25 Mart Cumartesi 2017
Ana Sayfa / Edebiyat / Yeni Türk Edebiyatı / Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri İle Halk Şiiri Arasındaki Farklar

Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri İle Halk Şiiri Arasındaki Farklar


Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri İle Halk Şiiri Arasındaki Farklar

Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri Halk Şiirinden Etkilenmesi

Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri İle Halk Şiiri Arasındaki Benzerlikler

Cumhuriyet’in ilk yıllarında edebî geleneğin belli sınıflara ayrılması ve bu ayrımda halk edebiyatının öne çıkarılması kültür politikalarına göre şekillenir. Yeni kumlan devletin sosyal yapıyı oluşturma mücadelesi çerçevesinde meseleye yaklaşması kaçınılmaz bir durumken, divan edebiyatı/halk edebiyatı ayrımının

Cumhuriyet’ten çok önceleri gündeme gelmiş olduğu bir gerçektir. Namık Ke­mal’in 1866’da yayımlanan Lisan-ı Osmanînirı Edebiyatı Hakkında… makale­sinin yanı sıra Ziya Paşa’nın 1868’de yayımlanan Şiir ve İnşa makalesinde “Os­manlıların şiiri nedir? ” sorusu üzerinden ayrıma gitmesi ilk eleştirel çalışmalar­dır. Ziya Paşa’nın Necati, Nefi, Baki gibi şairleri bir sınıfta, ‘çöğür şairlerini’ ayrı bir sınıfta değerlendirmesi edebiyatımızda böyle bir ayrımın o yıllarda da var olduğunu gösterir. Divan edebiyatı adlandırılması ise Yeni Lisan hareketi için­de Ali Canip Yöntem’in ders kitabında kullanımıyla resmiyet kazanır. Tanzimat şairlerinin gerçeklikten kopuk olmakla itham ettikleri Osmanlı şiiri, 1910’lardan itibaren kötülenmek ve istenmeyen bir tür olarak gösterilmek için divan edebi­yatı, yüksel zümre edebiyatı, saray edebiyatı adlandırmalarıyla karalanır.“Ede­biyatta hangi nitelikler istenmiyorsa bu nitelikler divan edebiyatına atfedilerek ötekileştirilir. ” (Armağan, 2012: 51)

Osmanlı şiirini geçersiz kılmayı amaçlayan eleştiriler sosyal yapıyı dönüş­türmeyi hedefleyen yeni zihniyetin kültür politikalarının bir neticesi olarak gö­rülmelidir. Cumhuriyet döneminde divan şiirine karşı ortaya konulan bu yakla­şımın temeli Tanzimat döneminde atılmakla birlikte özellikle 1908-1923 yıllan arasında oluşturulmaya çalışılan Milli Edebiyat’ın nasıl olması gerektiği ile ilgili tartışmalar, halk şiirine yeni bir bakış açısını meydana getirir. Osmanlı edebiya­tının halk şiirine karşı küçümseyici yaklaşımı Milli Edebiyat akımı ile birlikte ters dönmüştür. Anadolu’da teşekkül eden edebiyat ilk yıllarından itibaren iki koldan gelişir: Birincisi, medreselerde yetişen Arapça ve Farsça tahsil görmüş münevverlerin oluşturduğu edebiyat; İkincisi ise İslamiyet öncesi Türk edebiya­tının sözlü geleneğini sürdüren çoğu tahsilsiz tekke, tasavvuf ve âşık edebiyatı mensuplarının meydana getirdiği şiirdir. Medrese ehli divan şairleri, halk şiirine karşı açıkça “tezyif ve tahkir edici bir tavır takın ” maktadırlar. (Kolcu, 2007:17)

Milli kimliğe sahip bir edebiyat oluşturmanın peşinde olan Genç Kalemler, Tanzimat’tan bu yana devam eden sadeleşme isteğini halk edebiyatı temelli bir anlayışla yerleştirilebileceğini savunurlar. Divan edebiyatın yerine bir model olarak sunulan halk edebiyatı, dilin sadeliğini merkeze alarak yeni şiiri inşa ede­cek şairlere örnek olarak gösterilir. Halk edebiyatının keşfi, yerli ve millî olma düşüncesi çerçevesinde değerlendirilmiştir. Ayrımın temelinde dil farklılığı var­dır. Divan şiiri halk tarafından anlaşılmazken halk şiiri, halkın dilini kullanarak bu milletin duygu ve düşüncesini yansıtmaktadır. Divan şiiri hayatın gerçekliğin­den uzaktır; halk şiiri ise bu toprağın gerçekliğini ele almaktadır. Temel mesele modernleşme çabalan içinde eskiyi reddetmek ve yeni bir edebî zihniyet oluştur­maktır. Halk edebiyatının keşfi içinde büyük bir halk şairi olarak Yunus Emre’nin edebî ortama sunulması, halk diliyle nasıl şiir yazılacağına örnek teşkil etmesi bakımından Cumhuriyet’in ilk yıllarında büyük bir görev üstlenmiştir. Yunus Emre’nin keşfi, aynı zamanda geleneğin icadıdır.

Milli Mücadele ve Mütareke dönemlerinde yaşanan hece-aruz tartışmaları, halk edebiyatının “edebî zihnin” temeli olarak kabul edilmesine zemin hazırlar. Cumhuriyet’in ilk yıllarında hece veznini kullanarak şiir yazan Beş Hececiler, içerik olarak da halk edebiyatım kendilerine örnek alırlar. Halka yönelme, halkın sorunlarını ve yaşama tarzını anlama amacıyla halkın kullandığı dili temel alan bir edebiyat inşa edilir. Bu tam anlamıyla “Memleket Edebiyatı”dır. Halit Fahri Ozansoy’un 1921 ’de yayımlanan “Aruza Veda” şiiri, Faruk Nafiz Çamlıbel’in Anadolu’ya dönüşe çağrı niteliği taşıyan “Sanat” şiiri halk edebiyatının zaferi­dir. Başlangıçtan itibaren devam eden hecenin milli-aruzun gayr-ı milli, hecenin Türkçeye uygun-aruzun Arapçaya uygun olduğu tartışmaları Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatında da devam etmiştir. (Kolcu, 2007: 242) Bu tartışmalardan halk edebiyatı zaferle çıkacaktır.

Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında Memleket edebiyatı anlayışı çerçeve­sinde şiir yazan hecenin beş şairi, halk edebiyatının içerik ve yapı unsurlarını eserlerine taşımışlardır. Ferhat ile Şirin’den Kerem ile Aslı’ya, dörtlüklerle ve he­cenin yaygın vezinleriyle yazılan bu şiirler her şeyden önce sade Türkçe kullanı­mına olanak sağlamaktadır. Halk şiirinin en önemli özelliğini yani “şiiri, halktan birinin, yine halk diliyle icra etmesini bu dönem eserlerinde görmek mümkün­dür. (Şişman, 2010: 50)

1950’lere kadar varlığını devam ettiren Halkevleri’nin ve Köy Enstitüle­rinin işlevine özellikle değinmek gerekir. Köy kökenli öğretmenlerin halk şiirini esas alan şiirleri çoğunluktadır. Bu doğrultuda Ahmet Kutsi Tecer’in çalışmaları önemlidir. Ülkü dergisinin idaresini üstlenmesinden sonra folklora büyük ağırlık verir. (Enginün, 2006: 46) “Orda bir köy var uzakta/O köy bizim köyümüzdür/ Gezmesek de tozmasak da/ o köy bizim köyümüzdür” sloganı çerçevesinde özet­lenebilecek çalışmalar, halkı anlamanın ve tanımanın, milli bir edebiyatı sade Türkçe içinde kurmanın ancak halk edebiyatı ve halkbilimi dairesinde mümkün olabileceğini gösterir.

Bu dönemde Ahmet Kutsi Tecer ve Beş Hececiler dışında halk edebiyatı unsurlarını şiirlerinde yoğunlukla kullanan bir diğer isim Bedri Rahmi Eyüpoğlu’dur. Köy türkülerindeki ifadeleri şiirine başarı ile taşımıştır. Nazım Hikmet çizgisine bağlı toplumcu gerçekçi şairler de Cumhuriyet’in ilk yıllarından itiba­ren halk şiirini oluşturan kaynaklan eserlerinde kullanmışlardır. Tarihsel mater­yalizm anlayışına bağlı olarak halk şiirinin özellikle isyan ve düzene başkaldırma yönünü ön plana çıkarmaya çalışmışlardır.

Folklorik unsurların modern Türk şiirine kaynaklık etmesi gerektiği görüşü 1950’lere kadar devam etmiş her kesimden şairi etkisi altına almıştır. Folklorun modem hayatın karmaşık kent yaşantısını sağlıklı bir şekilde yansıtıp yansıtamayacağı ise ilk kez İkinci Yeni şairleri tarafından sorgulanmıştır. Cemal Süreya Ekim 1956’da a dergisinde yayımlanan “Folklor Şiire Düşman” başlıklı yazısıyla ilk ciddi çıkışı yapmış ve edebiyat gündeminde konu ile ilgili önemli tartışmalara sebep olmuştur. Halk şiirinin kalıplaşmış benzetmeleri ve ifadeleriyle modem ha­yatın tasvir edilemeyeceğini öne süren Süreya, şiirimizin yaşanan zamanın sorun­larını ve kent insanının karmaşık, bunalımlı ruh halini yeni imkânlarla anlatması gerektiğini öne sürmüştür.

1960-1970 arasında özellikle 68 Kuşağı olarak bilinen Marksist şairler sı­nıf çatışmasını ve ekonomik gelir dağılmamdaki dengesizliğin insan hayatında­ki olumsuzluklarını kırsal kesim/köy yaşantısı çerçevesinde yeniden ele almaya çalışmışlar, bunu gerçekleştirmek için ise halk şiirinin imkânlarını sıklıkla kul­lanmışlardır. Ahmet Arif’in günlük konuşma dilinin ağız özelliklerini deyimler ve halk söyleyişleriyle birlikte harmanlayıp kullanması bu dönem şairleri için örnek olmuştur. Kemal Özer’den Attilâ îlhan’a, Ataol Behramoğlu’ndan Haşan Hüseyin’e toplumcu gerçekçi şairlerin çoğunda halk şiirinin şekil ve içerik özel­liklerini görmek mümkündür.




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir