23 Ocak Pazartesi 2017
Ana Sayfa / Edebiyat / Yeni Türk Edebiyatı / Duygusal Etki Kuramı Hakkında Bilgi

Duygusal Etki Kuramı Hakkında Bilgi

Duygusal Etki Kuramı Hakkında Bilgi 

Duygusal Etki Kuramının Genel Özellikleri

Duygusal Etki Kuramının Temsilcileri

Duygusal etki kuramı, yirminci yüzyılda ortaya atılmış okur merkezli ku­ramlar arasında yer alır. Kuram, I.A.Richards’m sistematize ettiği bir kuramdır. Ancak daha önce estetikte okuru merkeze alan görüşlerin ortak noktalarına de­ğinmek faydalı olacaktır. Kuşkusuz sanat eserlerinin çok çeşitli etkileri vardır. Bir eser okuru ahlâk anlayışı bakımından, dinî yönden veya politik inançlar nok­tasında etkileyebilir. Ama Richards’ın kuramı bu tür etkileri hesaba katmaksızın sanat eserini açıklar. Bunların yerine sanatın sanat olarak yaptığı etkiyi sanatın tanımına temel yapar. Bu ise sanatı yaptığı esas işe göre tanımlamaktır. “Bilin­diği gibi bir şeyi tanımlarken onun tanımlayıcı ilkelerini belirtiriz. Bu nitelikler genellikle nesnenin kendinde mevcut içsel niteliklerdir. ‘însan akla sahip bir hay­vandır’ gibi bir tanımda, insanın tanımlayıcı özelliği akıl sahibi olmasıdır. Yine, ‘tunç nedir?’ sorusuna ‘bakırla kalay alaşımı bir metaldir’ diye cevap verebiliriz ve böylece tuncun kendinde mevcut niteliklere işaret ederek tanımımızı yaparız.

Ama bazı nesneleri tanımlarken onlan meydana getiren öğelere ya da yapıları­na ait niteliklerden çok, gördükleri iş, yani işlevlerdir tanımlayıcı özellik olarak gösterilen. Bütün aletler, kullanıldıkları yere, gördükleri işe yani işlevlerine göre tanımlanırlar diyebiliriz. Duygusal Etki Kuramı, sanatı bu yoldan tanımlamaya çalışır. Sanat eserinin de kendine uygun bir kullanılışı, kendine özgü bir işlevi varsa tanımı buna dayandırmak mümkündür. Bugün edebiyatm (sanatın) işlevi­nin ne olduğu sorusuna çeşitli cevaplar verilebilir. Bilgi vermek, ahlâk bakımın­dan eğitmek, milliyetçilik duygularını uyandırmak, zevk vermek v.b. Edebiyat, sayılan bütün bu işlevleri yerine getirebilir ve getirmiştir. Lâkin bazı estetikçilere göre bunlardan bir tanesi edebiyatın asıl, kendine özgü işlevidir ve sanatı sanat yapan özelliğin bu işlevde aranması doğrudur. Söz konusu işleve, zevk verme, estetik duygu ve heyecan uyandırma gibi adlar verilir. Sanat eserini biz okumak­tan zevk aldığımız için okuruz. Eser elbette ki okurda başka etkiler de meydana getirebilir. Sözgelimi eğitici rolü olabilirken, kötü fikirler de aşılayabilir. Ne var ki bunlar sanatın sanat olarak yaptığı etkiler değildir, sanatı zevk için okumanın sonucu olarak meydana gelebilecek yan etkilerdir. Zevk vermenin edebiyatm iki işlevinden biri olduğu eski çağlarda Horatius tarafından da ifade edilmiştir. Ede­biyatm diğer işlevi ise eğitmek olarak değerlendirilir. Bu çift işlev günümüze kadar tartışma konusu olmakta devam edegelmiştir.

Horatius bu işlevlerden ilkini (zevk) daha önemli saymaktaydı fakat Röne­sans’la birlikte eğitim yönünün daha ağır bastığı görülmüştür. On yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda durum değişerek zevk verme işlevi önem kazanır. Edebî eserin işlevindeki bu değişimin gerçekleşmesinde Descartes, Galileo, Hobbes ve Locke gibi düşünürlerin “hakikati araştırmak ve bildirmek akla dayanan bi­limin işidir, sanatın değil” düşünceleri etkili olmuştur. Bu durumda edebiyatm savunucuları edebiyatm işlevini zevk alanına kaydırmak zorunluluğu duyarlar. On yedinci yüzyılın sonunda Dryden, “zevk, edebiyatın tek değilse de başlıca amacıdır” demiştir. Hedonist olan bu öğretiye göre bir şeyi sanat eseri yapan, okurda (zevk) uyandırabilme gücüdür. Sanatın tanımını okurun hoşlanmasına bağlayanlar tam olarak “zevk veren her şey sanat eseridir” demek istemiyorlar. Zira insanların hoşlandığı şeyler türlü türlüdür. Bundan ötürü söz konusu kuram şunu kastetmektedir. Hoşlanma duygusu uyandıran her şey sanat değildir ama her sanat eseri hoşlanma duygusu uyandırır. Başka şekilde söylemek gerekirse hoşlanma yeterli bir şart değil fakat gerekli şarttır. Tanımın bu şekle sokulması­nın sanat eserini değerlendirme noktasında birtakım açmazları olduğuna vurgu yapan Moran, “bize zevk veren diğer şeylerden ve yapıtlardan sanat eserini nasıl ayıracağız?” gibi bir soru ortaya atarak kuramın eksik yönlerine vurgu yapar. Bu noktada tanım, bazı ölçütleri tam olarak sağlamıyor ve sağlamadığı sürece de sa­nat eserini tanımlamıyor demektir. Bununla ilgili olarak H. Osbome, “hoşlanma uyandıran şeylerden bazıları güzel, bazıları güzel değilse sadece hoşlanma uyan­dırmasına dayanarak bir şeyin güzel olup olmadığını söyleyemeyiz” (Aktaran: Moran, 1991: 211-212) der.

Bu kuramın yetersiz bir yanı da sanat eserleri karşısındaki çeşitli duygula­rımızı ‘zevk’ sözcüğü ile anlatmaya çalışmasıdır. Kimi sanat eseri okuru şaşırtır, kimisi sarsar. Kral Lear, Bemardo Alba’mn Evi, Karamozof Kardeşler, Godot’yu Beklerken gibi eserler karşısında okurun tepkisinin zevk verme şeklinde tanım­lanması yadırgatıcı olmaktadır. Bu eserlerden zevk alındığı doğrudur ama bu zevk, eser karşısındaki durumumuza isim verecek kadar büyük bir yer tutmaz. Aynca bu görüş, sanat eseri hakkında söylenecek fikirleri oldukça sınırlar. Bun­dan ötürü, ‘zevk’ yerine sanat eseri karşısındaki psikolojik yaşantıya başka bir isim bulmak ihtiyacı vardır.

Sanat eserinin okur üzerindeki etkisini ‘zevk’ ile açıklamak yetersizse ve özellikle sanat eserinin verdiği tadı başka tür tatlardan ve duygulardan ayırmak imkânı vermiyorsa, okurun psikolojisinde, daha özel bir şey bulunması gerekir. Öyle bir şey ki, ancak sanat eserine ilişkin, onun doğurduğu psikolojik bir hal olsun. On sekizinci yüzyıldan, özellikle Kant’tan bu yana estetik yaşantı, esteti­ğin ana sorunlarından biri olmuş, üzerinde çok şey yazılmış ve nasıl bir yaşantı olduğu, ne gibi özellikler gösterdiği belirtilmeye çalışılmıştır. Estetik tutumun dikkati en çok çeken tarafı, ‘çıkar gözetmemezlik’ yani faydacı bir tutumdan uzak kalması özelliği olmuştur. Bir sanat eserin sır ondan aldığımız tad için okumuyor­sak, işe başka hesaplar karışıyorsa tutumumuz estetik değildir. Bir şiirin toplum üzerinde ne gibi etkiler yapacağmı düşünen bir sansür üyesinin veya bir romanın yapacağı sanatı düşünerek okuyan bir yayımcının bu eserler karşısındaki tutum­ları, pratik amaçlara yönelik tutumlardır. Edebiyat eserlerini bilgi edinmek için okumak da estetik tutumla bağdaşmaz. Olayları Afrika’da geçen bir romanı, ora­daki yerlilerin örfleri, âdetleri, gelenekleri hakkında bilgi edinmek amacıyla oku­yan insanın tutumu bilgiseldir, estetik sayılmaz. Bazı kimselerse okuduklarıyla kendi kişisel hayatları arasında bağlantılar kurarlar. Kendilerini ve sevgililerini romandakilere benzetir ve bu özdeşleştirmeden, estetik olmayan başka zevkler alırlar. Kısacası bir eseri, ondan şu ya da bu şekilde yararlanmak, onu kullanmak amacıyla okumak estetik tutumla çatışan şeylerdir. Estetik tutumda dikkatimiz sadece eserin kendisine dönüktür ve eseri keyif için okuruz.

Anlatılan estetik tutum doğrultusunda okunan bir eser iyi bir eserse, okur­da uyandıracağı yaşantıya estetik yaşantı denmektedir. Bu yaşantmm büyüklü­ğü, şiddeti, dengeliliği gibi diğer özellikleri üzerinde durmak meselenin özünden uzaklaştıracağı için estetiğin tam ve detaylı tanımını yapmak gerekmiyor. Ama kesin olan bir şey varsa, sanat eseri karşısında estetik adı verilen bir çeşit yaşan­tının meydana geldiği konusunda çoğu estetikçi hemfikirdir. Elbette ki sanat eseri karşısında estetik yaşantı duyduğumuzu söylemek, mutlaka sanatı Duygusal Etki Kuramı ile açıklamak anlamına gelmez. Diğer birçok kuram da estetik yaşantıyı kabul eder. Ne var ki bu kuramlarda sanat eserini sanat eseri yapan şey okurun yaşantısı değil, başka birtakım özelliklerdir.


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir