29 Mart Çarşamba 2017
Ana Sayfa / Masal / Grimm Kardeşler Danstan Parçalanan Ayakkabılar Masalı
masal

Grimm Kardeşler Danstan Parçalanan Ayakkabılar Masalı


Grimm Kardeşler Danstan Parçalanan Ayakkabılar Masalı

Evvel zaman içinde bir kral vardı, bu kralın da her biri birbirinden güzel on iki kızı vardı. Hepsi bir odada, yan yana dizilmiş yataklarda uyurlardı. Her akşam onlar yatar yatmaz kral odalarının kapısını kilitleyip sürgülerdi. Fakat her sabah gene kapıyı açtığında, kızlarının ayakkabılarının dans etmekten paramparça olduğunu görürdü. Böyle bir şeyin nasıl olabileceğini kimse anlayamıyordu. Bunun üzerine kral tellal çıkararak kızlarının geceleri nerede dans ettiklerini ortaya çıkaran kişiyi onlardan biriyle evlendireceğini ve kendisi öldüğü zaman da tahtının ona kalacağını duyurdu. Ne var ki, bu işe gönüllü çıkan kişi, üç gün üç gece içinde başarılı olamazsa kellesini yitirecekti.

Çok geçmeden bir prens çıkıp gelerek işe gönüllü olduğunu söyledi. Sarayda onu çok iyi karşıladılar, geceleyin de ona prenseslerin yatak odasının yanındaki odayı verdiler. Prens buradan, onların dans etmeye nereye gittiklerine bakacaktı. Ne var ki prens odasına girince gözlerini bir sis bürümüş gibi uyuyup kaldı. Sabahleyin uyanınca, prenseslerin geceleyin gene her zamanki gibi dans etmiş olduklarını gördü, çünkü ayakkabılarının tabanları delik deşikti. İkinci ve üçüncü geceler de aynı şey oldu ve ertesi gün zavallı prens canından oldu. Ondan sonra daha birçokları gelerek bu işi çözmeye çalıştılar ama onlar da canından oldu.

Günlerden bir gün, rastlantı bu ya, kralın sarayına giden yoldan, yaralandığı için savaşamayan eski bir asker geçiyordu. Karşısına çıkan ihtiyar bir kadın ona nereye gittiğini sordu. Asker, “Kendim de pek bilmiyorum,” diye yanıtladı. “Ama hani o dans etmekten ayakkabılarını eskiten prenseslerin şatosuna gidip o esrarı çözerek kral olmayı aklımdan geçiriyordum.”

İhtiyar kadın, “Bunun güç bir yanı yok. Geceleyin sana sunulan şarabı içme, uyuyormuş gibi yap,” diyerek askere bir pelerin verdi; bunu omzuna alınca görünmez olacağını, bu sayede prensesleri izleyebileceğini söyledi. Asker bu güzel öğütleri duyunca cesaret bularak gitti, kralın karşısına çıktı. Şatoda onu da öncekiler gibi güler yüzle karşıladılar, giysin diye şahane giysiler verdiler. Akşamleyin asker yatak odasına çıktı. Yatmak üzereyken en büyük prenses gelerek ona bir bardak şarap sundu. Ne var ki, o, çenesinin altında bir torba gizlemişti. Şarabı içer gibi yaparak bu torbaya boşalttı. Sonra yattı ve az sonra derin uykudaymış gibi horuldanmaya başladı.

Bunu gören on iki kız kardeş, “Keşke hiç zahmet etmeseydi!” diyerek aralarında gülüştüler. Hemen kalkıp dolaplarını, çekmecelerini açarak güzel güzel giysiler çıkarmaya başladılar. Giyinirken aynalarda kendilerine bakarak dans ediyorlardı. Yalnız en küçük kız, “Nasıl böyle eğlenebiliyorsunuz, bilmiyorum,” diye söylendi. “Benim içimde, başımıza bir felaket gelecekmiş gibi kötü bir his var.”

En büyük abla, “Ne sersemsin sen!” dedi. “Hep bir şeylerden korkarsın zaten. Şimdiye kadar kaç kral oğlunun kellesinin uçtuğunu unuttun mu? Ayol, ben şarap vermemiş olsam bile o dangalak gözlerini açık tutamaz, uyur kalırdı.” Kızlar şimdi hazırlanmışlardı. İlkin, işlerin yolunda gittiğinden emin olmak için askerin odasına baktılar. O da gözlerini kapalı tuttu ve hiç kıpırdamadı. Ondan sonra büyük kız gidip kendi karyolasına vurdu. Karyola yere doğru indi, on iki prenses de onun açtığı yoldan indiler. En büyük kız en önde gidiyordu.

Her şeyi gözlemiş olan asker, görünmez pelerinine bürünerek en küçük prensesle birlikte yeraltına indi. Basamakların orta yerine geldikleri sırada asker onun pelerininin eteğine bastı. En küçük prenses korku içinde, “Kim çekti pelerinimi?” diye bağırdı. En büyük ablası, “Sersemlik etme,” dedi. “Bir çiviye falan takmışsındır; başka bir şey değil.” Böylece aşağıya indiler. Burada iki yanı ağaçlı, şahane bir yol vardı. Ağaçların bütün yaprakları gümüştendi. Asker kanıt olarak götürmek üzere bir dal kırınca müthiş bir çatırtı oldu.

En küçük kız, “Bir terslik var! Çatırtıyı duymadınız mı?” diye bağırdı. En büyükleri, “Bize hoş geldin demek için top atıyorlar,” dedi. Buradan başka bir yola geçtiler ki, bu yolun iki yanındaki ağaçların yaprakları altındandı. Daha sonra çıktıkları yolun ağaçlarıysa elmas parıltıları içindeydi. Asker iki yoldan da birer dal kopardı. Her seferinde küçük kız korkudan çığlık atıyor, ablalarıysa bu seslerin onları karşılayan top sesleri olduğunu söylüyordu. Böylece gide gide bir göl kıyısına vardılar. Gölün üzerinde on iki sandal, her sandalın içinde yakışıklı bir prens vardı. Her prens yanına bir prenses aldı, bizim asker de en küçük kızın sandalına bindi.

Bu sandaldaki prens, “Nedendir bilmem, sandal her zamankinden ağırmış gibi geliyor,” dedi. “Kürek çekerken zorlanıyorum.” Prenses, “Belki de havanın sıcağındandır,” diye yanıtladı. “Ben de sıcaktan bunalıyorum.” Bu gölün karşı kıyısında şıkır şıkır aydınlatılmış görkemli bir şato yükselmekteydi; içeriden keman ve trompetlerle çalınan güzel bir müzik taşıyordu. On iki sandal bu şatoya doğru kürek çekti. Sonra sandaldakiler hep birden şatoya girdiler, her prens kendi eşiyle dans etmeye başladı. Görünmez olan asker de onların arasında dans edip duruyor, davetlilere sunulan bardaklardaki şarabı önce o içiyordu. Öyle ki, bardağını kaldıran kişi boş olduğunu görüyordu.

En küçük prenses hâlâ diken üstünde gibiydi ama ablası ona, “Dilini tut,” diyordu. Kızlar bu şatoda sabahın üçüne değin dans ettiler; bu saatte, ayakkabılarının altı delindiği için dansı bırakmak zorunda kaldılar. Prensler onları gene sandalla gölün karşı kıyısına geçirdiler. Bu kez asker en büyük kızın sandalına bindi. Kıyıda prensesler on iki prensle vedalaşarak ertesi gece gene geleceklerine söz verdiler.

Merdivenden yukarı çıkarlarken asker önden koşarak hemen yatağına girdi. On iki kız kardeş, yorgun argın, uykulu durumda kendi odalarına çıktıklarında, asker öyle bir horulduyordu ki hepsi kulak vererek, “Bundan öte güvenlik can sağlığı!” dediler. Sırtlarındaki süslü giysileri çıkarıp sakladılar, dans ayakkabılarını karyolalarının altına koyup yatıp uyudular. Ertesi sabah asker hiçbir şey söylemedi, çünkü bu olağanüstü durumu biraz daha izlemek istiyordu. Böylece ikinci, üçüncü geceler de aynı şekilde geçti. Prensesler, ayakkabıları delik deşik olana değin dans ediyorlardı. Asker, anlatacaklarının bir başka kanıtı olarak balo salonundan bir de kadeh aldı.

Sorgu sabahı geldiği zaman asker kadehle dalları ceketinin altına gizleyerek kralın karşısına çıktı. On iki prenses kapının arkasında durmuş, konuşulanlara kulak kabartıyorlardı. “Kızlarım geceleyin nerelerde dans ediyorlar?” diye kral sordu. Asker, “On iki prensle birlikte, bir yeraltı şatosunda,” diye karşılık verdi. Her şeyi olduğu gibi anlattı, kanıt olarak da üç dalla kadehi çıkarıp gösterdi. Bunun üzerine kral, kızlarını çağırarak onun doğruyu söyleyip söylemediğini sordu. Kızlar söylenenlerin doğru olduğunu itiraf etmek zorunda kaldılar. Kral da askere kızlardan hangisiyle evlenmek istediğini sordu.

Asker, “Genç değilim artık, iyisi mi en büyüğü olsun,” dedi. Hemen o gün düğün dernek yapıldı. Yaşlı kral öldüğü zaman da taht askere kaldı. On iki prensin üzerindeki büyüyse, on iki prensesle dans ettikleri gecelerin toplamı kadar bir süre boyunca etkisini korudu.



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir