Ana Sayfa / Edebiyat / Yeni Türk Edebiyatı / Çevreci Edebiyat Eleştirisi Hakkında Bilgi

Çevreci Edebiyat Eleştirisi Hakkında Bilgi

Çevreci Edebiyat Eleştirisi Hakkında Bilgi

Çevreci Edebiyat Eleştirisinin Genel Özellikleri

Çevreci Edebiyat Eleştirisi Nedir

Eko Eleştiri Nedir

Türk edebiyatında çevreci eleştiri kuramı ışığında incelemelerin Batı’ya nis­peten gecikmiş olduğunu öne süren Özdağ ve Alpaslan, çevreci edebiyat eleşti­risinin (ekokritsizm) 1990’lardan günümüze bu alanda uğraş veren çok sayıda yazar ve eleştirmen, düzenlenen konferans, yayımlanan bilimsel kitap sayesinde Batı’da artık kurumsallaşmış olduğunu, hatta üniversitelerde edebiyat ve çevre alanlarında mezuniyet sonrası programlar açılmakta olduğunu belirtirler. (Öz­dağ-Alpaslan, 2011: 641) Türk edebiyatı için yeni sayılabilecek olan kuramın en temel ve basit şekliyle, “dünya kültürlerine tarihsel, dinsel, felsefî ve toplumsal nedenlerle nüfuz etmiş olan, ‘insanın doğadaki tek ve en temel varlık olduğu’ yolundaki görüşü reddederek insanın olduğu kadar doğal çevrenin ve diğer canlı­ların haklan olduğu görüşünü” (Özdağ-Alpaslan, 2011: 641) öncelediğinden söz edilebilir. Ekokrifisizmi çok çeşitli şekillerde tanımamla gayretleri olmuşsa da Özdağ ve Alpaslan’ın önerdiği Scott Slevic’e ait tanımın bugün için en geçerli tanım olduğu görülmektedir. “Doğa yazmı eserlerinin akla gelebilecek her türlü bilimsel yaklaşımla incelenmesi ya da her türlü edebi eserde [ilk bakışta insa­nın dışındaki doğayla ilgili görünmeyenler de dâhil] ekolojik sezdirmelerin ve insan-doğa ilişkilerinin tetkiki” (Özdağ-Alpaslan, 2011: 642) şeklindeki tanım­dan anlaşılacağı üzere çevreci eleştirinin oldukça geniş bir kapsamı vardır.

Çevreci eleştiri, ortaya çıkışından sonra çeşitli doktrinler, ideolojiler ve di­siplinlerle kurduğu ilişkiler neticesinde farklı isimler altmda da varlığını sürdür­müştür. Bunlardan biri olan eko-feminizm, çevreci eleştirinin feminist duyarlılık­la bir araya getirilen ve kadirim doğayla özdeş kabul edildiği fikrine yaslanan bir dünya görüşünün karşılığı olarak ortaya çıkmıştır. Sosyalist dünya görüşü veya anarşizmle birleşmesi sonucunda eko-sosyalizm veya eko-anarşizm gibi adlar alan çevreci eleştiri temelde ekolojik dengenin bozulmasının önüne geçmeyi he­defler. Doğanın tahrip edilmesinin önüne geçme refleksiyle ortaya çıkmış olan bu yeni eleştiri kuramının çerçevesinin çizilmesi ve edebiyat araştırmaları için nasıl yeni bir alan yarattığının anlaşılabilmesi amacıyla kuramın tarihsel seyrine değinmekte fayda var. (Balık, 2013: 2)

Çevre duyarlılığının “edebi çalışmalar alanında görülmesi 80’li yılların or­talarında Amerika Birleşik Devletleri’nde” (Karahan, 2002: 28) olmuştur. Fakat bu tarihlerden çok daha önce toprağm tahrip edildiği fikriyle ortaya çıkan ve 19. yüzyıl ressamlarından Thomas Cole’ün düşüncelerinde sistematize edilen Leo- pold’cu düşüncenin, kavrama kaynaklık ettiği söylenebilir. (Özdağ, 2005: 7) Zira Cole’un düşüncelerini aktaran Özdağ, toprak etiğinin ortaya çıkış nedenini şöyle ifade eder: “Toprak Etiği” düşüncesini, kişisel çıkarlar için doğayı tahrip etme­nin ve sınırsız ekonomik büyümenin kınama değil saygınlık gördüğü bir ülkeye uyan olsun diye kaleme aldım.” (Özdağ, 2005: 7) Amerika örneğinde görülen ve yeni yerleşimcilerin kişisel çıkarlar için doğal kaynaklan ticari mallar olarak görmelerinin sonucunda doğa, sınırsız tahrip ve yağmalamalarla zenginliğini yi­tirmeye başlar. 1830’lu yıllarda ortaya atılan bu fikirler birçok yazılı eserde gö­rülen doğa temalannı işaret etmez. Daha çok doğanm insanla olan sıkı bağlarım, endüstrileşmeyle birlikte yok olan doğanın korunmasına dair geliştirilen fikirlerin edebi esere yansımalarını içerir. Ufuk Özdağ, Edebiyat ve Toprak Etiği: Ameri­kan Doğa Yazınında Leopold’cu Düşünce (2005) adlı eserinde doğacı yazının “endüstri çağının bir yan ürünü olarak” (Özdağ, 2005, 16) değerlendirildiğini ve “disiplinler arası bir yazm geleneği” (Özdağ, 2005: 17) olarak da nitelenebilece­ğini ifade eder:

“Doğa yazan, insan faaliyetleriyle eşsiz doğanın bozulmuş olmasını, yabanıl doğanın şehirleşmeden ve endüstrileşmeden bu­nalan modem insana sığmak olmasını, modem insanın doğadan insan-doğa ilişkilerinin tetkiki” (Özdağ-Alpaslan, 2011: 642) şeklindeki tanım­dan anlaşılacağı üzere çevreci eleştirinin oldukça geniş bir kapsamı vardır.

Çevreci eleştiri, ortaya çıkışından sonra çeşitli doktrinler, ideolojiler ve di­siplinlerle kurduğu ilişkiler neticesinde farklı isimler altmda da varlığını sürdür­müştür. Bunlardan biri olan eko-feminizm, çevreci eleştirinin feminist duyarlılık­la bir araya getirilen ve kadının doğayla özdeş kabul edildiği fikrine yaslanan bir dünya görüşünün karşılığı olarak ortaya çıkmıştır. Sosyalist dünya görüşü veya anarşizmle birleşmesi sonucunda eko-sosyalizm veya eko-anarşizm gibi adlar alan çevreci eleştiri temelde ekolojik dengenin bozulmasının önüne geçmeyi he­defler. Doğanın tahrip edilmesinin önüne geçme refleksiyle ortaya çıkmış olan bu yeni eleştiri kuramının çerçevesinin çizilmesi ve edebiyat araştırmaları için nasıl yeni bir alan yarattığının anlaşılabilmesi amacıyla kuramın tarihsel seyrine değinmekte fayda var. (Balık, 2013: 2)

Çevre duyarlılığının “edebi çalışmalar alanında görülmesi 80’li yılların or­talarında Amerika Birleşik Devletleri’nde” (Karahan, 2002: 28) olmuştur. Fakat bu tarihlerden çok daha önce toprağm tahrip edildiği fikriyle ortaya çıkan ve 19. yüzyıl ressamlarından Thomas Cole’ün düşüncelerinde sistematize edilen Leo- pold’cu düşüncenin, kavrama kaynaklık ettiği söylenebilir. (Özdağ, 2005: 7) Zira Cole’un düşüncelerini aktaran Özdağ, toprak etiğinin ortaya çıkış nedenini şöyle ifade eder: “Toprak Etiği” düşüncesini, kişisel çıkarlar için doğayı tahrip etme­nin ve sınırsız ekonomik büyümenin kınama değil saygınlık gördüğü bir ülkeye uyan olsun diye kaleme aldım.” (Özdağ, 2005: 7) Amerika örneğinde görülen ve yeni yerleşimcilerin kişisel çıkarlar için doğal kaynaklan ticari mallar olarak görmelerinin sonucunda doğa, sınırsız tahrip ve yağmalamalarla zenginliğini yi­tirmeye başlar. 1830Tu yıllarda ortaya atılan bu fikirler birçok yazılı eserde gö­rülen doğa temalarını işaret etmez. Daha çok doğanın insanla olan sıkı bağlarım, endüstrileşmeyle birlikte yok olan doğanın korunmasına dair geliştirilen fikirlerin edebi esere yansımalannı içerir. Ufuk Özdağ, Edebiyat ve Toprak Etiği: Ameri­kan Doğa Yazınında Leopold’cu Düşünce (2005) adlı eserinde doğacı yazının “endüstri çağının bir yan ürünü olarak” (Özdağ, 2005, 16) değerlendirildiğini ve “disiplinler arası bir yazın geleneği” (Özdağ, 2005: 17) olarak da nitelenebilece­ğini ifade eder:

“Doğa yazan, insan faaliyetleriyle eşsiz doğanın bozulmuş olmasını, yabanıl doğanın şehirleşmeden ve endüstrileşmeden bu­nalan modem insana sığmak olmasını, modem insanın doğadan kopukluğunu, bakir kalmış topraklara duyulan tutkuyu ve daha nice konulan sanat ve teknik bilimi birleştirerek anlatır.” (Özdağ, 2005:17)

Doğa yazını ve çevreci eleştirinin tek bir kategoride değerlendirilmesinin mümkün olmadığının altım çizen Özdağ, bu tür eserlerde “kimi zaman doğa ta­rihi bilgisinin, kimi zaman doğaya kişisel yaklaşımlann, kimi zaman da doğa­ya felsefi yorumların ağırlık kazandığını)” (Özdağ, 2005: 19) aktarır. Toprağın insanın tahribatına maruz kalışını önlemek üzere ortaya çıkan fikirler, çevreci eleştirinin yakın geçmişte tartışılan ve teorize edilen bir kavram haline gelmesine kaynaklık eder. Söz gelimi 1993 yılında Batılı Edebiyat Demeği’nin yaptığı top­lantıda bunun eleştirel bir akım olup olmadığı tartışılır:

“Çevreci eleştiri’ teriminin kendisi başta olmak üzere çevre­ci eleştirinin bir kuram olup olmadığı, insanla doğa, doğal yaşam, insan dışı varlıkların dünyası ya da diğer organizmalar arasındaki ilişkiyi mi incelediği yoksa edebî metinlerdeki mekân kavramıyla mı ilgilendiği gibi konularda tam bir görüş birliğinin olmadığı bu makalelerde, yazarları ortak bir noktada buluşturan, hepsinin çevre duyarlılığıyla hareket edip çevreci eleştirinin disiplinler arası oldu­ğunu savunmalarıdır.” (Karahan, 2002: 35)

Çevreci eleştirinin bağlantı kurduğu disiplinlerden en önemlisi feminizmdir. “Hepimizi öldürmekte olan bir sisteme eşit bir biçimde katılmanın ne kadar an­lamı var?” (Berktay, 1996: 73) sorusunun cevabını arayan feministler, kadın ve doğanın eril güçler tarafından tahrip edildiği düşüncesinden hareket ederler. Ça­ğın dünyasının içine girdiği ekolojik kriz, feministlerin bu konuya eğilmeleri için yeterli bir neden olarak görülmekle beraber, kavramı, feminist düşünce sistemi ve politika açısından önemli kılan başka etkenlerden de söz edilir. Ekolojik kriz, doğal ve dişil olan her şeyden nefret eden “‘beyaz, batılı ve eril’ felsefî, tekno­lojik ve ölüm üreticisi sistemlerle ilişkilendirildiği gibi, işçi sınıfının, zencilerin, yerli halkların, kadınların ve hayvanların sistematik bir biçimde aşağılanması”yla (Berktay, 1996: 73) da bağlantılıdır. Ekofeminizmin dayandığı temel argüman­lar kısaca, “doğanın ezilmesi, talan edilmesi ile kadınların ezilip sömürülme leri arasında küçümsenmeyecek bir ilişkinin var” (Tamkoç, 1996: 78) olmasıdır. Bu düşüncelerle ortaya çıkan ekofeminizmin amaçlarının da yine kadm doğası ile tabiat arasında kurulan özdeşliğe dayandığmı aşağıdaki alıntı açıklamaktadır:

“Ekofeminizm ırkçı, etnik, cins, yaş ve sosyal sınıf ve cinsel ter­cih gibi ölçütlere dayanarak yapılan baskıların ve ayrımcılığın kar- şısmdadır. Kısaca ekofeministler kadınların ve doğanm ezilmesinin temelinde ataerkil düşüncenin, kapitalizm, militarizm ve sömürge­cilik gibi ideolojilerin, yani egemen olmaya dayanan ilişkiler siste­minin yattığını vurgulamış ve bu durumun incelenmesine yarayacak ilginç formüller geliştirmiştir. Böylece öteki feminist akımlar gibi ekofeminizm de üzerinde egemenlik kurma gibi bir temel düşünce sisteminin kadınlar üzerindeki etkilerini araştırmayı ve bu sorunu çözüme kavuşturmayı amaçlamaktadır.” (Tamkoç, 1996: 77-78)

Ekofeminizmin türlerinden biri olarak ortaya çıkan, “Sosyalist Ekofemi­nizm” ya da eko-sosyalizm düşüncesi de kadmm üretim-ekonomi ilişkisi içinde tıpkı doğaya uygulandığı gibi sömürüldüğü argümanını kullanır. Bu anlayış çer­çevesinde eko-sosyalist dünya görüşü şöyle açıklanır:

“Sosyalist ekoloji ilkesi, insanın üretimi ile doğanm üretkenliği arasında bir denge sağlamak potansiyeline sahip olduğu için, doğa­daki ekonomi ile insan ekonomisi arasında bir ortaklık kaçınılmaz­dır. Sosyalist ekofeministler nüfus artışının ekolojik açıdan sürdürü­lebilir bir kalkınma ile uyumlu olarak azalacağına inanmaktadırlar.

Böyle bir kalkınmada kadınla erkeğin iş olanakları eşit, ücretleri eşit, gündüz bakım evleri, sağlık hizmetleri ve sosyal güvenlik siste­mi de yeterli olmak zorundadır.” (Tamkoç, 1996: 77-78)

Çevreci eleştiriyi feminist ve sosyalist dünya görüşüyle romanlarına yansı­tan Latife Tekin’den önce, coğrafyasını ve doğayı kurgularının ana malzemesi haline getiren yazarlardan söz etmek gerekir. Bunlar arasında tüm romanlarında denizi anlatan Cevat Şakir Kabaağaçlı (1890-1973); kitaplarındaki yer, bitki ve hayvan adlarının ayrı bir inceleme gerektirecek kadar yoğun oluşu ve “Son Kuş­lar” adlı öyküsünde örneği görüldüğü üzere, kuşların öldürülmesi, doğal çimlerin yok edilmesi karşısındaki hassasiyetiyle Sait Faik’ten (1906-1954) söz edilebilir. (Karahan, 2002: 33-34)



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir