23 Ocak Pazartesi 2017
Ana Sayfa / Masal / Cevahir Dağı Masalı

Cevahir Dağı Masalı

Cevahir Dağı Masalı

Zamanın birinde bir padişah varmış. Bu padişahın da bir tek oğlu varmış. Padişahın oğlu bütün ilimleri tahsil edip bitirmiş. Babası oğluna bir sene istirahat vermiş. Oğlan nereye isterse oraya gidecek, gezip eğle­necekmiş.

Padişahın oğlu bir gün babasından izin alıp atına binerek bir kasabaya gider. Bakar ki tellâl çağırıyor. Diyormuş ki:

«Bir saatlik bir iş için bin altın».

Oğlan bunu merak eder. Tellâlın yanına sokulur:

«Baba, nedir bu bir saatlik iş?»

«Bizim padişahımızın bir saatlik bir işi vardır. Bu işi her kim yaparsa bin altın veriyor».

«Ben yaparım».

Tellâl bunu alıp padişahın huzuruna götürür.

«Oğlum, sen bu bir saatlik işi yapacak mısın?»

«Evet padişahım, yapacağım».

«Haydi, git odana, yatıp istirahat et. Bir saat sonra seni kaldırıp gideceğiz».

Oğlan gösterilen odaya gider, yatar. Ama merakın­dan uyuyamaz. Padişah ve adamları kırk katır hazır­layıp sabaha üç saat kala oğlanı da alıp yola çıkarlar. Öğle üzeri bir dağın eteğine varırlar. Padişah cellâtbaşına emreder:

«Getirdiğimiz katırlardan birini kes, hazır et!»

Cellât «başüstüne» deyip katırlardan birini keser. Karnını yarıp içindeki pislikleri temizler. Padişahın yanına varıp hazır olduğunu söyler. Padişah ile oğlan katırın yanına giderler. Padişah der ki:

«Oğlum, şu katırın karnına gireceksin, içinde bir saat kalacaksın. Bir saat sonra seni çıkartacağız. Ba­şına ne geldi ise bize anlatacaksın. O zaman sana bin altın vereceğiz».

Padişah oğlu biraz düşünür, sonra kabul eder: «Pek kolaymış» der. Hemen katırın karnına girer. Ka­tırın karnını dikerler. Padişah adamlarını alıp çekilir. Bir saat kadar sonra havadan gelen kartallar o leşi ka­pıp boz dağın başına çıkarırlar. Kimisi ayağından, ki­misi karnından, kimisi kulağından katırı parçalarlar. Oğlan katırın karnından dışarı çıkar. Bakar ki aşağı inmek kabil değil. Dağın üzerinde insan kemiklerini gö­rünce korkmaya başlar. Padişah aşağıdan oğlana ses­lenir:

«Oğlum, o parlak taşlardan aşağı at da sana yol gösterelim, aşağıya inesin».

Padişah oğlu oradaki taşlardan kaldırabildiği ka­darını aşağıya atar. Kırk katır yükü olunca padişah ve adamları katırları alıp kaçarlar. Oğlan bağırmaya baş­lar:

«Hani yol gösterecektiniz?»

Öbürleri dinlemeyip giderler. Nihayet oğlan bir yol bulur, inip gider. Giderken bazı evler görür. Koşa­rak oraya varır. Orada ak saçlı, ak sakallı bir ihtiyar görür. İhtiyar bunu görünce bağrına basar:

«Aman evladım, seni Allah mı gönderdi?» diye so­rar. Sonra da der ki:

«Ben üçyüz seneden beri burada yaşarım, insan

yüzü görmedim. Seni Allah gönderdi bana. Gel, ömrü­müzün sonuna kadar birlikte yiyip içelim».

Padişah oğlu korkar. «Demek ki ben burada ömrü­mün sonuna kadar kalacağım. Ama ne çare» diye dü­şünmeye başlar.

Bir gün ihtiyarın, kuşları yemleme zamanı gelir. Oğlanı çağırır, der ki:

«Oğlum, ben kuşları yemlemeye gideceğim, üç gün sonra geleceğim. Al bu anahtarları, odaları gez, eğlen. Ama bu küçük anahtarla sakın o odayı açma».

«Peki».

İhtiyar asasını alır, çekip gider. Birinci gün oğlan beş-on odayı gezer. İhtiyarın dediği küçük anahtarla odayı açmaz. İkinci gün de öbür odaları gezer. Üçüncü gün oğlan kararını verir, o odayı açacak. «Madem öm­rümün sonuna kadar burada kalacağım, o odayı da aça­yım. Bunun içinde canavar varsa beni öldürür, bir saat evvel kurtulurum».

Ve o kapıyı açar. Ne baksın, Cennet-i âlâ denilebi­lecek kadar güzel bir bahçe. Bahçenin içinde dünyada olan meyvalardan hiçbiri noksan değil. Yer, gezer, dolaşır. Bahçenin ortasında da bir havuz varmış. Ordan da kana kana su içer. Sonra çıkıp köşküne yatar. Ara­dan çok geçmeden bakar ki o havuzun üzerinde üç güvercin dolaşmaya başlar. Güvercinler döne döne havu­zun üzerine inerler. O vakit bu güvercinler konuşmaya başlarlar:

«Hey kızlar, bakın bakalım etrafınıza, insan uşağı olmasın».

«însan uşağı ne yapacak bize; öpüp salıverecek».

Böyle deyip gülüşürler. Soyunmaya başlarlar. Üçü de kız oluverir. Bunları seyretmekte olan padişah oğlu kızların birine âşık olur. Hemen düşüp bayılır. Kızlar yıkanırlar, giyinirler, uçup giderler.

Üçüncü gün ihtiyar gelir. Bir de bakar ki oğlan ortada yok. Kapıların hepsi açık. Bahçenin her tarafını arar, oğlanı bulamaz. Sonra bakar ki padişah oğlu bayılmış, yatıyor. İhtiyar hemen oğlanın yüzüne su ser­pip ayıltır. Oğlan ayılır ayılmaz ihtiyarın ayağına ka­panır:

«Baba, ben bu kızı isterim».

«Aman oğlum, onlar peri kızıdır. İnsan uşağı bun­ları zaptedemez».

Oğlan yine «İsterim!» diye ısrar eder. İhtiyar derki:

«Peki, benimle bir sene kal. Zamanı gelince ben kuşlarımı yemlemeye giderim. Sen de anahtarları alır gidersin, havuzun başına gizlenirsin. Kızlar geldiği va­kit âşık olduğun kızın gömleğini alıp koynuna saklar­sın. Sakın vermeyesin. Eğer verirsen kaçar».

Oğlan bir sene daha bekler. Senebaşı gelir. İhtiyar kuşlarını yemlemeye gider. Oğlan üçüncü gün havuzun başına saklanır. Güvercinler görünür. Dönerek aşağıya inerler. Eskisi gibi konuşmaya başlarlar. Oğlan da sak­lı olduğu yerde beklemektedir. Kızlar silkinip havuza indikleri zaman âşık olduğu kızın gömleğini alıp koynuna sokar. Öteki kızlar bunu görür görmez hemen gömleklerini giyip kaçarlar. Bu kız kalır havuzda. Oğ­landan gömleğini alabilmek için pek çok yalvarır. Oğ­lan da ihtiyardan aldığı nasihat üzere gömleği vermez. Kız anlar ki oğlanı kandırıp gömleği alamayacak, razı olur:

«Peki, madem vermiyorsun, bir tarafa çekil de sır­tımı giyeyim. Artık senin oldum».

Oğlan bahçenin başka bir tarafına çekilip gider. Kız da giyinir. Kız takar kolunu oğlanın koluna, çıkar­lar ihtiyarın yoluna. Bir de baksa ki ihtiyar, kendisi tek başına iken bir evlat edinmişti, şimdi de bir gelini oldu İhtiyar dua ederek bunları nikâhlar. Nihayet bun­lar ihtiyarın yanında altı ay daha kalırlar. Oğlan ken­disinin bir padişah oğlu olduğunu söyler.

«Haydi, benim babamın memleketine gidelim».

Kız belki oğlanı kandırırım diye razı olur. Çıkıp giderler. Oğlanın çıktığı dağın başına otururlar. Kız oğ­lanı nasıl aldatacağını düşünmeye başlar. Der ki:

«Ah sevgilim, bak, ancak bir kuş olarak buradan inebiliriz. Gel, gömleğimi ver de giyeyim. Seni de sır­tıma alayım. Uçup babanın memleketine gidelim».

Oğlan gömleği vermez: «Gömleği alıp kaçacaksın, değil mi?»

Kız da anlar oğlanı kandıramayacağını, der ki:

«Peki, bin omuzuma».

Oğlan kızın omuzuna biner binmez kız bir kuş olur, uçup giderler oğlanın babasının memleketine. Ba­bası bunlara bir konak verir. Üç gün sonra da gelen kı­zın neyin nesi olduğunu anlamak için yanlarına gider. Kıza sorar:

«Kızım, oğlumu istiyor musun?»

«İstiyorum».

Sonra da oğluna sorar: «Oğlum, bu kızı istiyor musun?»

«İstiyorum baba».

Padişah bunları evlendirmeye karar verir. Kırk gün kırk gece devam edecek düğünün hazırlıklarına başlanır. Bütün kasaba ahalisini çağırır. Bu arada ya­pı ustalarını, marangozları filan çağırıp der ki:

«Sizden kırk güne kadar bir konak isterim. İçinde her şeyi tamam olacak».

Konağın temelleri kazılır, işe başlanır. Temeller döküldükten sonra oğlan yavaş yavaş ustabaşının yanı­na gider. Gömleği ona verir:

«Usta, bu gömleği temelin içine koy».

Usta, gömleği temelin içine koyar. Binayı kırk gün­de yapıp bitirirler. Padişahın oğlu ile peri kızı bu yeni yapılan konakta gerdeğe girecekler. Bunlar gelin gü­vey olarak konağa girerlerken gömleğin kokusu kıza vurur. Kız hemen içeri girer, kapıları kilitler. Gömleğin olduğu yere bir tekme vurur, gömleği çıkartır. Üzerin­deki gelinliği bir kenara bırakıp gömleği giyer. Üstün­den de gelinliği giyer, sonra kapıları açar.

Gece olunca bunları gerdek odasına koyarlar. Padi­şahın oğlu içeri girince soyunma odasına geçer, orada gece elbiselerini giyerken kız bir silkinip güvercin olu­verir. Hemen tepedeki deliğe çıkar. Oğlan bütün oda­ları arar, her tarafı alt üst eder, kız yok. Kollarını açıp tam dua edeceği sırada yukarı bakınca kızı tepede gö­rür. Oğlan yalvarmaya başlar, ama kız aşağı inmez. Cevap olarak oğlana der ki:

«Beni seversen kaçacağında Cevheri’nin kalesine

gel».

Kız bunları söyler, sonra da uçup gider. Oğlan ağ­layıp sızlamaya başlar. Bunu duyan bekçiler hemen pa­dişaha haber gönderirler. Padişah gelip bakar ki kız kaçmış, oğlu yalnız kalmış.

Aradan bir gün geçer, iki gün geçer. Oğlan babasın­dan izin alıp bir saatlik işin bin altına olduğu yere gider. Bakar ki tellâl bağırıp geziyor. Hemen tellâlın yanına gider. Tellâl der ki:

«Padişahın bir saatlik bir işi vardır. Her kim ya­parsa bin altın verecek».

«Ben yaparım».

Tellâl bunu alıp padişahın huzuruna götürür. Pa­dişah buna der ki:

«Peki oğlum, git, istirahat et. Sabah erken kalka­cağız».

Oğlan gidip yatar. Fakat gözüne uyku girmez. Sa­baha üç saat kala oğlanı kaldırırlar. Kırk katır ile bir­likte dağın eteğine giderler. Padişah cellâtbaşına emreder:

«Getirdiğimiz katırlardan birini kes, hazır et!»

Cellât «başüstüne» deyip katırlardan birini keser. Karnını yarıp içindeki pislikleri temizler. Padişahın yanına varıp hazır olduğunu söyler. Padişah ile oğlan katırın yanına giderler. Padişah der ki:

«Oğlum, şu katırın karnına gireceksin. Katırın kamını dikeceğiz. İçinde bir saat kalacaksın. Bir saat sonra seni çıkartacağız. Başına ne geldi ise bize anla­tacaksın. O zaman sana bin altın vereceğiz».

Oğlan katırın karnına girmeden evvel padişahdan parayı ister. O da:

«Çıktıktan sonra vereceğiz» deyince oğlan da der ki:

«Siz çokluksunuz, çıktıktan sonra vermezseniz ben ne yaparım?»

Oğlan meseleyi evvelden biliyor ya… Padişah bin altını vermeye mecbur kalır. Oğlan katırın karnına gi­rer. Katırın karnını dikerler. Kartallar oğlanı katır ile birlikte yine boz dağın başına çıkarırlar. Kartallar ka­tırı parçalarlar. Oğlan katırın karnından dışarı çıkar. O vakit padişah aşağıdan çağırır:

«Oğlum, o parlak taşlardan aşağı at da sana yol gösterelim, aşağıya inesin».

Oğlan nerde bir kötü taş varsa onu atar. Padişah bakar ki taşlar kötü taş. Oğlana bir daha seslenir:

«Oğlum, sana bin altın verdim, iyi taşlardan at».

«Padişahım, bin altın geçen sefer çektiğimin eme­ği. Bin altın daha gönder sana iyi taş atayım».

Oğlan arkasından bir de kahkaha atar. Padişah anlar ki bu oğlan bir daha çıkmış. Katırlarını alıp doğ­ru memleketine döner. Oğlan da yolu tutup ihtiyara gi­der. İhtiyar, oğlanı görür görmez kızı kaçırttığını anlar.

Oğlan yanına varır varmaz ihtiyarın ayağma kapanır. O da:

«Ne oldun oğlum?» der.

«Ah baba, kız kaçtı».

«Aman oğlum, onlar bu bahçeye bir daha gelmez­ler. Bu kaza başlarına geldiği için bir daha gelmezler».

«Yok, ben senden bu kızı isterim».

«Oğlum, benimle bir sene daha kal; alayım seni, gideyim kuşlarımı yemlemeye. Sorayım kuşlarıma, Cevheri’nin kalesini bilen varsa seni oraya göndere­yim».

Oğlan ihtiyarın yanında bir sene daha kalmaya mecbur olur. Senebaşı geldiği zaman ihtiyar ve oğlan çıkıp giderler. Kuşların yanına varınca onları yedirir­ler. Kuşları yemledikten sonra ihtiyar bütün kuşları çağırıp sorar:

«İçinizde Cevheri’nin kalesini bilen var mıdır?»

Kuşlar ötüşürler, ağlaşırlar, söz olarak derler ki: «Bilmeyiz».

İhtiyar ne yapsın… Oğlana der ki: «Oğlum, sana bir iyilik daha yapayım. Sana bir mektup vereceğim, bir kuş ile büyük kardeşimin yanına göndereceğim. Onun kuşlarından bilen varsa seni göndersin».

İhtiyar bir mektup yazar. Oğlanı bir kuşun sırtına bindirip gönderir. Kuş oğlanı ihtiyarın büyük kardeşi­ne götürür Hemen mektubu verir. İhtiyar mektubu okuduktan sonra der ki:

«Peki oğlum, benimle bir sene kal, senebaşı gelin­ce kuşlarımı yemlemeye gideceğim. Beraber gidelim. Soralım, bilen varsa seni gönderirim».

Nihayet bir sene gelip geçer. Senebaşı gelince ih­tiyar ile oğlan çıkıp giderler. Üçüncü gün kuşları yemle­dikten sonra ihtiyar sorar:

«İçinizden Cevheri’nin kalesini bilen var mıdır?»

Kuşlar ötüşürler, ağlaşırlar; içlerinden hiç bileni çıkmaz. O vakit ihtiyar der ki: «Oğlum, bir iyilik de ben yapayım sana. Bir mektup yazayım, büyük karde­şime göndereyim seni. Onun kuşları çok büyüktür, bilen varsa seni göndersin».

Oğlanı gönderir. Padişahın oğlu bir sene de bu ih­tiyarın yanında kalır. Senebaşı gelince ihtiyar kuşları­nın yanına gider. Asâsını yere çakar. Bir taraftan kan akar, bir taraftan arpa, süt, bir taraftan buğday ak­maya başlar. Arpayı arpa yiyen hayvanlar, sütü süt içen hayvanlar, kanı kan içen hayvanlar yiyip içmeye başlar. Bunlar yiyip içtikten sonra ihtiyar sorar:

«İçinizde Cevheri’nin kalesini bilen var mı?»

Kuşlar yine ötüşürler, ağlaşırlar; içlerinden hiç bileni çıkmaz. İhtiyar pek üzülür. Kuşları takip eder­ken bakar ki kuşun biri gülüyor. Der ki:

«Ne gülüyorsun?»

«Hiç».

«Hayır, bir şey vardır. Söyle».

Nihayet kuş söylemeye mecbur kalıyor: «Ben bi­lirim ama götüremem».

«Niçin?»

«O memeleket peri memleketidir. Götürürsem onu da, beni de öldürürler».

«Nereden biliyorsun?»

«Zamanın birinde biz üç kardeş idik. Bir kesatlık geldi, annemiz nafaka bulmak için pek uzaklara gitti. Peri toprağına bastı. Hemen periler bunu esir aldılar, götürdüler peri padişahına. Ağladı sızladı ‘üç çocu­ğum var’ diye. Peri padişahı merhamet edip annemi sa­lıverdi. Annemiz bize nasihat ederdi ’sakın peri toprak­larına gitmeyin!’ diye, onun için götüremem».

İhtiyar yalvarıp yakarır. Nihayet peri toprağından bir saatlik mesafede indirmeye razı olur. Kuş oğlanı omuzuna alıp uçurur. Epey bir yol gittikten sonra kuş yorulur. Bir dağın başına inip biraz istirahat ederler. Kuş oğlanı tekrar omuzuna alır, yola devam ederler. Kuş yine yorulur. Bir dağın başına daha inip istirahat ederler. Kuş oraları tanır. Oğlana der ki:

«İşte kardeş, bizim yuvamızın olduğu yer burası­dır».

Oradan tekrar havalanırlar. Epey bir yol gittikten sonra kuş yine yorulur. İstirahat etmek için inerler.

Orada beklerlerken oğlan bakar ki bir uğultudur gidi­yor… Köpek uğultusu. Kuşa sorar:

«Nedir bu uğultu?»

«Burası köpek memleketidir. Köpekten başka bir şey yoktur burada».

«Aman beni buralarda bırakma».

«Korkma, seni buralarda bırakmam».

Kuş biraz dinlendikten sonra yeniden uçarlar. Epey gittikten sonra Cevheri’nin kalesinin şavkı görün­meye başlar. Kuş der ki:

«Şu ışığı görüyor musun?»

«Görüyorum».

«İşte o Cevheri’nin kalesidir. Buradan tam altı ay­lık yoldur. Ben seni götüreceğim. Bir saat kala indire­ceğim».

Bir müddet daha gittikten sonra kuş, padişahın oğlunu indirir:

«İşte» der kuş, «bu yolu tutup gideceksin». Bir saat kadar ya gideceksin, ya gitmeyeceksin; sonra peri toprağına gireceksin. Periler seni yakalayacak».

Oğlan yoluna devam eder, kuş geri döner. Oğlan peri toprağına ayak basar basmaz bir gürültüdür ko­par. Periler bunu el üstüne alıp doğruca peri padişahı­nın huzuruna çıkarırlar. Oğlan peri padişahına selam verir, derdini anlatır:

«Bu kız benim nikâhlımdır. Gerdeğe girmeden kaç­tı».

Peri padişahı kızını çağırır. Kızı gelir. Kız sevgili­sini karşısında görür görmez hemen boynuna sarılır. Ağlaşırlar, gülüşürler, sevinirler. Nihayet peri padişahı bunları evlendirir. Altı ay orada kalırlar. Altı ay sonra padişah oğlu, karısına, babasından izin istemesini söy­ler:

«İzin al da babama gidelim».

«Peki».

Kız gider, babasına söyler. Babası da der ki:

«Peki kızım, sana izin vereyim ama üç ay kadar kal. Sonra yine gel. Benim senden başka kimsem yok».

İzin aldıktan sonra hazırlanıp oğlanın babasının memleketine gitmek üzere yola çıkarlar. Oraya varır­lar. Birkaç ay da orada kalırlar. Bu arada kızın bir oğ­lan çocuğu olur. Çocuğun ömrü az imiş. Bir-iki yaşı­na gelince hastalanır. Çocuğu kurtaramazlar, çocuk ölür. Bunlar derde düşerler. Kız der ki: «Babandan izin al da benim babamın memleketine gidelim».

Oğlan babasından izin alır, çekip giderler. Yolda giderlerken yorulurlar. Otururlar bir çayın kenarına, istirahat ederler. Karısı der ki:

«Sen gözcü ol, ben inip çayda yıkanayım».

Oğlan tabancasını çekip kenara oturur. Karısı da soyunup çaya girer. İner inmez bir vahşi kurt gelir, kızı boynundan kaptığı gibi boğar. Oğlan çeker tabancayı, kurdu öldürür.

Peri padişahı kızının öldüğünü haber alınca ora­ya gelir. Kızını orada yıkatıp defnettikten sonra oğlanı götürmek ister. O da:

«Ben ölünceye kadar buradan ayrılmam».

Peri padişahı çok ısrar eder, oğlan gitmez, orada kalır. Peri padişahı buna her gün yiteceğini, içeceğini gönderir. Nihayet bir gün oğlan canından bezip canını alması için Allah’a dua eder. Duası kabul olur. Karısı­nın öldüğü yerde can verir. Peri padişahı bunun öldü­ğünü de haber alır. Gelip onu da yıkatıp kızın yanına defneder. Bunlardan birinin mezarının üstünde bir gül, birinin üstünde günnasır ağacı biter. Bunlar büyüyüp birbirine sarılarak gökyüzüne çıkarlar.

Ben de bıraktım da geldim.


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir