakat böyle olmakla beraber, ba­zen en hazin tecelliler gösterir. Burada yatan annem, zulmün, cebrin, bütün milleti bir felâ­ket uçurumuna götürdüğü bir keyfî idarenin kurbanı olmuştur. Bunu izah etmek için, müsaade buyurursanız, ızdıraplı hayatının birkaç belirli noktasını arz edeyim.

Abdülhamit devrinde idi; 1905’te, mektepten henüz kurmay yüzbaşısı olarak çıkmıştım. Hayata ilk adımı atıyordum. Fakat bu adım hayata değil, zindana tesadüf etti. Hakikaten, bir gün beni aldılar ve istibdat idaresinin zindanına koydular. Orada aylarca kaldım. Annem, bun­dan ancak hapisten çıktıktan sonra haber alabildi. Ve derhal beni görmeye koştu. İstanbul’a geldi. Fakat orada kendisiyle ancak üç beş gün görüşmek nasip oldu. Çünkü tekrar istibdat idaresinin hafiyeleri, casusları, cellatları evimizi aramış ve beni alıp götürmüşlerdi. Annem, ağlayarak arkamdan takip ediyordu.

Beni sürgüne götürecek olan vapura bindirilirken, benimle görüşmekten men edilen annem, gözyaşları ile Sirkeci rıhtımında, elemler ve kederler içinde terk edilmiş bulunuyordu.

Sürgünde geçirdiğim tehlikeler onun hayatını elem ve ızdırap içinde geçirtmiştir. Bir başka nokta daha:

Mütareke zamanında Anado­lu’ya geçtiği vakit, annemi muzdarip bir hâlde İstanbul’da bırakmaya mec­bur olmuştum. Yanımda, kendisinin verdiği bir adamım vardı. Bunu, Erzu­rum’dan İstanbul’a gönderdiğim za­man annem, bu adamın yalnız olarak geldiğinden haberli olduğu dakikada benim hakkımda halife ve padişah tarafından verilmiş olan idam kararı­nın yerine getirildiğini sanmış ve bu düşünce kendisini felce düşürmüştü.

Ondan sonraki bütün mücadele yıllan, onun hayatını elem ve ızdırap içinde geçirtmişti. Padişah ve hükümetinin ve bütün düşmanlanmn, daima baskı ve işkenceleri altında kalmıştı. Evi, bin türlü sebep ve bahanelerle basılır ve araştınlır; kendisi rahatsız edilirdi. Annem, üç buçuk sene içinde, bütün gece ve gündüzlerini gözyaşlan içinde geçirdi. Bu gözyaşlan ona gözlerini kaybettirdi. Nihayet, pek yakın bir zamanda onu İstanbul’dan kurtarabildim. Ona kavuşabildiğim zaman, o artık maddeten ölmüştü, yalnız mânen yaşıyordu.

Annemin ölümünden şüphesiz çok müteessirim. Fakat bu acımı azaltan ve beni teselli eden bir husus vardır ki, o da anamız vatanı, mahva ve yıkıntıya götüren idarenin, artık bir daha dönmemek üzere mezara gömülmüş olduğunu görmektir. Annem, bu toprağın altında, fakat millî hâkimiyet ebediyete kadar yaşasın. Beni teselli eden en büyük kuvvet budur. Evet millî hâkimiyet ebediyete kadar devam edecektir.

Annemin ruhuna ve bütün ecdat ruhuna borçlu olduğum vicdan yeminini tekrar edeyim. Annemin mezarı önünde ve Allah’ın huzurunda yemin ediyorum: Milletin, bu kadar kan döke­rek elde ettiği hâkimiyetin muhafazası ve müdafaası için, gerekirse annemin yanma gitmekte asla tereddüt etmeyeceğim.

Millî hâkimiyet uğruna canımı vermek, benim için vicdan ve namus borcu olsun.


BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ