21 Ocak Cumartesi 2017
Ana Sayfa / Edebiyat / Batı Edebiyatı ve Akımlar / Fransız Edebiyatı Genel Özellikleri, Yazarları ve Eserleri
Batı Edebiyatı

Fransız Edebiyatı Genel Özellikleri, Yazarları ve Eserleri

FRANSIZ EDEBİYATI

Sanat akımlarının büyük bir çoğunluğu Fransa’da or­taya çıkmıştır. Bu yüzden Avrupa edebiyatının temel taşını Fransız edebiyatı oluşturur. Fransız şair ve yazar­ların ortaya koyduğu eserler, öteki Avrupa ülkelerinin sanatçılarını ve edebiyatlarını da etkilemiştir.

Fransız edebiyatı, yalnız Avrupa ülkelerinin edebiyatını değil, dünyanın farklı yerlerindeki birçok toplumun edebiyatını da etkilemiştir. Fransız edebiyatının en önemli sanatçılarını sırasıyla ele alalım. 

MONTAİGNE (1533-1592)

Dünyaca ünlü Fransız deneme yaza­rıdır. Toulouse Üniversitesi’nde hukuk okumuştur. Bordeaux parlemontasında danışman iken 1570’te görevinden ayrılarak şatosuna çekilmiştir. 1572’de “Denemeler” adlı eserine başlamış ve bu eserini yazmayı ömrü boyunca sürdürmüştür. 1581-1585 arasında Bordeaux Belediye Başkanlığı görevini yürütmüştür.

Zengin bir aile içinde yetişmiş, iyi bir eğitim görerek Eski Yunan ve Latin kültüründen yararlanmıştır. Dü­şünce ve görüşlerini özgürce ortaya koyar, şüpheci bir yapısı vardır. Skolastik anlayışa değer vermemiş, çe­şitli konular üzerinde çok ilginç öneriler ileri sürmüştür. Rönesans (Aydınlanma Çağı) döneminin önemli sa- natçılarındandır. Olayları çözümlemekten çok, onların nedenlerini bulmaya çalışmıştır. Yaşadığı süre boyun­ca sürekli araştırmış, şüpheci tavrını sürdürmüş, tüm bunları aydınlanmak için yapmıştır.

Montaigne, dünyanın en ünlü deneme ustasıdır. Hatta denemenin kurucusu kabul edilir. Denemelerinin uzunlukları birbirinden çok farklıdır. Ustaca yazdığı de­nemelerinde içten bir söyleyiş kullanmış, sözü uzat- mamıştır. Düşüncelerini en kestirme yoldan ifade et­miştir. Onun bu tutumu Fransız edebiyatında büyük et­kiler yapmıştır.

Montaigne’in en önemli eseri “Denemeler” adlı kitabıdır. “Denemeler” çeşitli zamanlarda Türkçeye de çevril­miştir.

**********

CORNEİLLE (1606-1684)

Klasisizm akımının savunucusu olan Corneille, Fransız tragedyasının öncü yazarlarındandır. Komedi de yazsa tragedyada daha başarılı olmuştur.

Aynı zamanda iyi bir hukukçudur. Hi­tabetinin kuvvetli olmasında onun hu­kukçu yönü etkili olmuştur.

Fransız tiyatrosunun klasik döneminde katı kuralları yok sayarak yazdığı “Le Cid” adlı oyunu büyük tartış­malara yol açmıştır. Oynanan bir oyunundan sonra bü­yük tepkiler almıştır. Bunun üzerine yedi yıl yazı haya­tına ara vermiştir. Tekrar yazı hayatına dönmüş ve oyun yazmaya devam etmiştir.

Corneille, kahramanlarını, olayları olağanüstü vasıfla­rıyla ele alır ve gerçeğe yaklaştırarak işler. Oyunlarında ideal karakterler yaratmıştır. Psikolojik çözümleme ile dramatik gerilimlerden yararlanır. Sanatçının en büyük mahareti, gerçeği ona heyecan katarak anlatmasıdır.

Eserleri:

Le Cid, Horace, Cinna (Trajedi); Melite, Yalancı (Komedi)

**********

LA FONTAİNE (1621 -1690)

Dünyaca ünlü fabl yazarıdır. La Fon­taine, masalları dilden dile dolaşan Eski Yunan sanatçısı Aisopos’tan (Ezop) etkilenmiştir. Aisopos’un bi­çimlerini deneyerek fabller yazmıştır.

insanların, kurnazlık, cimrilik gibi ku­surlarını, gülünç bir biçimde anlatmak için kahraman­larını hayvanlar arasından seçmiştir. Kimi tabilerinde daha ileri giderek toplumdaki aksaklıkları mizahi yön­leriyle dile getirmiştir. La Fontaine’in tabileri hemen he­men bütün dünya dillerine çevrilmiştir. Onun masalla­rını Türk edebiyatına kazandıranlar arasında Orhan Veli Kanık’ın ayrı bir yeri vardır.

Eserleri:

Ağustosböceği ile Karınca, Karga ile Tilki, Kurt ile Ku­zu, Aslan ile Fare

**********

MOLİERE (1622-1673)

Fransız edebiyatının en büyük komedi yazarı olan Moliere, Klasisizmin tem- silcilerindendir. Oyunları birçok dile çevrilmiş ve dünyanın çeşitli ülkelerin­de defalarca oynanmıştır.

Babası kralın mobilya döşemecisi olan Moliere, tiyatroya ilgi duyduğu için küçük yaşta sahne hayatına atılmıştır. Seyyar tiyat­rolarla ülkeyi dolaşmıştır. Paris’e döndüğünde artık onun için en verimli dönem başlamıştır. Kendi kurdu­ğu tiyatronun hem müdürü hem oyuncusu hem de oyun yazarı olmuştur.

Moliere, kendi kumpanyasına katılan bir aktörün kızıy­la evlenir. Bu evlilikten umduğu mutluluğu bulamaz. Hatta bu evlilik ona mutluluk yerine üzüntü getirir. Halk, onun evliliği hakkında dedikodular çıkarır. Çevre­sindekiler tarafından sürekli eleştirilir. Moliere ise bu eleştirilere, dedikodulara eser yazarak cevap vermeye çalışır. Ancak sonunda yorgun düşer. Kendi oyununu oynadığı sırada sahnede fenalık geçirir. Halk, onun gerçekten rol yaptığını düşünür, ne var ki aslında Mo- liere’in ölümüne tanık oluyorlardır.

Klasik dönem komedi yazarı Moliere’in en önemli ba­şarısı, yaşadığı dönemde komediyi, günlük hayatın içi­ne çekmesi ve yaşanan sorunlara duyarlı bir hale getir­mesi olmuştur. Karakterlerini de hep günlük yaşamda kolaylıkla rastlanır tiplerden seçmiştir. O, bütün yanlış­ların, kusurların ve sorunların güldürü yoluyla düzelti­lebileceğine inanmıştır.

Moliere, sadece zamanının gülünç taraflarını, küçük­lüklerini anlatmakla kalmamış, daha genel karakterler çizmiş, yaşamla ilgili görüşlerini başyapıtlar halinde ortaya koymuştur. Her dönemde, her toplumda karşı­laşılabilecek insanları derinliğine anlatmıştır. Moliere’in bu tutumu, oyunlarının birçok dile çevrilip o dillerin ko­nuşulduğu ülkelerde sahnelenmesinde etkili olmuştur.

Eserleri:

Cimri, Tartuffe, Hastalık Hastası, Gülünç Kibarlar, Ki­barlık Budalası, Kocalar Okulu, Kadınlar Okulu, Don Juan, Zoraki Tabip, Scapin’in Dolapları 

Cimri

Moliere’in en önemli eserlerinden biridir. Oyunun baş- kahramanı, çok zengin ama cimri bir adam olan Harpagon’dur. Harpagon’un ölen karısından olma deli­kanlı bir oğlu ile gelinlik kızı vardır. Bütün işlerini kendi çıkarılan üzerine kuran Harpagon, kızını sevdiği gence vermeyip zengin bir ihtiyarla; oğlunu da yine zengin bir dulla evlendirme düşüncesindedir. Böylece kendisi de oğlunun sevdiği kızla evlenecektir. Bu yüzden ba­ba ile çocuklar arasında çetin bir mücadele başlar. Oğlunun uşağı, Harpagon’u yola getirmek için, onun paralarını sakladığı çekmeceyi çalar. Çocukların baba­ları Harpagon, buna çok kızar, adeta çileden çıkar. So­nunda para çekmecesini vermeleri halinde çocukları­nın isteklerini yerine getireceğini söyler. Bunun üzeri­ne para çekmecesini geri alır ve çocuklarının kendi is­tediği kişilerle evlenmelerine razı olur. 

Tartuffe

Bu da Moliere’in en önemli eserlerindendir. Oyun, sa­ray tiyatrosunda ilk oynandığında kilise çevresini kuş­kulandırmış, Moliere’in dine saldırdığı suçlaması yapıl­mış ve oyunun halka açık tiyatrolarda oynanması ya­saklanmıştır. Ne var ki bir süre sonra oyun halka açık tiyatrolarda da oynanmıştır. Dindar bir adam olan Or- gon, kilisede tanıdığı Tartuffe’ü evine almış, evinin yö­netimini de ona bırakmıştır. Orgon, çok dindar görü­nen Tartuffe’ün tüm söylediklerine inanır, ona körü kö­rüne bağlanır. Hatta başka birini sevmekte olan kzı Mariane’ı Tartuffe’e vermeye kalkışır. Tartuffe, Or- gon’un karısına aşkını ilan eder. Orgon’un oğlu bunu öğrenince babasına haber verir; ancak Orgon oğluna inanmaz, evini ve bütün servetini Tartuffe’e bağışlar. Çocukları, Tartuffe’ün nasıl iki yüzlü bir hain olduğunu anlasın diye babalan Orgon’u masanın altına saklarlar. Orgon, karısına karşı Tartuffe’ün meylini kulaklarıyla işitip gözleriyle gördükten sonra Tartuffe’ü kovar. Fa­kat Tartuffe, evin asıl sahibinin kendisi olduğunu söy­leyerek Orgon’a ailesiyle birlikte evden çıkmasını söy­ler. Sonunda bir sabıkalı olduğu anlaşılan Tartuffe tu­tuklanır, Orgon’un kızı da sevdiği gençle evlenir.

 **********

RACİNE (1639-1699)

Fransız edebiyatının en önemli klasik trajedi yazarlarından biridir. Klasisiz­min önemli temsilcilerindendir. Moli­ere ve Corneille ile birlikte 17. yüzyıl Fransa’sının en önemli üç oyun yaza­rından biri kabul edilir. Moliere ve Cor- neille’e göre daha az eser vermiştir.

Racine, Fransız klasik trajedisinin dramatik biçimini mükemmel hale getirmiş, üç birlik kuralına uygun, son derece başarılı psikolojik çözümlemeler ortaya koy­muştur.

Eserlerinde ihtiraslarına esir olan insanın zaaflarını or­taya koymuştur. Bu yüzden oyunlarında kahraman ye­rine, genel insan tipleri vardır. Ayrıca eserlerinde son derece doğal bir dil kullanır.

Eserleri:

Andromaque, Athaile, Britannicus, Esther, iphigenie

**********

LA BRUYERE (1645 -1969)

Fransız klasik edebiyatının en önemli yazarlarından biridir. Gözlemlerinin gerçeğe uygunluğu ve üslubunun eş­siz inceliğiyle büyük başarıya ulaşmış Fransız düşünce ve edebiyat adamı­dır. Düşüncelerinde Descartes ile Pas- cal’ın etkileri görülür. Tek eseri olan “Karakterler” ona ölümsüz bir ün kazandırmıştır.

Zamanının hemen hemen bütün tiplerini birkaç satır, birkaç sayfa içerisinde portreler halinde anlatmıştır. Bu yazılarında “insanların kusurlarını yüzlerine vurmak” böylece “onları olduklarından daha iyi bir hale getir­mek” amacındadır. Karakterler’de bir ahlakçı gözüyle ileri sürdüğü felsefi görüşlerini dile getirmiştir. La Bruyere’in kitabında yer alan özdeyişler, Pascal ve Montaigene’ninkileri andırır. Devlet ve toplum hakkımdaki görüşleri pek belirgin olmamakla beraber, La Bruyere, bu kitapta, köylülerin sefaletini, sömürülüşlerini gözler önüne sermiştir.

**********

MONTESOQİEU (1689-1755)

Ünlü Fransız filozoflarındandır. Bordeaux Üniversitesi’nde hukuk eğitimi alır. Paris’te bir süre avukatlık yaptık­tan sonra Bordeaux’ya döner. Borde- aux parlemento başkanlığının yanın­da Akademi üyeliğini yürütür. Ortaya koyduğu birçok bilimsel çalışmayı bu akademiye sunar.

1721’de yayınladığı İran Mektupları adlı eseri, kilisenin tepkisini çeker. 1726’da Paris’e yerleşir, Fransız Akademisi’ne üye seçilir. Avrupa’yı dolaşır, bir süre Lon­dra’da kalır. Burada Masonluğu benimser. 1748’de “Kanunların Ruhu Üzerine” adlı ünlü eserini yayınlar. Eser papalık tarafından yasaklanır.

Montesquieu, hem toplumu hem bireyi karmaşık ilişki­ler içinde bir bütün olarak ele alır. Demokrasi, din, ya­saklar, yönetim, devlet biçimleri, ülkelerin coğrafyaları­nın toplumsal yapıya etkisi gibi konulardaki çalışmala­rıyla siyaset bilimcilerin öncüsü olur. Eseri Türkçeye de çevrilir.

********** 

VOLTAİRE (1694-1778)

Parisli bir noterin oğlu olan Voltaire, 18. yüzyılın önemli fikir adamı ve trajedi yazarıdır. Fransız edebiyatının roman­tik sanatçılarındandır, Paris Üniversi­tesi’nde hukuk okur. Ancak, o hukuku değil edebiyatı tercih eder ve kısa za­manda Paris’in tanınmış simalarından biri haline gelir. Bu yıllarda Voltaire, hiciv dolu yazıları, siyasi ve toplumsal meselelere değinen şiirleriyle ilgi toplar. Ancak Voltaire, bu şiirlerden birinde Kral XV. Lo- uis’i eleştirince kendisini hapishanede bulur. Özgürlü­ğünü ise başka bir şiirine borçludur Voltaire. Hapiste yazdığı “Le Henriade” adlı uzun şiiri sarayın beğenisi­ni kazanınca serbest bırakılır.

Şiirleri ve hicivleriyle ünlenen Voltaire, 1717’de devlet adamlarıyla alay eden bir hicviye yazdığı için tekrar hapis cezasına çarptırılır. Hapisteyken ilk piyesini yazar. Bu piyesin sahnelenmesinden sonra tanınmaya başlanır.

1726’da İngiltere’ye giden sanatçı, bu ülkedeki özgür ortamı çok sever. “İngiltere Mektupları” adlı eserinde bu komşu ülkedeki iyi yönetimi ve özgürlüğü anlatır. 1750’de Prusya kralının yanına gider. Bir trajedisinin gala gecesinde aşırı heyecana ve yorgunluğa kalbi dayanamayıp ölür.

Voltaire, edebiyat, felsefe ve tarih alanlarında eserler verir. Serbest düşüncelidir, özgürlüğü sever. Düşünce­lerini eserlerinde çok açık ve anlaşılır bir biçimde anlatır. Fransız ihtilali’nin düşünsel yapısını oluşturan en önem­li sanatçılardandır.

Eserleri:

Candide, Felsefe Sözlüğü, Hikâyeler

Candide

Romanda oldukça karmaşık olaylar anlatılır. Romanda anlatılanlar Voltaire’in yaşadığı dönemde geçer. Öğret­meni Dr. Pangloss’un felsefi iyimserlik görüşlerinin et­kisinde kalan Candide, Tronckh Baronu’nun yeğenidir.

Baronun kızı Cunegonde’a aşık olduğu anlaşılınca şa­todan kovulur. Dış dünyaya kapalı bir ortamda, iyi bir şekilde yetişen bu saf genç, gerçek hayatın acımasız­lığıyla tanışacaktır artık. Önce Bulgar ordusuna alınır ve savaşa gider; vahşeti ve ölümü görünce daya­namaz kaçar. Sığındığı Hollanda’da öğretmeni Pang- loss’la karşılaşır. Dilencilik yapan Pangloss’tan sevgilisi Cunegonde’un öldüğünü öğrenir. Birlikte Lizbon’a gi­derler. 1755 depremi ile Lizbon yıkılınca, engizisyon bunun sorumlusunun şehre gelen dinsizler olduğuna karar verir. Pangloss asılır, Candide ölesiye kırbaçlanır. Candide’i ölümden kurtaran, öldüğünü sandığı sevgilisi Cunegonde’dur. Ancak sevgilisi hem bir bankerin hem de Engizisyon Mahkemesi baş hakiminin metresidir. Candide iki adamı da öldürür, sevgilisiyle Arjantin’e kaçarlar. Orada da vali göz koyar Cunegonde’a. Can­dide yine kaçar. Bir sürü akıl almaz macera ve rastlan­tıdan sonra Hıristiyan dünyasını terk edip -uşağı Ca- combo ile birlikte- İstanbul’a gelir. Ne gariptir ki öldü­ğünü gördüğü hocası Pangloss ve Arjantin’de bıraktığı sevgilisi Cunegonde de İstanbul’dadır. Hepsi yaşlan­mış, Cunegonde huysuz ve çekilmez bir kadın haline gelmiştir; ama Candide aldırmaz buna, evlenirler. İstan­bul yakınlarında aldıkları bir çiftlikte huzur içinde yaşarlar. Candide için felsefe ve hayatın anlamı üzerindeki so­yut tartışmalar anlamını yitirmiştir. Roman Candide’in “biz kendi bahçemizi işleyelim” sözleri ile son bulur.

**********

JEAN JACOUES ROUSSEAU (1712-1778)

Rousseau, Fransa’nın yetiştirdiği en büyük filozoflardandır. Ünlü filozof, ah­laki değerlere önem verir. Doğayı ve doğal yaşamı önemser. Büyük bir ye- nilenişi, doğaya dönük bir yönelişi di­le getirir. Gönül ve duygu yolunu akıl yolundan üstün tutan yazar duygulan­dırmayı kanıtlamaya tercih eder. Siyaset, toplum, din ve eğitim konularındaki görüş ve önerileriyle olduğu gibi kişisel nitelikli sanatıyla da kuşaklar boyunca sü­ren yankılar uyandırır.

Daha çok, insan ve toplum ilişkileri üzerine çalışmış, devletin eşitlik, özgürlük ve adaletin simgesi olması gerektiğine inanmıştır. Bu inançla eserlerinde cumhu­riyet, özgürlük, eşitlik, adalet kavramlarını ele almıştır. Onun içindir ki J. J. Rousseau’nun eserleri Fransız ihtilali’nin çıkmasında büyük rol oynamıştır. Ünlü filozof, ihtilalden bir yıl önce yaşamını yitirmiştir.

Eserleri:

Toplum Sözleşmesi, Emile, Nutuklar, itiraflar, Uygarlı­ğın Kötülükleri

Rousseau, “Toplum Sözleşmesi” adlı yapıtında top­lumsal konulardaki görüşlerini ortaya koyar. “Emile” adlı yapıtında çocuk eğitimiyle ilgili bilgiler verirken kendi hatıralarından da yararlanır.

**********

DİDEROT (1713-1784)

Aydınlanma çağının en önemli düşü­nür ve yazarıdır. Felsefe, matematik, astronomi gibi ilim dallarıyla uğraş­mıştır. Tiyatro, resim ve edebiyat ala­nında eleştiriler yazmıştır. Diderot,

Fransız ihtilali’ne yol açan çalışmalar­dan “Ansiklopedi’’ye çeşitli konularda birçok madde yazmıştır. Ansiklopedicilerin en ünlüle­rinden kabul edilir.

Diderot, maddeci bir düşünür olarak idealizme karşı çıkmıştır. Edebiyat alanında da birçok katkısı bulunan Diderot’nun başlıca özelliği, romanları şekil ve içeriği­nin yanı sıra, felsefi olarak da incelemesiydi. Roman­tizm akımını benimseyen ve ayrıca hümanist olan Di­derot; zengin kiliseler kontrolünde bir endüstri olarak gördüğü Hıristiyanlık dinini reddetmiş ve birçok aşırı dincinin saldırılarına uğramıştır. Birçok eseri dilimize de çevrilmiştir.

Eserleri:

Ansiklopedi, Felsefi Düşünceler, Rameau’nun Yeğeni, Rahibe

**********

CHATEAUBRİAND (1768 -1848)

Fransız edebiyatında romantik akımın öncülerinden kabul edilen bir yazardır. Düzenli bir eğitim almayan Chateaubriand, 1786’da Paris’e, son­rasında ise Amerika’ya gider. Orada fazla kalamaz ve bir yıl sonra ülkesine döner. Ülkesinde de çok fazla kalamaz ve Londra’ya yerleşir. Bir dönem Dışişleri bakanlığı da yapmıştır. İs­panya, Tunus, Kudüs, Türkiye gibi yerleri gezmiştir.

Chateaubriand’nın duygu yüklü bir dili vardır. Yapıtla­rında tabiat sevgisi, geçmiş zaman özlemi, dinsel inançlara bağlılık gibi konuları dile getirir.

Eserleri:

Atala ve Rene, Paris’ten Filistine Yolculuk, Mezar Öte­sinden Hatıralar

**********

STENDHAL (1783-1842)

Fransız edebiyatının önemli realist yazarlarındandır. Önceleri tiyatro ve felsefeyle ilgilense de daha sonra ro­mana yönelir.

Gençliğinde orduya katılır, ancak as­kerliğin kendine göre olmadığını dü­şünerek ordudan ayrılır. Âşık olduğu bir kadının peşin­den gittiği İtalya’da uzun yıllar kalır ve buradayken ya­zı çalışmalarına başlar, ilk romanını burada yayınlar.

Eserlerinden elde ettiği gelir kendisine yetmediği için konsolosluktaki resmi görevini sürdürür, izin aldığı dö­nemlerde kitap yazar. Öyle ki yazabilmek için sık sık izin almaya başlar. Son aldığı izinden sonra Paris’e dö­ner, ama ne yazık ki hayatı sokakta son bulur.

Çağdaşları tarafından önemi anlaşılmayan Stendhal, romanlarında psikolojiyi ön plana çıkararak psikolojik çözümlemeler yapmıştır. Keskin gözlemleri, kişilik çö­zümlemeleri, sezgileri, süslemesiz sayılan üslubunun temel özelliği olan hareketle birleşince, Stendhal, en az kendi kişiliği kadar renkli yapıtlar sunmuştur.

Eserleri:

Kırmızı ve Siyah (Kızıl ile Kara), Parma Manastırı, Roma’da Gezintiler

Kırmızı ve Siyah

Stendhal’ın en önemli romanlarındandır. Eser, birçok dile çevrilerek dünya klasikleri arasında yerini almıştır. Roman, adını ordunun “kırmızı” giysileri ile ruhban sı­nıfının “siyah” cüppelerinden alır. Hikaye Kral X. Char- les’in tahtta oturduğu 1820’lerde geçer. Stendhal, Ver- rieres köyünden Julien Sorel isimli akıllı ve yükselme tutkuları ile dolu bir gencin hayatı üzerinden dönemin Fransa’sının bütün kesimlerine yönelik ağır bir eleştiri yöneltir, Julien Sorel, belediye başkanının evine çocukların eği­timini üstlenmek için girdiğinde, kendisinden on yaş büyük ve aşkı hiç tatmamış bir kadın olan başkanın eşi Madam Renal’in ilgisini çeker. Başlangıçta Sorel için kendini kanıtlamak, zengin kesimden öç almak anla­mına gelir bu ilişki. Aslında sever kadını, ancak basit bir uşak olmadığını göstermek, başarısını sergilemek daha önemlidir, yaşadıklarını bu nedenle çevresinden gizlemeye çalışmaz. Elbette bu küçük köy yerinde ça­buk yayılır dedikodu ve Julien Sorel evden ayrılmak zorunda kalır.

Julien Sorel, daha sonra Paris’e gider ve orada zengin ve soylu bir adamın sekreteri olarak çalışmaya başlar. Her zamanki gibi gururu, yükselme tutkusu ve zeka­sıyla, kısa bir süre sonra Paris’e uyum sağlar. Bu sıra­da patronunun güzel kızı aşkı fazlasıyla idealize eden Mathilde’in de kalbini çeler. Yine aynı yerden bakmak­tadır bu ilişkiye Sorel; sosyal, sınıfsal bir zafer kazan­mıştır sanki. Mathilde hamile kalınca gençler babayı güçlükle ikna edip- evlenme hazırlıklarına başlarlar. Ancak Julien’ı çekemeyenler, madam Renal’in ağzın­dan onun ne kadar çıkarcı, paragöz birisi olduğuna dair bir mektup gönderirler Mathilde’in babasına. Çok öfkelenen Markiz nişanı bozar. Julien, böyle bir aşağı­lanmaya neden olduğu için Madam Renal’i vurur. Ka­dın ölmemiştir, ama Juiien’a kin güdenlerin yönlendir­mesi ile mahkemeden idam kararı çıkar. Julien Sorei’in giyotinde kesilen başını huşu içerisinde gömecektir Mathilde…

Parma Manastırı

Romanda, Rönesans sırasında bir İtalyan prensliğinde yaşanan entrikalar anlatılır. Romanın kahramanı Fabri- ce Del Dongo, özgürlüğüne düşkün, romantik, sıra dı­şı, aşka bağımlı bir soyludur. Ne var ki onun bu özel­likleri toplum kurallarına ters düşer. Romanın sürükle­yici bir anlatımı vardır. Balzac, kendi dergisinde “Par­ma Manastırını üst üste üç kere okuduğunu ve bunun bir başyapıt olduğunu yazınca roman daha da ünlenir. Parma Manastırı, Stendhal’ın en önemli romaniarın- dandır.

**********

LAMARTİNE (1790-1869)

Klasik dönemden romantik döneme geçişin ilk önemli şairlerindendir. La- martine, Fransız şiirine 18. yüzyılın klasik kalıplarından farklı, yeni ve can­lı bir yapı kazandırmıştır. Şiirin yanısıra romantik kısa hikâyeler, tarihi ve si­yasi yazılar da yazmıştır.

Lamartine, geçimini büyük ölçüde kaleme aldığı eser­leriyle sağlamaya çalışmıştır. Özellikle seri bir şekilde şiir yazmasıyla tanınmıştır.

Şair olmanın yanı sıra milletvekillik, Dışişleri bakanlığı gibi görevleri yürütmüştür. Yani aynı zamanda bir siyaset adamıdır. Siyasi görevlerinden dolayı birçok yeri gez­miştir. İstanbul da bu yerlerden biridir. Ziyareti sırasında Osmanlı Sultanı Abdülmecid tarafından da kabul edil­miştir. Lamartin’in Osmanlı hakkında araştırmaları da bulunmaktadır. Birçok eseri Türkçeye kazandırılmıştır.

Eserleri:

Graziella, Raphael, Şairce Düşünceler, Sokrat’ın Ölü­mü, Bir Meleğin Düşüşü

**********

HONORE DE BALZAC (1799-1850)

Fransa’da edebiyat alanında Roman­tizmin hakim olduğu bir dönemde Re- azlimin öncüsü olarak ortaya çıkmış bir sanatçıdır.

Hukuk öğrenimi gören Balzac, ilk ön­ce tiyatroyla ilgili çalışmalar yaptı, ilk eseri bir tiyatro oyunudur. O dönemde edebiyatta ba­şarılı olmak için tiyatro eserleri yazmak, hikâye ile uğ­raşmak gerektiği düşüncesi hakimdir. Onun yazdığı ti­yatro eseri de böyle bir ortamda ortaya çıkar. Fakat eser tam bir başarısızlık örneği olur. Tiyatroda başarılı olamayacağını anlayınca romana yönelir. Takma ad­larla kısa romanlar yazar.

Gerçekçi romanın öncüsü sayılan Balzac, romanların­da betimlemelere önem vermiştir. Ayrıca sağlam bir gözlem yeteneğine sahiptir.

Eserleri:

Goriot Baba, Eugenie Grandet, Vadideki Zambak, iki Yeni Gelinin Hatıraları, Köylüler

Goriot Baba

Balzac’ın en önemli romanlarındandır. Paris’in her tür­lü kötülüklerin işlendiği bir mahallesinde bulunan Pan­siyon Vauquer’de Goriot adında biri kalmaktadır. Otel­de kalanların anlattıklarına göre, önceleri oldukça zen­gin ve saygı duyulan biri olan şimdi, pansiyonun en ucuz dairesinde kalmaktadır. Üstü başı perişan bir va­ziyettedir. Onun başına gelenler zamanla açığa çıkar.

Goriot, iki güzel kızı olan bir babadır. Goriot, kızlarını soylu ailelerin oğullarıyla evlendirmiştir. Kızlarından biri kontes, diğeri baronestir. Ancak kızları oldukça kibirli ve savurgandır. Kocaları, kayınpederleri Goriot’nun zenginliğinden memnun olsalar da onu yanlarında görmek istemezler. Goriot, kızlarını şımartarak yetiştir­diği için onların kaprislerini çekmek zorunda kalır. Kız­larının bitmek tükenmek bilmeyen isteklerini yerine ge­tirmek için uğraşır.

Bir süre sonra Goriot’un parası biter. Bunu üzerine onun kızlarını ziyaret etmesine izin verilmez. Kızlarını ancak sokakta ara sıra görebilmektedir. Bu sırada kız­ları taşkın bir şekilde yaşamayı sürdürmektedir.

Goriot, kızlarının kaprisleri yüzünden son günleri sıkın­tı içinde geçirmiştir. Büyük kızı Anastasie’nin borçlarını ödemek zorundadır. Ayrıca kızlarının kıyafeti için para gerekmektedir. Küçük kızı Dalphine babasının ölmesine yakın bir zamanda baloya gitme telaşındadır. işte bu sıkıntılar içinde Goriot, kaldığı pansiyonda ölür. Öldü­ğünde ise yanında iyi kalplı bir tıp öğrencisiyle onun arkadaşı vardır. Ne yazık ki o öldüğünde kızları yanın­da değildir,

Eugenie Grandet

Yazarın en güzel romanlarından biridir. Balzac, bu ro­manında uzun ve sıkıcı betimlemelerden özellikle ka­çınmış, sadece gerekli ayrıntılara yer vermiştir, insan­ları bir biyoloji bilgini gibi ele alıp incelemesi ve bunlar­dan sonuçlar çıkarması bu romanının en önemli özel- liklerindendir.

Romanın kahramanı Grandet, herkesin tanıdığı çok zengin biridir. Zengin olmasına zengindir ama, bir o kadar da cimridir. Grandet, servetini harcamaya kıya­maz ve hayatı kızına ve karısına zindan eder. Karısı, adeta bir köledir. Yaşadığı sıkıntılardan dolayı bir süre sonra Grandet’nin karısı ölür. Grandet, karısı ölünce kı­zı Eugenie’yi kandırdı ve ona annesinden kalan malla­rı kendi üzerine geçirdi.

Daha sonra Grandet ağır bir şekilde hastalanır ve ölür. Ölürken kızına parasını iyi koruması için yalvarıp yakarır. Grandet’nin bütün serveti kızı Eugenie’ye ka- lır.Çok büyük bir serverte sahiptir; ama hayatında hiç­bir değişiklik yoktur. Eugenie, yine o eski ve harap ev­de oturmaya devam eder. Evlenir, ama kocası ölünce yine yapayalnız kalır. Ölürken yanında sadece hizmet­çisi Nanon vardır.

**********

VİCTOR HUGO (1802-1885)

Romantizmin en önemli temsilcilerin- dendir. Hatta romantik akımın kurucu­su sayılır. Cromvvel adlı oyunun önsö­zünde Romantizmin ilkelerini ortaya koyar. 1830’da Klasisizmin sonunu ge­tiren, coşturucu nitelikteki tiyatro eseri Hernani’yi sahneye koyar. Bu eseriyle Romantizm akı­mının başlamasına büyük katkı sağlar.

Victor Hugo, çok genç yaşta şiir yazmaya başlar. On beş yaşındayken Fransız Akademisi’nin şiir yarışma­sında derece alan Hugo, yalnız şiir yazmakla kalmayıp roman ve oyun türünde de eserler verir. Eserlerinde insanların ruh hallerini ön plana çıkarır; garip, olağa­nüstü, duygulandırıcı şeylere karşı büyük bir ilgi gös­terir. Yapıtları, özellikle şiirleri biçim, üslup ve tasvir ba­kımından çok başarılıdır. Çağının bütün şairlerini etki­lemiştir. 

Eserleri:

Roman:

Sefiller, Nötre Dame’ın Kamburu, İzlanda Hanı

Tiyatro:

Hernani, Cromvvell

Şiir:

Sonbahar Yaprakları, Temaşa

Sefiller

Victor Hugo’nun en önemli romanıdır. Roman, kürek mahkumu Jan Valjean ve polis müfettişi Javert arasın­da sürüp giden bir kovalamacanın hikayesi üzerine kuruludur. Yoksul bir köylü olan Jan Valjean’ın, ailesini doyurmak amacıyla çaldığı yalnızca bir somun ekmek­ten dolayı kürek cezasına çarptırılması ve sonrasında yaşadıkları anlatılır romanda.

**********

ALEKANDRE DUMAS-PERE (1802 -1895)

Üç yüze yakın macera romanına imza atan Fransız yazardır. Kendisi ile aynı adı taşıyan oğlu da tanınmış bir yazar olduğundan, isminin başına “pere”

(baba) sözcüğü getirilerek anılır.

Edebiyat alanında önce oyunlar yazarak ünlenmiş, ama kalıcılığını tarihsel macera romanlarıyla sağlamış­tır. Romanlarındaki kahramanlarında iyi – kötü ayrımı belirgindir. Victor Flugo ile birlikte romantik dramın ku­rucusu sayılır. Tiyatro ve gazetelerde bir dönem yöne­ticilik de yapar. Birçok eseri Türkçeye çevrilmiştir.

Eserleri:

Romanları

Üç Silahşörler, Monte Cristo Kontu, Demir Maskeli Adam

Üç Silahşörler

Alexandere Dumas’nın en ünlü romanıdır. Roman si­nemaya da uyarlanmıştır. Krala -daha çok kraliçeye- bağlı şövalyeler Athos, Pathos, Aramis ve -sonradan şövalyeliğe terfi edecek olan- kurnaz köylü çocuğu Dartanyan’ın, saray entrikalarına bileklerinin gücü ile cevap vermelerinin ve majestelerinin hizmetini yerine getirmelerinin hikâyesi dile getirilir romanda.

 **********

ÂLFRED DE MUSSET (1810-1857)

Fransız edebiyatının romantik yazar ve şairlerindendir. Musset, kısa ve uzun hikâyeler, komedyalar, atasözlerine uygulanmış oyunlar, manzum hikâyeler, taşlamalı diyaloglar, şiirler, soneler yazmıştır.

Eserleri:

Bir Zamane Çocuğunun itirafları,

 **********

GAUTİER (1811 -1872)

Fransız edebiyatının şair ve eleştir- menlerindendir. Gençliğinde Paris’te gazetecilik yaptığı sırada sanat çevre­lerine girmiştir. Ressamlık eğitimi gör­mekle birlikte, sonraları kendisini ede­biyata vermiştir. “Sanat için sanat” ku­ramını savunanların başında gelir. Bi­çimsel güzelliği her şeyin üstünde tutar. Akdeniz çev­relerini dolaşır. Paris’te yaşamını yitirir.

Eserleri:

Şiir:

Poesies, Fortunio

Roman:

Momie’nin Romanı

 **********

GUSTAVE FLAUBERT (1821 -1880)

Yalnız Fransa’nın değil bütün dünya­nın en tanınmış romancılarındandır.

Paris’te kaydolduğu hukuk fakültesi­ni, sinir bozuklukları yaşaması yüzün­den bitiremez. Paris’ten ayrılarak Cro- isset’e yerleşir. Elemen hemen bütün hayatını bu şehirde geçirir. İçlerinde Türkiye’nin de bulunduğu çeşitli ülkeleri gezer.

Yaşamdaki çarpıklıklardan, aksaklıklardan sanata sığın­mıştır. Eserlerinde hayalindeki ideal insanlığı anlatmıştır.

Eserleri:

Madam Bovary, Salammbo, Duygusal Eğitim

Madam Bovary

Yazarın ilk romanı olma özelliği taşıyan bir eserdir. Bu roman, yayınlandığı dönemde büyük tartışmalar çıkar­mıştır. Roman, ahlak ve dine aykırı bulunduğu için Gustave Flaubert, yargıç önüne çıkarılmıştır. Romanın kahramanı Emma Bovary, güzel bir köylü kızıdır. Bir doktorla evlenerek orta halli bir yaşam sürer. Sevmek ve sevilmek ihtiyacıyla doyumsuz tutkular arasında çır­pınır, asla ulaşamayacağı bir mutluluğu arar. Emma bu yüzden korkunç serüvenlere atılır, çok acı düşkırıkları- na uğrar. Sever, sevilmez; en değerli, en kutsal şeyle­rini feda eder, karşılığında ihanet görür. Ruhundaki sönmeyen tutku onu çok daha korkunç bir akıbete sü­rükler. Kısacası Madam Bovary, romantik düşler peşin­de koşan bir kadının romanıdır.

**********

BAUDELAİRE (1821 -1867)

Fransız şiirinin yenileşmesinde önemli rol oynayan bir şairdir. Baudelaire,

Sembolizmin öncü şairlerindendir.

Sembolist ve gerçeküstücü şairleri de­rinden etkilemiştir.

Küçük yaşta babasını kaybettiği için mutsuz bir çocukluk geçirmiştir. Hukuk fakültesine kaydolmuş, fakat öğrenimini yarıda bırakmıştır. Ailesi onu Hindistan’a göndermişse de, sanatçı orada fazla kalamamış ve geri dönmüştür. Bu yolculuk onun haya­ta bakışını değiştirmiştir.

Ünlü Amerikan şair Edgar Alen Poe’den etkilenmiştir. Poe’nun şiirlerini Fransızcaya başarılı bir şekilde çevir­miştir. Yazdığı bütün şiirlerini topladığı “Kötülük Çiçek­leri” adlı kitabı büyük bir yankı uyandırmıştır.

**********

GONCOURT KARDEŞLER

Goncourt Kardeşler, ik kardeş olan Edmond de Goncourt (1822-1896) ve Jules de Goncourt (1830-1870) adlı Fransız romancıdır.

Asil bir aileden gelen Goncourt Kardeşler, iyi bir eğitim alırlar. Evlerinde zengin bir kütüphaneleri vardır. Bütün işleri bu kütüphaneye kapanıp okumaktır. Okumaya büyük bir tutkuyla bağlanmalarında bu kütüphaneleri­nin çok büyük etkisi vardır. Goncourt Kardeşler, o ka­dar çok okurlar ki, en sonunda yazmaya karar verirler. Ancak ayrı ayrı değil birlikte yazmaya başlarlar. Bu iki kardeş aslında iki farklı kişilik olmasına rağmen son derece uyumludur, sanki tek bir kişilik gibidir. Bu birlik ve bereberlik, yalnızca duyguda değil düşüncede de görülür. Yazdıkları eserler sanki bir kalem tarafından yazılmış görüntüsü verir.

Goncourt Kardeşler, Natüralizmin, Emile Zola’dan sonraki en önemli temsilcileridir. Eserlerini bilime, göz­leme dayanan bir yöntemle, büyük bir titizlikle yazmış­lardır. Artistik üslubun yaratıcıları arasında sayılır. Gon­court Kardeşler, aynı zamanda Goncourt Akademisi’ni kurmuştur.

Eserleri:

Roman:

Germinle Lacarteux.

**********

EMİLE ZOLA (1840-1902)

Natüralizm akımının kurucusudur.

Gerçekçiliğin sıradanlaştığı ve etkisini yitirdiği bir dönemde, kendi yöntemle­riyle diğerleri arasındaki ayrımı belirt­mek için Natüralizm vurgusunu kulla­narak romanı bilimselleştirmeyi amaç­lamıştır.

Paris’te doğan Emil Zola, yedi yaşındayken babasının ölmesi üzerine hem maddi hem manevi yönden büyük sıkıntılar yaşamıştır. Bir yayınevinde çalıştığı sırada şi­ir, öykü ve roman yazmıştır. Yaşadığı dönemin sosyo­loji ve psikoloji alanlarında geliştirilen bilimsel ilkeleri eserlerinde kullanmıştır. Romanın yanı sıra deneme ve inceleme türlerinde de yapıtlar ortaya koymuştur.

Emil Zola, Rougon-Macquart adıyla bir roman dizisi yazmıştır. Birbirini izleyen yirmi romanla bir ailenin do­ğal ve toplumsal tarihini ortaya koyarak aslında bir toplumun yaşamını yansıtmayı düşünmüştür.

Eserleri:

Nana, Germinal, Meyhane, Dreyfus Olayı

Nana

“Nana” romana da adını veren kahramanın adıdır. İlk önceleri bir tiyatro oyuncusu olan Nana, daha sonra hayat kadını olarak yaşamını sürdürür. Zola, bu roma­nında, bir kadının, bir rejimin (il. İmparatorluk Fran­sa’sı) ve bir toplumun ahlaki çürüyüşünü cinsellik ve şiddet yönünden ayrıntılarıyla ele alır, ilk basıldığı gün on binler satan ve Fransa’yı ayağa kaldıran “Nana” eleştirmenler arasında büyük tartışmalara yol açar. Ki­mi eleştirmenler bu romanı beğendiklerini belirtirken kimileri de yerden yere vurur. 

Germinal

Emile Zola “Germinal”de maden işçilerinin zorlu yaşa­mını anlatır. Germinai “tohum atma” anlamına gelir. Zola’ya göre 19.yüzyılın ilkel mücadeleleri ile, ileride hasadı yapılacak yeni bir sınıfın tohumlan atılıyordu. Toprağın üzerinde maden işçilerinin hınç dolu kazma darbeleri işitiliyordu, tohumlar yüzeye çıktıkça daha coşkulu vuruyorlardı kazma ile toprağa boy vermek için, kara kin dolu yeni bir sınıf doğuyordu. 19. yüzyıl­da maden işçilerinin özgürlüklerini ve ücretlerini arttır­mak için sermaye ile çatışmasını, bu çatışmanın orta­sındaki bir aileyi ve bu ailenin kızıyla evde kalan konuk arasında filizlenen aşkı anlatır.

Meyhane

“Meyhane” adlı eserinde de Paris’teki bir kenar mahal­lede yaşayan işçi ailesinin çöküşünü yansıtır.

**********

ALPHONSE DAUDET (1840-1897)

Eserlerini Natüralizmin etkisiyle yazan Fransız yazardır. Düzenli bir eğitim görmemiştir. Alois Koleji’nde bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra Paris’e gitmiştir. Kuruluşunda Goncourt Aka- demisi’ne üye olmuştur.

Eserlerinde betimlemelere önem vermiş, ayrıntılı be­timlemeler yapmıştır, iyimser ve canlı bir anlatım kul­lanmıştır.

Eserleri:

Değirmenden Mektuplar, Paris’te Otuz

**********

MALLARME (1842-1898)

Sembolizmin temsilcilerinden olan Fransız şairdir. Bir süre Londra’da ka­lan Mallarme, Paris’e döndükten son­ra burada uzun süre İngilizce dersleri verir. Bu dönemde daha çok, şiir ya­zar. Baudlaire ile Edgar Alen Poe’den etkilenir. Veriaine’nin, bir eserinde on­dan söz etmesiyle Mallarme’nin ünü birden artar.

Mallarme, evinde genç şairlerle toplanarak etkili konuşmalar yapar. Sembolizmin etkisiyle nesneleri adlarıyla çağırmak yerine onları zihinde çağrıştırmayı daha uygun bulan Mallarme, dünya edebiyatını da eserleriyle etkiler.

 **********

HEREDİA (1842-1905)

Ünlü Fransız şairi Heredia, Parnasiz­min en önemli temsilcilerindendir.

Eğitim gördüğü Paris’e yerleşmiştir.

Babası İspanyol, annesi Fransızdır.

Güçlü betimlemelerle yazdığı sonele­ri, insanlık tarihinin farklı yönlerini yan­sıtır. Şiirlerinin dili neredeyse kusur­suz bir güzelliğe sahiptir.

Heredia, sonenin üstadı sayılır. En önemli eseri “Gani­metler” adlı şiir kitabıdır.

**********

VERLAİNE (1844-1896)

Sadece Fransa’da değil, dünyada en çok okunan şairlerdendir. Paris’ta par- nasçı şiir akımının temsilcileriyle tanı­şır. 1866 yılında “Çağdaş Parnas” adıyla yayımlanan derlemeye o da se­kiz şiiriyle katkıda bulunur. 18. yüzyıl ressamlarının yapıtlarını, şiirlerinde yansıtmaya çalışır. Şiirleriyle olduğu kadar şiir ve şair­ler üstüne yazdığı yazılarıyla da sanat dünyasında önemli bir yer edinir Verlaine. Verlaine, ilk dönemlerinde romantizme tepki olarak başlayan ve biçimsel yetkinlik temelinde öznellikten uzak, arı bir şiire yönelen parnasçı şiir akımından etki­lenir, ancak daha sonraki yıllarda parnasçılıktan uzak­laşarak sembolist şiirler yazar. Tüm dünyada kendin­den sonra gelen şairler üzerinde iz bırakan Verlaine için önemli olan; kesinlikten uzak, yer yer belirsiz ve kapalı, kolay yakalanamayan, esnek ve uçucu bir şiir dilinin yaratılmasıdır. Şiirleri Türkçeye de çevrilmiştir.

Eserleri:

Çapkın Törenler, Tatlı Şarkı, Mutluluk Türküleri

**********

GUY DE MAUPASSANT (1850-1893)

Fransız roman ve hikâye yazarıdır.

Kısa süren hayatında Fransız edebi­yatının, hikâye dalında en güzel ör­neklerini vermiştir.

Modern bir eğitim almasına karşın, çevresiyle iyi bir iletişim kurmakta zor­lanır. Asosyal bir kişiliği olan Maupassant, günden güne psikolojik sorunlar yaşamaya başlar. Sonunda genç yaşta ölür.

Flaubert’ten yakın ilgi görür. Bunda Flaubert’in hem yeğeni hem yakın dostu olmasının etkisi vardır. Zola, Daudet gibi yazarlarla tanışır. Natüralist yazarlar gru­buna katılır.

Maupassant, genç yaşta ölmesine karşın üç yüz kadar hikâye, üç de roman yazmıştır. Kendi sinir krizlerini bi­le hikâyeleştirme başarısını gösteren bir yazardır.

Alışılmış, sıradan konuları, alışılmamış sıradışı bir bi­çimde anlatması üslubunun en belirgin özelliğidir. Üs­lubu sade, süssüz ve açıktır. Maupassant, olay ağırlıklı hikâyeler yazmıştır. Hatta olaya dayalı hikâye türünün niteliklerini belirlemiş, bu türün kurucusu sayılmıştır. Eserlerinde kendi hayatının sıkıntılı yönlerini, insanla­rın bencilliklerini, eksik ve kusurlarını karamsar bir ba­kış açısıyla anlatır. Usta hikâyeci, iki yüzün üzerinde hikâye yazmıştır.

Türk edebiyatında Ömer Seyfettin’in öykülerinde, Mau- passant’ın etkilerini görmek mümkündür.

Eserleri:

Bir Hayat, Güzel Dost, Ölüm Kadar Acı, Kartopu, Ay Işığı

**********

ARTHURE RİMBAUD (1854-1891)

Fransız edebiyatının tanınmış sem­bolist şairlerinden biridir. Edebiyat çevrelerine Paris’te katılır. Verlaine ile birlikte İngiltere ve Belçika’ya gider.

Brüksel’de tutuştukları bir kavga sıra­sında Verlaine tarafından silahla hafif bir şekilde yaralanır. Bir süre sonra şiir yazmayı bırakır.

Başıboş bir hayat sürmeye başlar. Almanya, Hollanda, Kıbrıs ve Afrika’yı dolaşır. Çeşitli işler yapan Rimbaud, Etiyopya’ya yerleşir. Bir yolculuk sırasında yakalandığı hastalık yüzünden bir bacağı kesilir. Otuz yedi yaşında Marsilya’da bir hastanede yaşamını yitirir.

Rimbaud’un şiirlerinde sözcükler, yepyeni biçimlerle birleşir, adeta bir fosfor ışığı içinde yıkanır. Kendisin­den sonra gelen şairleri büyük ölçüde etkilemiştir. Onun kendine özgü bir şiir dili vardır. Hayal dünyasın­da hiç alışmadığımız görüntüler yer alır: “Semanın yol­larında arabalar, bir gölün dibinde bir salon, gizemli alemler., bunlardan bazılarıdır. Birçok şiiriyle sürre­alistler için zengin bir kaynak olmuştur.

Eserleri:

Cehennemde Bir Mevsim, ilhamlar, Işıklar

**********

J.P. SARTRE (1905-1980)

Modern Fransız edebiyatının en ünlü yazarlarındandır. Sanatçı, denemeci, eleştirmeci, çağının ana sorunlarını çözümlemeye çalışan bir düşünürdür. Egzistansiyalizmin en önemli temsilci­sidir. Her şeyin odağına insanı yerleş­tirerek ataizmi körüklemiştir.

Paris’te doğan Sartre, Yüksek Öğretmen Okulu’na girer. Felsefe bölümünü bitirir. Uzun yıllar öğretmenlik yapar. Sonra kendini iyice felsefe ve sanata verir. “Les « Temps Modernes” dergisini çıkarır.

Başlıca Eserleri:

Roman:

Bulantı, Akıl Çağı, İçimizde Ölüm, Mühlet, Son Şans

Hikâye:

Duvar

Oyun:

Sinekler, Kirli Eller, Mezarsız Ölüler

Düzyazı:

Diyalektik Aklın Eleştirisi, Sözcükler

**********

ANDRE GİDE (1869-1951)

Fransız edebiyatının ünlü denemeci ve romancılarındandır. Paris’te dünya­ya gelen Gide, birçok ülkeyi gezer. Bu gezilerde yaşadıkları, edindiği izle­nimler yapıtlarının hemen hepsine yansır. Yazın yaşamına on sekiz yaşın­da başlar. Döneminin en büyük düz­yazı ustası olan Andre Gide, Nobel edebiyat ödülünü de kazanır. Özgün fikirler ortaya koyabilen, derin bilgi­li, her türlü sanat biçimini kavrayabilen bir sanatçıdır. Eserlerinde bireyi ön plana çıkarır.

1891’de Mallarme’nin evinde toplanan sembolistlere katılır ve onlardan etkilenir. Sembolizmin etkisiyle şiir­ler yazar.

1927’den itibaren sosyal konulara ilgi duyar, sömürge­ciliği eleştirir. Dini, evliliği, gelenekleri ve ahlakı önem­semez. Eserleri Katolik Kilisesi tarafından yasak kitap­lar listesine alınır. Düşündüğünü hiç çekinmeden söy­leyip yazan bir kişiliği olduğu için her türlü saldırıya uğramış, sık sık eleştirilmiştir.

Eserleri:

Ayrı Yol, Dar Kapı, isabelle, Vatikan’ın Zindanları, Pas­toral Senfoni, Kadınlar Mektebi

**********

MARCEL PROUST (1871 -1922)

iyi bir eğitim görmüş Fransız yazarı­dır Marcel Proust. Maupassant’la ta­nışmış, arkadaşlarıyla birlikte kurduğu dergide eleştiriler kaleme almıştır,

1905’te annesini kaybettikten sonra çevresiyle ilişkileri zayıflamış ve ken­dini yazmaya vermiştir. Adeta inzivaya çekilerek dizi romanı üzerinde çalışmıştır. Proust’un hazırladığı bu roman dizisinde otobiyografik bir hava bulunmaktadır. Proust, yaşadıklarını anımsama yöntemiyle kaleme al­mıştır. 3000 sayfayı bulan bu roman, 20. yüzyıl edebi­yatının en önemli eserlerindendir.

Yakalandığı astım hastalığından ömür boyu etkilen­miştir. 1922’de geçirdiği bronşit krizi sonucu hayatını kaybetmiştir.

Eserleri:

Kayıp Zamanın İzinde

4 Kayıp Zamanın İzinde

Bu eser, yedi bölümden ve on beş ciltten oluşan bir ro­man dizisidir. Roman, “Svvann’ların Tarafı, Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde, Guermantes Tarafı, Sodom ve Gomorra, Mahpus, Albertine Kayıp, Yeniden Kaza­nılan Zaman” bölümlerinden oluşur.

**********

LOUİS ÂRÂGON (1872-1982)

Fransız edebiyatının şair ve yazarla­rındandır. Tıp fakültesinde okuyan sa­natçı, Birinci Dünya Savaşı’nın son yıl­larında silah altına alınmıştır. Breton ve Soupault ile birlikte “Litterature” adında bir dergi çıkarmıştır.

Aragon, Fransız edebiyatında, önce dadacı, sonra ger- çeküstücü, sonra da gerçekçi bir sanatçı olarak çok güçlü bir sestir. Türk okuru öncelikle şair olarak, özel­likle de Orhan Veli’nin ustalıkla Türkçeye çevirdiği El- sa’nın Gözleri adlı şiiriyle tanımıştır Fransız sanatçıyı.

Eserleri:

Roman:

Çağımızın Sanatı, Gerçek Dünya, Anicet ya da Pano­rama, Çalar da Basel’in Çanları

Şiir:

Elsa’ya Şiirler.

 **********

ALBERT CAMUS (1913-1960)

Ünlü Fransız yazar ve filozof Camus,Egzistansiyalizm akımının öncülerin- dendir. Cezayir’de doğan yazar, yok­sul bir ailenin çocuğudur. Bir işçi olan babası I. Dünya Savaşı sırasında ölünce, İspanyol asıllı olan annesi ço­cuklarına bakmak için ev işlerinde çalışmak durumun­da kalmıştır. Camus, çocukluğunu küçük bir evde, er­kek kardeşi, anneannesi ve felçli dayısı ile geçirmiştir. Yazar, öğrenimini öğretmeninin yardımıyla aldığı burs­lar sayesinde tamamlamıştır.

Cezayir Üniversitesi’nin felsefe bölümünü bitiren Al- bert Camus, öğrencilik yıllarında tiyatroyla yakından il­gilenmiştir. Onun tiyatroya olan ilgisi yaşamının sonuna kadar sürmüştür. Bir dönem gazeteciliğe başlamış, Fransa’da Nazilere karşı direniş örgütlerine katılmıştır. Bu sırada Combat adlı gizli bir yayını yönetmiştir. İntihar ettiği iddia edilen Camus’nün, Fransa’da bir trafik kazasında yaşamını yitirdiği de söylenmektedir.

Albert Camus, ‘‘Saçmanın Felsefesi” diye bir dünya görüşünü savunur. Bu dünya görüşü ve J. R Sartre’ın “Varoluşçuluğu” ile birlikte yepyeni bir düşünce ve du­yuş biçimi getirmek amacındadır. Camus’ye göre, “Dünya boş ve manasızdır. Her şey, insan, hayat, top­lum saçmadır. Evrensel bir saçmalıktır her şey. Bunu düşünmek çok yorucu, hayattan bezdiricidir. Yaşamın tekdüzeliği altında, makineleşmiş bir dünyada maki­neleşmiş insan, ölümü bile rahatlıkla kabul eder. Hayat yaşamaya değmez.”

Camus, düşüncelerini roman ve oyunlarında gayet mükemmel bir biçimde dile getirmektedir. Eserlerinde birey, hayatın anlamı, ölüm gibi konular üzerinde dur­muştur. Dostoyevski ve Kafka’dan etkilenen Camus, belki de çok az yazar ve düşünürde görünen sıklıkta ölüm,  Hikâye:

Sürgün ve Krallık

Deneme:

Tersi ve Yüzü, Düğün Gecesi, Sisyphe Efsanesi, Baş- kaldıran insan, Bir Alman Dosta Mektuplar

Tiyatro:

Yanlışlık, Caligula

Yabancı

Bu romanında Albert Camus, topluma aşina durmayan bir adamı anlatır. Camus, herkesin geçici bir misafirlikte bulunduğu yaşamda ailenin, hukukun, dinin, ölümün böylesine kabulünü anlamamaktadır. Ona göre, insan ‘kolektif yaşamın yürüyen şeridi üzerinde bir paket gi­bi durmayıp, kendi yaşamına kendi biçim vermelidir,’

Geçici bir süre için bulunduğumuz bu dünyadaki ya­pay kurallara fazlaca uyum, bu sefer sizi çok tehlikeli bir biçimde doğaya yabancı kılacaktır. Aslında, yeryü­zünde ‘yabancı1 olduğunu unutan insan bir süre sonra emeğiyle ürettiği ürünlerin, ilişkilerin ve kuruluşların in­san üstü güçler haline gelmesine sebep olacaktır. Son­ra o güçlerin egemenliği altına girerek oluşturulan key­fi kurallara boyun eğecektir. Kısaca, yaşamda ‘yaban­cı’ olduğunu unuttukça, özüne ‘yabancılaşacaktır.”


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir