Ana Sayfa / Masal / Ebeden Ölmez Masalı
masal

Ebeden Ölmez Masalı


Ebeden Ölmez Masalı

Evvel zamanda kalbur zamanda bir vardı, bir yoktu. İllallahtan başka kimse yoktu, bir padişah vardı. O padişah da bir dünya güzeli kıza vurulmuştu. Bütün askeriyle uğraştı, çalıştı, bu kızı almaya muvaf­fak olamadı. Bu padişahın da bir oğlu vardı. Oğlan bü­yüdü, bu kıza vuruldu.

Oğlan bir gün babasının huzuruna çıkar, ondan yardım ister, asker ister. Bu kızı nerede olursa olsun almaya çalışacak. Babası der ki:

«Ay oğlum, ben şimdiye kadar bütün askerimle, kuvvetimle çalıştım; bu kızı almaya muvaffak olama­dım. Sen nasıl muvaffak olacaksın?»

«Baba, ben bu kızı almaya muvaffak olamazsam hayatımı kaybederim, bunu böyle bilesin!»

«Haydi oğlum, benden ne yardım istersen iste, vereceğim».

«Bana bir furun peksimetcik ve cep harçlığı ver, bu kızı bulana kadar arayayım».

Padişahın da bir beslemesi vardı, adına Aslan Ali derlerdi. Oğlan bunu da yanına almak ister.

«Al oğlum. Başka bir isteğin var mı?»

«Hayır baba, senden başka hiçbir şey istemem».

Oğlan alacaklarını alır, Aslan Ali ile beraber yol­lara düşer. Babasının elini öperken padişah der ki:

«Oğlum, yolun açık olsun».

Yolda giderlerken Aslan Ali oğlana der ki:

«Sen benim ağabeyimsin. Ama benim verdiğim emirleri kırmayacaksın. Yoksa benim kuvvetim düşer. Ben seni ağabey olarak çağıracağım».

«Evet Aslan Ali, ben senin emrinden çıkmayaca­ğım».

Az giderler, uz giderler, dere tepe dümdüz gider­ler. Gece demez, gündüz demez giderler, bir su başına varırlar. Burada biraz su içip dinlenecekler. Bunlar orada otururlarken yanlarına bir dev gelir:

«Hey arkadaşlar, bu kuş uçmaz, kervan geçmez, yılan bağrını sökmez yerde ne ararsınız? Şimdi sizi devlerin kralı görürse kulağınızdan ufak parçalara ayı­rıp kazana kor».

«Hah, biz de zaten bu devleri arıyorduk. Gezme­mizin sebebi bunlardır».

«İşte, bu yolu alırsınız bu ağaçların içinden; ile­ride evler vardır. Devler bu evlerdedir. Onların yanına vardığınızda kırk kulaklı bir kazan göreceksiniz. Kırk dev bir olmazsa bu kırk kulaklı kazanı aşağı indiremezler. Sen bu kazanı yalnız başına indirir ve tekrar üstüne koyarsan bu kırk dev sana tabi olurlar. Her istediğini yapmaya yardım ederler».

«Peki arkadaş».

Aslan Ali bir kükrer, elindeki yüzyirmi okka ağır­lığındaki topuzu bir savurur. Arkasından da bağırır:

«Öff, kırkbir devler, Aslan Ali geliyor. Topuzumu savuracağım. Kaç tane ağaç kırılırsa o kadar dev öl­düreceğim».

Topuzu yüzyirmi ağacı birden kırar. Gider bakar ki ne baksın! Hep ağaçlar yerde, evler boşlukta kalmış. Gider bakar ki bir topal dev kazanı bir ucundan karış­tırmakla meşgul. İçinde de yemek pişiyor. Sorar:

«Ne var, ne arıyorsunuz?»

«Sizi arıyorum. Dünya güzeli sizin elinizde mi?»

«Evet, bizim elimizdedir. Yüzyirmi metre yüksek­likte bir altın kafesin içinde asılıdır. Ancak bu kırkbir devi mağlup edebilirseniz bu kızı alabilirsiniz. Eğer bu kırkbir devi mağlup edemezseniz bu kızı katiyen alamazsınız. Askeriniz var mı? Kaç tane?»

«Bizim hiç askere ihtiyacımız yok. Biz kendi gü­cümüzle, kendi kuvvetimize güvenerek öcümüzü alı­rız».

«Kırkbir kişiye bir kişi, iki kişi karşı koyabilir mi be arkadaş?»

«Öyle kırkbir değil de yüzkırkbir daha olsa ken­dime güvenirim. Allah’ın kuvvetiyle sizi mağlup etmeye gücüm yeter».

«Peki. Şimdi devlerin başkanı gelecek ve size bir emir verecek».

«Ne emri?»

«Bu kırk kulaklı kazanı yalnız başına indirir, sonra da üstüne korsanız bütün devler size tabi olur­lar. Yok, indiremezseniz sizi kulaktan ufak yapıp ka­zanda pişirecekler».

«Çekil kenara, o da neymiş. Ben böyle kırkbir kulaklı kazanı parmağımla indiririm».

Aslan Ali kazanı tuttuğu gibi yukarı kaldırır, yere indirir. Sonra tekrar kaldırıp ocağın üstüne koyar. Dev bunu görünce zangır zangır titremeye başlar. Der ki:

«Söyle arkadaş, ne söyleyeceksen söyle. Biz de kuvvetimizi senin emrine verelim. Senin sözünden hiçbir zaman çıkmayalım. Yalnız sen de bizimle kal».

«Tamam; yalnız bize kızın yerini gösterin. Ondan sonra ben sizinle kalacağım».

«Devler gelsin, hepimiz toplanalım. Ondan sonra size hangi evde olduğunu söyleyelim. Siz de o eve gi­din».

«Peki».

Bütün devler toplanır, bir araya gelip otururlar. Güle güle yemeklerini yerler. Aslan Ali oğlana der ki:

«Ağabey, sen burada dur. Ben dünya güzelinin hangi evde olduğunu göreyim. Ondan sonra seni oraya götüreyim».

«Tamam Aslan Ali. Sen git, ben burada kalayım».

Dev ile Aslan Ali beraberce giderler. Giderken de öbür devlere der ki:

«Eğer ağabeyime bir kötülük yaparsanız geldi­ğimde hepinizin kafasını şuracıkta kesiveririm».

Bunlara bir korku verip giderken devler de yal­varırlar:

«Hayır hayır, biz ağabeyinize bir şey yapmayız. Biz sizin yolunuza kurban oluruz, size’bir zararımız do­kunmaz».

Giderler, bakarlar ki ne baksınlar! Yüzyirmi metre yükseklikte bir altın kafes, kafesin içinde bir kız. Kız Aslan Ali’yi görünce ağlamaya başlar. Dev der ki: «İşte dünya güzeli… Bak, Aslan Ali sana ne diyeceğim. Bu odayı aç, bu odayı da aç, ama şu odayı açma. O odanın içinde Ebeden Ölmez bir adam var. O adamı kolların­dan, ayaklarından, gözlerinden, tırnaklarından çivile­dik, çaktık, bağladık. Bu kızı alır kaçarsa kız ondan kurtulamaz. Onun için biz hiçbir zaman bu adamı çöz­meyiz. Bu Ebeden Ölmez’dir. Bunu parça parça et, gözlerini çıkart, ellerini kır, yine ölmez».

«Ne olacak peki?»

«Bunu çözmeyeceksin. Eğer çözersen kızı alamaz­sın».

«Tamam».

Aslan Ali gider, alır gelir ağabeyini. Der ki:

«İşte ağabey, yiyecekler, içecekler bu odada. Sen burada kız ile ye, iç, eğlen. Ben sonra gelir, seni ara­rım. Oradan da babanın ülkesine gideriz».

«Peki».

Oğlan ile kız orada beraberce kalırlar. Bir gün oğ­lan Ebeden Ölmez’in odasını açmak ister. Kız der ki:

«Hayır, bize emir vardır, bu odayı açmayalım».

«Açalım bakalım ne varmış».

Açarlar, bakarlar ki bir adam sakalından, ayakla­rından, ellerinden, kollarından çakılı, bağlı. Başlar bunları görünce yalvarmaya:

«Aman evlatlarım beni kurtarın bu devlerin elin­den. Ben de sizin gibi insanım. Beni buraya çaktılar. Beni bu azaptan kurtarın».

Bu durum padişah oğlunun zoruna gider. Der ki:

«Ben bu adamı koyuvereceğim. Ben sevaba gire­rim, bu bana bir sevap olabilir».

Padişah oğlu kalkar; adamın ellerini, kollarını bir iyice çözer. O çözüp koyuverirken Ebeden Ölmez kızı kaptığı gibi kaçıp gider. Oğlan «Rabbim Allah, nereye gitti bunlar?» deyinceye kadar onlar kaçıp giderler. Oğlan kızı kaybettiği için çok üzülür. Marazından, kah­rından ağlaya ağlaya âdeta ölme derecesine gelir. Bunu da Aslan Ali’ye bildirmez.

Aslan Ali de devlerle oturur, kalkar; yer, içer. Bir gün der ki:

«Ağabeyimize bir bakalım. Ne oldu, ne olmadı. Bu kız ile birlikte eğlenirken bir şey olmasın».

Gider bakar ki ne görsün. Oğlan iğne ile iplik ol­muş marazından. Kızı da kaybetmiş. Şimdi ne yapa­caklar. Devin biri der ki:

«Ah, bunu katiyen bulamazsınız. Bu gitse gitse Pelit dağına gider. Pelit dağında bir domuz vardır, o domuzun karnında da üç tane güvercin var. Ebeden Ölmez’in canı işte o üç güvercindir. Biri aklıdır, biri canıdır, biri de gözünün şavkıdır. O üç güvercini alıp da öldürürseniz Ebeden Ölmez de ölür. Siz de bu kızı alırsınız. Başka türlü bu adamı hiçbir zaman ele ge­çiremezsiniz».

«Ne yapacağız şimdi?»

«Ağabey, sen burada devlerle kal. Ben yola çıka­yım. Allah beni nereye çıkarırsa ben bu Ebeden Ölmez’i bulacağım, öldüreceğim. Kızı alıp sana getireceğim. Sen bu devlerin yanından hiç ayrılma. Eğer ağabeyime bir şey yaparsanız, hepinizi kulağınızdan ufak ederim».

Devler yemin ederler; ağabeylerini aç, susuz ve çıplak bırakmayacaklarına dair söz verirler. O da ağa­beyini onlara emanet edip yola çıkar.

Aslan Ali az gider, uz gider, dere tepe dümdüz gi­der. Gece demez, gündüz demez gider. Bir gün yolda kavga eden üç kardeşe rastlar.

«Ne oldunuz be çocuklar, niye kavga ediyorsu­nuz?»

«Babamız öldü, anamız öldü. Bize üç eşya miras kaldı, onları taksim edemiyoruz. Onun için birbirimizle kavga ediyoruz».

«Yahu, bu eşyalar üç tanedir. Birini sen al, birini sen, birini de sen».

«Olmaz!»

«Niçin?»

«Her birinin bir hüneri vardır».

«Ne imiş bunların hünerleri?»

ısı

«Biri çirpidir, biri post, biri de topuz. Bu posta binersin, çirpiyi vurursun, topuza da dersin ki ‘beni filan yere götür’ yol da birdenbire oraya indirir».

«Ben size bu eşyaları taksim edeceğim, hiç kavga etmeyin».

«Seni bize Allah yolladı. Uyuştur bizi, bu belalar­dan kurtar».

«Şimdi ben bir taş atacağım. Bu taşa gidecek, meselâ bir dönüm uzağa. Ben, bir, iki, üç deyince ko­şacaksınız. Hanginiz o taşı alır gelirse eşyanın üçü de onun olacak. Kabul mü?»

«Kabul!»

«Kabul!»

«Kabul!»

«Peki, taşı atıyorum. Bir, iki, üç».

Aslan Ali bir taş fırlatır, taş birbuçuk dönüm uzağa gider. Bunlar taşı almaya gidince Aslan Ali postun üzerine biner, çirpiyi vurur, topuza da «beni Pelit dağına indir» der.

Gider bakar ki ne görsün! Dünya güzeli bir evin içinde çalışıp duruyor. Bunu görünce der ki:

«Aman kaç, saklan. Seni görürse parçalar».

Kız daha sonra oğlana der ki: «Bunun canı nasıl­dır, bana bildir».

«O sana diyecek ki ‘benim canım süpürgenin için­dedir’. Sen o süpürgeyi tellerle süsle, onar. Gelince sana soracak: ‘Ne yapıyorsun hanım?’. Sen de ‘Süpür­geyle, senin canın ile eğlenirim efendi’ diyeceksin».

Ebeden Ölmez gelince Aslan Ali saklanır. O hanı­mına sorar:

«Ne yapıyorsun hanım?»

«Oturuyorum işte. Yalnız başıma canım sıkılıyor. Canın nerdedir, bana söyle de eğleneyim».

«Benim canım süpürgenin içindedir».

Kızcağız alır süpürgeyi, süsler, onarır, teller meller. Ebeden Ölmez gelince bunun yaptıklarını görünce sorar:

«Hanım, ne yapıyorsun?»

«İşte, senin canın ile eğlenirim».

«Mübarek kızcağız, hiç süpürgenin içinde can olur mu? Sen de buna inandın mı?»

Kızcağız ağlamaya başlar, feryadı basar: «Bana canını söylemezsen ben de kendimi öldüreceğim».

«Vallahi hanım istersen benim canımı söyleye­yim. Benim canım Pelit dağında bir domuz vardır. O domuzun karnında da üç güvercin var, bunlardan biri benim canım, biri aklım, biri de gözümün şavkıdır».

«Peki, şimdi anladım. Demek senin canın ne sü­pürgededir, ne de bir yerde. Senin canın domuzun karnındadır. Ben o domuzu nasıl bulacağım?»

«Canım sen onu boş ver. Sen benim canım ile de­ğil benim ile eğleneceksin».

Sabah olunca Aslan Ali kalkar. Postuna biner, çirpisine vurur, topuzuna da «beni Pelit dağına, domuzun olduğu dağa indir» der. Post kendisini kaptığı gibi doğru Pelit dağına indirir. Pelit dağında da bir popaz var… Bu papazın da bir sürüsü. Dağ ikiye bölünmüş: Bir tarafında domuz, diğer tarafında da davar. Domuz da bu davarın olduğu yerdedir. Papaz Aslan Ali’yi gö­rür. Der ki:

«Benim yanıma girer misin?»

«Girerim, senin davarını çok güzel beklerim».

«Ama bir şartım var. Onu yapmazsan seni kabul ederim».

«Ne imiş şartın?»

«Bu dağa gideceksin, bu dağa da gideceksin, ama şu dağa gitmeyeceksin. Bu dağa gidersen… Orada bir yaban domuzu vardır. Bütün davarı da, seni de mah­veder. Bu öyle bir domuzdur ki hiç arkasını yere ko­yacak yoktur. Onu öldürecek kuvvete sahip kimse çık­madı».

«Peki, ben de o dağa gitmeyeceğim, diğer dağlara gideceğim».

«Haydi, gel yanıma, sabahleyin senin dağarcığını onarayım, her şeyini yapayım. Davarı alır, gidersin. Benim adım Andreya; bir de kızım var, onun adı da Hrıstalya».

Oğlan sabahleyin kalkar. Adamın gitme dediği da­ğa gider. Bakar ki bir domuz kükreyerek geliyor. Sü­rüyü de gören domuz sevinir:

«Hey be! Her gün kısmetin yok idi, bugün bin bir kısmetim geldi. Nedir bunlar?»

«Gel buraya, gel» diye Aslan Ali seslenir, «ben de seni arıyordum».

«Ne var? Bana karşı gelecek şimdiye kadar türe­medi. Sen mi türedin be!»

Bir güreş yaparlar. Alt alta, üst üste; alt alta, üst üste; ne domuz onu yenebilir, ne de o domuzu. Domuz der ki:

«E, bir çirkef olsa da bir yıkansam; bir kamış kökü olsa da bir ısırsam; seni bir tutsam, iki yarsam».

Aslan Ali de bunları işitince der ki: « Popazın kızı Hrıstalya burada olsa, elinde de bir şişecik şarap olsa; bu şarabı bir çeksem, bir şeftali meze alsam; seni bir tutsam, iki yarsam bre domuz».

Bunlar böyle söylerken davar da karnını bir güzel doyurur, karınları şişer popaz her gün on okka süt tu­tarsa o gün otuz okka, kırk okka süt tutar. Oğlana der ki:

«Be arkadaş, nereye gittin de davarı böyle otlat­tın, karınları bu kadar şiş?»

«Söylediğin yere gittim».

Bir gün, iki gün, üç gün, beş gün, her gün bunlar orada güreşirler. Ne o onu yenebilir, ne de o onu. Da­var da sütünü artırdıkça artırır. Popaz bir gün der ki:

«Ben bu adamı takip edeceğim. Bakalım nereye gidiyor da davarı böyle otlatıyor. Biz on okka sütten çıktık seksen okka süte. Herhalde bunun içinde bir hik­met vardır».

Ertesi gün Aslan Ali davarı alıp yola çıkınca popaz da gizlice peşinden takip etmeye başlar. Bakar ki ne baksın. Oğlan domuzun dağına çıkıyor. Korkmaya baş­lar : «Aman Allahım, domuz onları da yiyecek, bizi de».

Nihayet gider, bir anzoravargalı bir varga bulur, onun içine sokulur. Bakar ki ne baksın. Bir domuz çık­tı oradan, geliyor. Oğlanla güreşirler Alt alta, üst üste, alt alta, üst üste. Ne o domuzu yenebilir, ne de domuz onu.

Domuz der ki:

«E, bir çirkef olsa da bir yıkansam; bir kamış kö­kü olsa da bir ısırsam; seni bir tutsam, iki yarsam».

Aslan Ali de der ki: « Popazın kızı Hrıstalya bura­da olsa, elinde bir şişecik şarap olsa: bu şarabı bir çek­sem, bir şeftali meze alsam; seni bir tutsam, iki yar­sam bre domuz».

Daha sonra Aslan Ali davarı önüne katar, yola ko­yulur. Papaz da gizlice onun arkasından gelir. Papaz, Ali’nin dediklerini işitince ertesi gün yine gitmeye ka­rar verir. Aslan Ali davarı alıp giderken kızını çağırır:

«Hrıstalya, haydi kızım, bir güzel giyin kuşan. Bir şişe de şarap al, birlikte dağa çıkacağız».

«Aman baba, bizi domuz yer».

«Hiç korkma kızım».

Papaz ile kızı Aslan Ali’nin arkasından giderler. Oğlan ile domuz saatlerce güreşir. Alt alta, üst üste; alt alta, üst üste. Ne o onu yenebilir, ne de o onu. Ayrıla­cakları zaman domuz der ki:

«E, bir çirkef olsa da bir yıkansam; bir kamış kö­kü olsa da bir ısırsam; seni bir tutsam, iki yarsam».

Aslan Ali de der ki: «He bre domuz! Popaz’ın kızı Hrıstalya burada olsa, elinde bir şişecik şarap olsa; bu şarabı bir çeksem, bir şeftali meze alsam; seni bir tut­sam, iki ayırsam».

Tam bu sırada popaz kızıyla beraber ortaya çı­kar:

«İşte oğlum, kızım buradadır. Şarabı çek; al, şef­talisini de meze yap. Şu domuzu da bir yar».

Aslan Ali şarabı çeker, Hrıstalya’dan da bir şeftali alır. Sonra domuzu yere vurur, ikiye ayırır. Domuz bu­rada ikiye bölününce Ebeden Ölmez olduğu yerde has­talanır:

«Ah! Çok fena hasta oldum hanım» der.

Aslan Ali domuzun karnını yarar, bakar ki ne bak­sın. Bir altın kafes içinde üç tane beyaz güvercin. Bun­lar güvercinleri alıp dönerler.

Ertesi sabah Aslan Ali yola çıkmak ister. Popaz bu­na kızını, malını mülkünü, neyi varsa vermek ister. As­lan Ali hiçbirini kabul etmez. Der ki:

«Hiçbir şey istemem, hepsi senin olsun. Ben do­muzu öldürdüm, kimseye söyleme, başkaları buraya gelmesin».

Domuzun korkusundan oraya kimseler gelemezdi. Aslan Ali kendisi için hazırlanan yiyecekleri alır. Hrıs­talya da hatıra olarak iki şeftali verir. Uzatmayalım, Aslan Ali güvercinleri alır, yola çıkar. Ebeden Ölmez de can çekişmeye başlar. Ali postunu koyduğu yere gider, üstüne biner. Çirpisini vunıp topuzuna der ki: «Pos­tum, beni Ebeden Ölmez’in olduğu odaya indir!»

Post, bir vuruşta bunu alır, doğrudan doğruya Ebe­den Ölmez’in odasına indirir. Bakar ki ne görsün Ebe­den Ölmez yatakta hasta yatıyor. Aslan Ali güvercinin birini göstererek sorar:

«Hey arkadaş! Bu neyindir?»

«Aman arkadaş, bu benim aklımdır. Öldürme, ak­lım gidecek».

«Seni gidi köpek seni».

Aslan Ali böyle deyip çektiği gibi güvercinin kafa­sını koparıverir. Ebeden Ölmez’in aklı başından oyna­maya başlar. Aslan Ali yine sorar:

«Bu neyindir?»

«Bu gözümün şavkıdır. Aman, bunu olsun bana ba­ğışla».

«Hay köpek hay».

Aslan Ali böyle deyip güvercinlerden birinin daha kafasını koparır.

Ebeden Ölmez’in gözlerinin şavkı da kaçar. Aslan Ali yine sorar:

« E, bu neyindir?»

«Aman, canımı olsun bağışla».

Ebeden Ölmez, Aslan Ali’ye o kadar yalvarır ki olursa o kadar olur. Aslan Ali de çektiği gibi sonuncu güvercinin de kafasını koparır. Öbür yandan Ebeden Ölmez canını teslim eder, kızcağız da serbest hayata kavuşur. Aslan Ali kıza der ki:

«Haydi kızım, gel, bu posta bin. Devlerin olduğu yere gidelim. Ağabeyim orda bizi bekliyor».

Kızı postun üstüne bindirir, kendisi de biner, çirpisini vurur. Topuzuna der ki : «Postum, bizi kırkbir devin olduğu yere indir!»

Post bunları aldığı gibi devlerin olduğu yere indi­rir. Bakar ki ne görsün. Oğlan iğne ile iplik olmuş. Dev­ler bunun başına toplu sokmuşlar, onu öldürmek is­tiyorlar. Bunu gören Aslan Ali bir kükrer, bir kükrer ki bütün devler akıllarını kaybedeyazarlar. Der ki:

«Ağabeyimin başına bu felaketi getirdiniz. Hemen bunu defetmeye bakın. Yoksa hepinizi geberteceğim».

Devler oğlanın başından topluları çıkarmaya baş­larlar. Padişahın oğlu da rahata kavuşur. Kızı da alır­lar, bindirirler atın üzerine, yola koyulurlar.

Padişah da oğlunun geldiğini işitir. Derler H :

«Oğlun dünya güzeli ile geliyor».

Baba oğlunu kıskanmaya başlar. Kendi kendine der ki: «Ben bu oğlumu öldüreyim, kız bana kalsın. Nasıl öldüreyim ben bunu… Bir araba yollayayım altından. İçinde de zehir olsun, oğlan ölsün».

Aslan Ali de kuşların dilinden, hayvanların dilin­den anlardı. Padişahın oğlu Aslan Ali’nin yanına gelir. Der ki:

«Haydi arabaya binelim».

«Hayır, biz yaya gideceğiz, biz bu arabaya binme­yeceğiz».

«Olmaz! Biz babamıza karşı mı geleceğiz».

Kuşlar da kendi aralarında konuşuyorlardı. Biri der ki: «Bizim dilimizden anlayan bunları başkasına söylerse beline kadar taş olsun». Aslan Ali de bunu işit­tiği için söylemek istemez.

«Ağabey, sebebini sana söylerim, ama beni yitirir­sin».

«Hayır, sen babamın emrinden çıkıyorsun, sen ba­na kastediyorsun».   .

«Ben senin için bu kadar uğraştım. Bu kızı alıp sa­na teslim ettim. Kastedecek olsaydım o zaman ederdim. Kızı vermez, kendim alırdım. Ama ağabeyim olduğun için ben sana münasip gördüm. Ben sana sebebini söy­leyemem. Gel, arabaya girmeyelim».

«Hayır, gireceğiz».

«Peki, girelim. Ama araba zehirlidir, girersek sen öleceksin. Kız da babana kalacak. Onun için arabaya girmeyelim diyorum».

Aslan Ali bunları söylediği için beline kadar taş olur. Arabayı göğüslediği gibi kırıp geçer. İçine de kim­se giremez. Memlekete yaklaşırken padişah iki tane yü­zük gönderir. Biri kıza, diğeri de oğluna. Yüzüklerin Üzerlerinde adları yazılı… Oğlana gönderilen yüzük- ze­hirlidir, parmağına takarsa ölecek.

Kuşlar geçerken konuşurlar: «Padişah oğlu bileydi de yüzüğü parmağına komayaydı. Yüzük zehirlidir, ölecek».

Aslan Ali de bunları işitir. Ama bu sözleri başka­sına söyleyen taş olacak. Padişahın oğluna der ki:

«Bu yüzüğü parmağına koymayacaksın. Biz ister­sek bunun gibi yüzük yaptırabiliriz. Babanın yolladığı bu yüzüğü takmayacaksın».

«Niçin?, Biz babamızın gönderdiği yüzüğü inkâr mı edeceğiz. Bunların birini kız için, birini de benim için gönderdi. Nişan yüzüklerimiz».

«Hayır, takmayacaksın. Bu senin için değildir. Bu yüzük sana bir fenalık getirecektir».

«Ben babamın verdiği emri yerine getireceğim».

«Eğer o yüzüğü takarsan öleceksin, zehirlidir. Kız babana kalacak».

Aslan Ali bunu söyler söylemez taş oluverir.

Oğlan da kuşların konuşmasını işitir. Kuşlar der­ler ki: «Padişahın oğlu bilseydi de bir kurban kesip kanını başına akıtsaydı Aslan Ali’nin; o, eskisi gibi olurdu».

Padişahın oğlu hemen bir kurban bulup keser. Ka­nını Aslan Ali’nin başına akıtır. Aslan Ali yine eskisi gibi olur. O zaman padişahın oğlu da işi anlar, babası da kıza âşıktır. Hem de oğlunu öldürmek isteyecek ka­dar. Oğlan hemen Aslan Ali’ye emir verir:

«Padişahı öldür, emrediyorum».

Aslan Ali bir hançerde padişahı öldürür. Oğlan ile dünya güzeline kırk gün, kırk gece düğün yaparlar. As­lan Ali ağabeyini evlendirir.

Ben de bıraktım da geldim.




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir