23 Mart Perşembe 2017
Ana Sayfa / Kitap Özetleri / Fatma Aliye Muhadarat Romanının İncelemesi Ana Fikri Konusu Özeti

Fatma Aliye Muhadarat Romanının İncelemesi Ana Fikri Konusu Özeti


Fatma Aliye Muhadarat Romanının İncelemesi

Fatma Aliye Muhadarat Romanının Ana Fikri

Fatma Aliye Muhadarat Romanının Konusu

Fatma Aliye Muhadarat Romanının Özeti

Fatma Aliye Hanım’ın, bizim incelediğimiz dönem içinde yer alan eseri, Muhâdarât’tır. Bu eserin ilk baskısı 1892 yılına ait olup, ikinci baskısı 1908 yılında yayımlanmıştır. Eser; Ahmed Midhat Efendi’nin Fatma Aliye’ye övgü dolu bir önsöz yazmış olması, o devirde bir kadın yazara nadiren rastlanması ve Fatma Aliye’nin kendi adıyla yayımladığı ilk romanı olması açısından önem arz etmektedir. Biz de bu eseri, ilgilendiğimiz dönem içinde ikinci baskısının yapmış olması münasebetiyle ele almak istiyoruz.

Muhâdarat, hatırda tutulan şeyler anlamına gelmektedir ve yayımlandığı zaman büyük ilgi uyandıran, duygusal bir tarzda kaleme alınmış, 19.yy sonu Osmanlı toplumundaki varlıklı bir aile hayatını derinlemesine yansıtan bir eserdir. Gönüllü olmadan ve başkalarının isteği ile yapılan bir evliliğin yol açtığı sıkıntılar, romanın temasını oluşturur.

Aliye Hanım, romanını dört ana bölüme ayırmış ve bu ana bölümler de kendi içinde yirmi ara bölüm ve bir hâtimeden oluşmaktadır.

Romanda anneleri vefat ettikten sonra öksüz kalan ve babaları Sâi Efendi’nin Câlibe adlı bir kızla ikinci evliliğini yapmasıyla hayat karşısındaki zor mücadeleleri başlayan Fazıla ve Şefik adlı iki kardeşten bahsedilir. Roman, Fâzıla’nın üzerine kurgulanmıştır; olaylar hep onun etrafında gelişir. Bununla birlikte Muhadarat’ın dört ailenin farklı noktalarda kesiştiği bir roman olarak zengin bir şahıs kadrosu içerdiğini söyleyebiliriz.

Romanda, söz konusu dört ailenin fertleri olarak, Câlibe, kardeşi Nâbi, anne ve babaları; Fâzıla kardeşi Şefik babaları Sâi Efendi; Mukaddem, annesi Münevver Hanım ve romanın sonunda ortaya çıkan Enîse ve kardeşi Şebib, anne ve babalarının yanı sıra bu ailelerle birlikte yaşayan câriyeler de önemli bir yere sahiptir: Sâi Efendi ve Câlibe’nin evinde; Reftâr, Mademoiselle, Josephine, Mehveş. Enîse ve Şebib’in Beyrut’taki evlerinde; Sevdâ, Muhabbet ve Peyman yani Fâzıla.

Muhadarat, üçüncü tekil şahsın anlatımıyla kaleme alınmıştır. Anlatıcı-yazar, olayları anlatmakla yorumları, düşünce ve tercihleriyle romanda yer alır. Bu özelliğini hocası Ahmet Mithad Efendi’den aldığı kesindir.

Romancı; başkahramanı Fazıla’yı beğenir, takdîr eder, onun her hareketini haklı görür, bunu da belli etmekten çekinmez.

Roman; bir düğün evinin ancak çok iyi bir gözlem sonucunda yazılabilecek tasviri ile başlar. Romancı, düğün evindeki insanların hallerini, tavır ve tutumlarını ayrıntılı bir şekilde gözler önüne serer. Bir kadın yazar olarak Fatma Aliye’nin, kadınlar için çok büyük bir önem arz eden düğün evini ayrıntılı bir şekilde anlatması ayrıca dikkate değerdir.

“Vâsi bir sofranın köşesinde paravana ile bölünmüş bir mahalde bir takım sâz terennüm eylemekteydi. Zavallı sâzende ve hânendelerin o günkü çalıp çağırdıkları ne kadar bihüdedir. Birçok dinleyenler bulunursa da bir şey anlayabileni var mıdır bilmem?”

Fatma Aliye, buradaki insanların düşündüklerini tahmin ettiği şeyleri okuyucuya kendi duyguları ile birlikte aktarır:

“Güzellik yalnız bir şeyde aranmak lazımdır ki o lüzûmunda derece-i te’sîri en ziyâde işte düğün evlerinde görülür. Eğer bu hususta yanılan güvey tarafı ise ‘vah yazık!’Anası olacak budalanın aklı neredeymiş.Zavallı çocuğu yaktılar.Gözleri kör müydü?…”

Yazar, bu şekilde, hem roman kahramanlarının iç konuşmalarını okuyucuya aktarmakta hem de kendi düşüncelerini okuyucusuyla paylaşmaktadır. Bu bölümde bir yandan düğünün nasıl olduğu hakkında zevkli mütaalalar sunarken; aynı zamanda düğünde bulunan iki önemli roman kahramanını, müsbet bir karaktere sahip olan Fazıla ile onun her bakımdan zıddı olan Câlibe’yi tanıtır.

Yazar, ikinci bölümde Fazıla’nın ve ailesinin geçmişi hakkında bilgi verir: Fazıla’nın annesi vefat edince, babası Calibe ile evlenmiştir. Calibe kendisini çok seven aşığı Süha’yı terk etmiş zengin olduğu için Sâi Efendi’yi tercih etmiştir. Yazar ayrıca, Fazılalar’a eskiden beri komşu olup annesinin samimi dostu olan her zaman Fazıla’ya destek olan, Münevver Hanım ile onun oğlu Mukaddem’den de bahseder. Çevrelerindeki insanlar Mukaddem ve Fazıla’nın ileride birbirlerine çok yakışacak bir genç çift olacaklarını düşünürler.

Zenginliği Süha’ya tercih eden Calibe, Sai Efendi ile evlendiken sonra Süha’yı köşke çağırtır ve orada kalması için izin ister, tek amacı iki erkeği birden idare etmektir. Süha, Calibe’nin kardeşi Nabi ile birlikte köşke gelir, onların yanına taşınır. Artık köşkte Calibe, Sai Efendi, Fazıla, Şefik, Süha, Nabi birlikte yaşamaktadır. Bütün bunlar olduktan sonra olayların Fazıla’nın aleyhine geliştiği bir dönüm noktası başlar. Calibe, kadınlığını kullanarak; bütün ahlak kurallarım, iffetini hiçe sayarak, Süha’yı elde etmek ister ve emeline ulaşır; fakat bütün bu yaptıklarından dolayı Süha Calibe ‘den nefret eder ve Calibe de bunun acısını zavallı Fazıla’dan çıkarmak ister. Bir süre sonra Süha, Calibe ile ortak olup daha doğrusu olmak zorunda kalıp, Fazıla ve Mukaddem’in arasını bozmak için hain planlar yapar ve bunda başarılı olur. Bu arada Calibe’nin erkek kardeşi Nabi, Fazıla’nın canciğer arkadaşı Fevziye’yi eline geçirir duygularına hükmeder. Süha da Fazıla’yı etkilemeye çalışır. Calibe ile evlenerek bütün bu olanlara sebebiyet veren Sai Efendi ise olup bitenlerden habersiz görünür.

Üç, dört ve beşinci bölümlerde bütün bu yapılan hain planlara, Calibe’nin fettanlıklarına ve ona arkadaşlık eden cariye Refter’in işgüzarlıklarına şaşırırız. Onlar Mukaddem’e iftiralar atıp Fazıla ile nişanlarını bozarlar. Buna en çok üzülenler çaresiz kalan Mukaddem ve oğlunun acı haline dayanamayan Münevver Hanım’dır. Bir süre sonra evde ipler kopar. Sai Efendi’yi de dolduruşa getiren Calibe, baba ve çocuklarının arasını açmayı da başarır. Oğlunu yatılı olarak askeri liseye gönderen baba, kızını da zengin bir adam olan Remzi Bey ile evlendirir. Fazıla, Remzi Bey’le evlenmeyi okulu bittikten sonra kardeşi Şefik’e seve seve bakacağını söylemesi üzerine kabul eder.

Bu evlilik Mukaddem için bir felaket, Fazıla için de bir zulüm olur. Mukaddem ayrılığın şiddetinden divane olur, hastalanır. Fazıla ise eşini sevmeye çalışır, ona ilgi gösterir ama aynı ilgiyi ve sevgiyi Remzi Bey’den göremez. Aklı fikri para, makam ve şöhrette olan bu adam, Fazıla’ya hiç değer vermez.

9.bölümde Fazıla evlendikten sonra geride kalan baba evinin hali anlatılır. Süha’nın Calibe’den intikam almak, ona azab etmek için köşkte kalmaya devam ettiğini ve Reftarı da buna alet ettiğini görürüz. Calibe’ye hayat zindan olmuştur, yaptıklarının cezasını bir bir çekmektedir.

10- 11. bölümler Fazıla ve Remzi Bey’in evlerinde geçer. 12. bölümde romandaki düğüm doruk noktasına ulaşır. Fazıla intihar etmek ister, bu hayattan
ancak böyle kutulabileceğini düşünür.13. bölümde, Fazıla kardeşi Şefik’e bir mektup yazar, ahlak dersi niteliğini taşıyan mektubun son cümleleri şöyledir:“Kardeşimlİnsanlardan daima muhteriz bulun.Calibe’yi gözünün önüne getirip kadınlardan kork!.. Remzi’yi hatırından çıkaramayıp erkeklerden kork. Teehhül etmek istediğin vakit, Münevver Hanım’a müracaat et. O âli-cenap kadın yine diriğ-i himmet eylemez sanırım. Pederime benim için sitem etme, her halde pederimiz olduğunu hatırından çıkarma. O zavallı adam mâzûrdur. Biz kendimizden ziyâde ona acımalıyız. Remzi’den intikam almaya çalışma! Bana zulmedenleri ben Cenâb-ı Allah’a havâle eyledim. ”

Herkes Fazıla’yı intihar etmiş olarak bilir. Bundan sonra, Mukeddem verem olur, doktorlar Fazıla’yı hatırlatacak her şeyden uzaklaşması için kendisine Avrupa’da seyahat tavsiye ederler. Yazı gezerek geçiren Mukaddem, kışın da İtalya, Korfu ya da Beyrut’ta kalmayı planlar. Bütün bunlar olurken Süha, Sai Efendi’nin köşkünden ayrılmıştır. Câlibe ve Reftar da birbirlerinin sırlarını saklamak sebebiyle arkadaşlıklarını devam ettirmektedir. Romancı bu konu hakkında şu yorumu yapar:

“ Bu cihetle Câlibe idaresinden memnun ve mağrur oluyor ve kendisinde bu fettanlık varken esrarın herkesten mestûr kalacağına emin bulunuyordu. Fakat mağrur olduğu iktidarının erişemeyeceği bir kudret ve kuvvet-i Rabbâniye bulunduğunu ve Cenâb-ı Hak’dan hiçbir şeyin gizlenemeyeceğini düşünemiyordu.”

Romanın üçüncü ara bölümünde mekân bakımından büyük bir değişiklik meydana gelir ve İstanbul’dan Beyrut’a geçilir. Bölüm, Beyrut şehrinin tasviri ile başlamaktadır. Mekânla birlikte şahıs kadrosuna yeni bir aile daha eklenir. Zamanda bir atlama olmuş ve beş sene sonrası anlatılmaya başlanmıştır.

Bu bölümde zengin bir köşk yaşantısına, bir erkek, iki kız çocuğa sahip anne ve babadan oluşmuş dadılar ve cariyelerle genişlemiş bir aile hayatına şahit oluruz. Bu ailenin Enise ve Şebib adlı fertleri, önceden tahmin edilemeyecek bir bağlantı ile Mukaddem ve Fazıla ile yakınlık kuracaklardır. Okuyucunun ve romanın diğer kahramanlarının öldü zannettiği Fazıla, bu bölümde farklı bir isimle tekrar ortaya çıkacak ve okuyucuyu şaşırtacaktır. Mukaddem de büyük bir rastlantı sonucu Fâzıla’nın hayatını devam ettirdiği Beyrut şehrine doktorların tavsiyesiyle gelecek ve burada düşüncelerinden uzaklaştırmak istediği ve unutmaya çalıştığı Fâzıla’ya kavuşacaktır.

Fatma Aliye, her ana bölümde yaptığı gibi bu bölümde de kendi içinde serim, düğüm, çözüm bölümleri oluşturmuş, Fazıla’yı, Enise ve ailesinin köşküne Peyman adlı bir cariye olarak yerleştimiştir. Bu bölümde okuyucu, Peyman’ın bir cariye olmadığı ve İstanbul’da zengin bir aileye mensup biri olduğu ortaya çıkana kadar Fâzıla yerine Peyman’ın öyküsünü takip edecektir

Fâzıla- bu bölümdeki adıyla Peyman- intihar etmekten vazgeçmiş ve Beyrut’un bu zengin ailesinin kızı Enise’nin dadısı olmuştur. Bir gün Enise ile gezerlerken Enise, aynı mekândan arabasıyla geçen Mukaddem’i görür ve ona hayran kalır ve onu unutamaz. Bütün bunlar olurken köşkün her kızı beğenmeyen Şebip adlı oğlu yavaş yavaş Peyman adlı cariyeye ilgi duymaya başlar. Bu noktada Fâzıla (Peyman) ve Mukaddem’in gönül işleri daha da karmaşık bir hâl alır. Fazıla, İstanbul’dan evli olarak kaçmıştır ve ona göre evli iken Mukaddem’e kavuşması mümkün değildir. Enise’nin Mukadem’i ne kadar çok sevdiğini de görünce, onunla konuşmaya gider ve bütün olanları ona anlatır. Büyük bir fedakarlık örneği göstererek Mukaddem’in Enise ile evlenmesinin doğru olacağını düşünür. Fakat Mukaddem’in gözü uzun bir ayrılık sonucu bulduğu Fazıla’dan başkasını görmez. Başka çaresi olmadığını düşünen Mukaddem, Fazıla’ya biraz olsun yakın bulunabilmek için kendisini çok seven Enise ile evlenir.

16-17-18. bölümlerde Enise ve Mukaddem evlidir ve bir kız çocukları olmuş adını Bedia koymuşlardır. Fazıla da Şebip’in ona gösterdiği ilgiden hoşlanarak yaşamaya çalışmaktadır. Beyrut’ta bu karmaşa içinde kıskançlık, mutluluk ve aşk sürüp giderken İstanbul’da Fâzıla’nın eşi Remzi Bey’in öldüğü haberi ulaşır.

Fazıla, dördüncü ana bölümde; babasını görmek için İstanbul’a Mukaddem’le birlikte gider. Şebip onların birlikte kaçtıklarını zannederek onları takip eder ve Peyman’ın aslında bir cariye olmadığını öğrenir. Bütün gerçekler ortaya çıkınca, Fazıla ve Şebib evlenir. Roman bu şekilde son bulur.

Romanda bütün kötü karakterler olumsuz bir sona ulaştırılırken; roman boyunca acı çeken iyilere mutlulukları geri verilir. Fatma Aliye roman boyunca başkahramanı Fazıla’yı bir koruyucu melek gibi korumuş, her zaman onun yanında olmuş, onun hata yapmasına izin vermemiştir. Her yönden güzel özelliklere sahip olan Fazıla, ilim ve ahlak sahibi bir kahramandır.

Geniş bir şahıs kadrosu ve entrikalarla dolu kurgusu olan Muhâdarat romanında, aynı zamanda, entelektüel bir kandın bakışı ile anlatılan zengin bir muhteva, geniş bir tablo halinde yer almaktadır: o dönem köşk hayatı, erkek kadın münasebetleri, eşler arasındaki ilişki, cariyelik ve dadılık, yabancı dil öğrenimi, Fransızca’nın dile ve hayata etkisi, müziğe ve estetiğe olan ilgi ve yatkınlık, kıyafet tarzları; aile hayatı: aile içi ilişkiler, kardeş sevgisi, öksüz olmak, üvey anne meselesi, ahlak: sadakat, doğruluk buna karşılık yalan ve ihanet, kıskançlık ve vefa, paraya tapma, edep, hayâ. Geleneksel hayat ve halkın yaşantısı, kadınların toplum içindeki farklı yerleri.

Kadın duygularının ön planda olduğu romanda, kadın meselesi aşk, evlilik müessesi, cariyelik meselesi ve cariyelerin, dadıların aile içindeki yeri ve aileye etkisi etrafında kadın meselesinin dine bağlı bir anlayışla çizilebileceği ifade edilmek istenmiştir.

Köşk hayatını bütün ayrıntıları ile anlatan Fatma Aliye, kendisinin de bu şekilde bir hayattan gelmesi sebebiyle daha içten ve inandırıcı bir şekilde romanını kurgularken, düşünce ve duygularını da aktarmıştır. Roman, Fatma Aliye’nin kendi hayatından esintiler taşımaktadır diyebiliriz. Fazıla ve Fatma Aliye Hanım’ın birçok benzer özellikleri vardır. Babası Sai Efendi Fazıla’nın eğitimi için her şeyi yaptığını düşünür:

“Fâzıla’nın piyanosu sinine göre olmadığını âlem tasdîk ediyor. Resimde dahî o mertebede terakki eyledi. Fransızca mükemmel, tekellümden başka pek de güzel yazıyor. Türkçe’yi bunlardan evvel ilerletti. Halâ da devam ediyor. Gelin oluncaya kadar da devam ettireceğim.”

Fatma Aliye Hanım’ın romanın birçok yerinde şahsi düşüncelerini okuyucu ile paylaştığını söylemiştik. Muhâdarat’ta bir kadın romancı olarak o dönem romanı hakkında olumlu ve olumsuz düşüncelerini dile getirdiği yerler bulunmaktadır:

Fatma Aliye,“En çok satılan kitap romanlar oluyor. Gençlerin fennî ve hikemî yazılanlardan öğrendikleri ma’lûmat o kadar güzel zihinlerde kalıyor ki hocaları bunları kendi usullerinde binlerce kez ezberletseler bu kadar zihinlerine sokamıyorlar.” diyecek romana olumlu bir bakış açısıyla yaklaşırken bazı kesimlerce romanın kötülenmesine de tamamen karşı çıkmaz romanın bazı bakımlardan gençleri olumsuz etkileyebileceğini belirtir:

“Evet! Roman bir takım zavallı gençleri iğfal ve imhâ ediyor, hayâlâta düşürüyor.” Yazar Descartes’in “Roman bir zehirdir, fakat öyle bir zehirdir ki bazı zehirin panzehiri olduğu halde roman ile zehirlenenlere panzehir olmaz.” sözünü aktardıktan sonra romana eğlence gibi bakılmayıp onun bir ders olmak üzere tedrîs edilmesi gerektiğini söyler ve okunan roman hakkında fikir yürütülmesi ve mütalâalar yapılması gerektiğini vurgular. Kötülükleri anlatan romanlar için ise fenalıkların kağıt üzerinde görülmesinin tercih edilebilir bir şey olduğunu düşünmektedir:

“Yılanın ne olduğunu bilmeyen ve insanı sokup tesmîm eylediğini öğrenmeyen bir çocuk, onu gördüğünde nakışlı boyalı kırbaç zannıyla eline alıp onunla oynamak isteyebilir.”

Fatma Aliye’nin romanında iyilik ve kötülük bir arada bulunmaktadır, ama o bir romancı olarak her zaman iyi olanın yanındadır; romanında tarafsız kalmaz, aşırı derecede övdüğü, anlamak ve anlatmak için bir ressam şair ya da filozof lazım dediği Fâzıla ve çevresindeki olumlu ve olumsuz karakterler üzerinde yaşanabilecek bir hayatı, bir ibret hikayesi halinde okuyucularına sunmuş, böylece kendi roman anlayışına uygun bir eser vücuda getirmiştir.




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir