23 Ocak Pazartesi 2017
Ana Sayfa / Masal / Grimm Kardeşler Pembe Karanfil Masalı

Grimm Kardeşler Pembe Karanfil Masalı

Grimm Kardeşler Pembe Karanfil Masalı

Evvel zaman içinde uzun yıllar çocuk sahibi olamamış bir kraliçe vardı. Her sabah bahçeye indiğinde bir oğlan ya da kız çocuğu olsun diye Tanrı’ya dua ederdi. Sonunda bir sabah gökten bir melek inerek, “Artık üzülme!” dedi. “Bir oğlun olacak; oğluna da şöyle bir güç bağışlanacak: Bu dünyada ne dilerse gerçekleşecek.” Kraliçe hemen krala giderek müjdeyi verdi. Zamanı gelip bir oğlan çocuk doğurduğu zaman da kral son derece sevindi.

Kraliçe artık her sabah çocuğunu alıp sarayın parkına gidiyor, çocuğunu orada akan tertemiz bir pınarın suyunda yıkıyordu. Bir gün kucağında oğluyla uyuyakaldı. Çocuğun sihirli dilek gücüne sahip olduğunu bilen yaşlı erkek aşçı hemen gidip çocuğu çaldı. Bir tavuk öldürerek kanını kraliçenin giysilerinin üzerine serpti. Küçük oğlanı gizli bir yere götürerek bir dadıya teslim etti, krala koşarak kraliçenin ihmali yüzünden oğlunu vahşi hayvanlara kaptırdığını söyledi.

Kraliçenin giysilerindeki kan lekelerini görünce kral bu yalana inanarak öyle bir öfkeye kapıldı ki, içine ne güneşin ne de ayın giremediği yüksek bir kule yaptırıp karısını buraya kapadı ve onun yemeden, içmeden yedi yıl burada kapalı kalarak canından olmasını buyurdu. Ne var ki, iki ak kumru bütün bu yedi yıl boyunca günde iki kez kraliçeye yemek ve su taşıdılar.

Aşçıya gelince, o kendi kendine şöyle düşündü: “Bu çocuğun sihirli dilek gücü olduğuna göre, burada kalırsam başıma iş açılabilir.” Böylece sonunda şatodan ayrıldı, artık büyüyüp konuşmaya başlamış olan çocuğun bulunduğu yere gitti. Ona, dayalı döşeli, bahçeli bağlı ulu bir konak dilemesini söyledi. Dilek daha çocuğun ağzından çıktığı anda gerçekleşti.

Aradan bir zaman geçince aşçı, çocuğa, “Böyle yapayalnız olman doğru değil. Sana can yoldaşlığı yapacak güzel bir kız dile,” dedi. Çocuk bu sözü de tuttu ve dileğini dilediği anda karşısında hiçbir ressamın çizemeyeceği güzellikte bir kız çocuğu belirdi. İki çocuk birlikte oynuyorlar, büyüdükçe birbirlerini daha çok seviyorlardı. Aşçı ise beyler paşalar gibi her gün ava çıkıyordu. Ne var ki bir süre sonra aklına şöyle bir kuruntu düştü: Genç prens babasını isteyebilir, o zaman da onun başına bela açardı.

Bunu önlemek için aşçı bir gün genç kızı bir yana çekerek, “Bu gece delikanlı uyurken onun yüreğine bir hançer saplayıp canını al, yoksa kendi canından olursun,” diyerek çıkıp gitti. Ertesi gün gene gelip de, “Dediğimi yaptın mı?” diye sorduğu zaman genç kız, “Ne!” dedi. “Kimseyi incitmemiş olan masum bir gencin canını mı alayım yani?” Aşçı da, “Almazsan kendi hayatınla ödersin,” dedi. Aşçı sabah evden çıkarken döndüğü zaman prensi canlı görmek istemediğini söyledi. Aşçı gittikten sonra kız prense bütün olan bitenleri anlattı. Akşam aşçının geldiğini gördüğü zaman delikanlıyı yatağa yatırıp üzerini örttü.

Kötü yürekli adam içeri girer girmez, “Çocuğu öldürdün mü?” diye sordu. Bu sırada prens üstündeki örtüyü atıp kalkarak, “Seni koca alçak!” diye bağırdı. “Benim canıma niye kastettin? İşte ben de senin cezanı okuyorum. Siyah, kıvırcık tüylü bir finoya dönüşeceksin. Boynuna altın zincir takacağım. Kor yiyecek, ağzından alev saçacaksın.”

Delikanlı bu sözleri söyler söylemez aşçı boynu altın zincirli, kıvırcık tüylü, siyah bir finoya dönüştü. Kor yediği zaman da ağzından alevler fışkırıyordu. Kısa bir zaman sonra genç prens annesini anımsadı. Onun hâlâ hayatta olup olmadığını merak etti. Sonunda da genç kıza, “Baba evime dönmeliyim,” dedi. “Benimle birlikte gelirsen ben sana bakarım.” “Hayır!” dedi kız. “Çok uzak orası. Hem yabancı bir ülkede, beni tanımayan kimseler arasında ben ne yaparım?” Ne var ki, genç prens onu almadan gitmek istemiyordu. Kararını değiştirmediğini görünce

onu pembe bir karanfile çevirerek yanına aldı. Köpeği de peşinde koşturarak doğduğu ülkenin yolunu tuttu. Orada annesinin kaldığı kuleye gitti. Kulenin penceresi çok yüksek olduğundan hemen bir duvar merdiveni diledi, buna tırmanarak yukarı çıktı. Pencereden içeri uzanarak, “Biricik kraliçe annem, hâlâ sağ mısın yoksa öldün mü?” diye seslendi. Kraliçe, “Şimdi yedim, karnım tok,” diye karşılık verdi çünkü kumruların konuştuğunu sanmıştı.

Ama prens, “Ben senin biricik oğlunum,” dedi. “Senin kucağından beni vahşi hayvanlar aldı, demişlerdi ama ben hâlâ yaşıyorum. Yakında seni de kurtaracağım.” Böyle diyerek kuleden inip babasının sarayına gitti. Kendini kralın hizmetine girmek isteyen bir avcı olarak tanıttı. Kral ona, geyik eti getirebilirse işe alınabileceğini söyledi çünkü kendisi mülkünün hiçbir yerinde geyik bulamamıştı.

Bunun üzerine avcı ona saray sofrasına yetip de artacak kadar geyik eti getireceğine söz verdi, yanına başka avcıların da katılmasını istedi. Böylece hep birlikte ormana çıktılar. Prens adamlara bir ucu açık geniş bir halka çevirmelerini söyledi. Kendi de orta yerde durarak başladı dilek dilemeye! Çok geçmeden iki yüzü aşkın geyik halkanın içine doldu, avcılar da onları vurmaya başladılar. Vurduklarını altmış arabaya yığarak şatoya götürdüler. Bu sayede kral uzun yıllardan sonra sofrasında yeniden geyik etine kavuşmuştu. Av etlerini görünce çok sevinen kral ertesi gün tüm saray halkını büyük bir şölene çağırdı. Herkes toplandığında da genç avcıya, “Bu kadar hünerli olduğuna göre benim yanımda oturacaksın!” dedi.

Ama o, “Özür dilerim, majeste, ama ben basit bir avcıyım,” diye karşılık verdi. Kralın dediği dedikti. “Yanı başıma oturacaksın,” diye üsteledi. Prens onun yanına oturunca sevgili annesini düşündü. Kralın maiyetinden birinin, “Acaba kraliçemiz hâlâ yaşıyor mu, yoksa kulede ölüp gitti mi?” diye sormasını diledi. O anda mabeyinci başı konuşmaya başlayarak, “Beni bağışlayın, majeste,” dedi. “Biz burada mutlu bir yaşam sürüyoruz ama kuledeki kraliçemizin durumu nedir acaba? Hâlâ sağ mıdır, yoksa ölüp gitti mi?”

Kral, “O benim biricik sevgili yavrumu vahşi hayvanlara kaptırdı; adının anılmasını istemiyorum,” diye yanıtladı. Bu sözleri üzerine avcı ayağa kalkarak, “Sevgili, saygıdeğer babam,” diye konuştu. “Kraliçe yaşıyor, ben de onun oğluyum. Çünkü beni vahşi hayvanlar paralamadı. Annem uyurken alçak aşçı beni kucağından çaldı, annemin elbisesine de tavuk kanı bulaştırdı.” Böyle diyerek boynu altın zincir tasmalı finoyu yerden alıp, “İşte bu hain!” dedi. Sofraya yanan kömür getirilmesini buyurdu. Köpek bunları, çaresiz herkesin gözü önünde yedi, ağzından burnundan alevler fışkırdı. Sonra prens onu gene eski biçimine dönüştürünce beyaz önlüğü ve bıçağıyla aşçıbaşı ortaya çıktı.

Kral onu tanır tanımaz kızıp küplere bindi, şatonun en derin mahzenine atılmasını buyurdu. O zaman genç prens babasına, kendisine çok yakınlık gösteren, hayatını kurtaran genç kızı görmek isteyip istemediğini sordu. Kral, “Hem de çok isterim,” diye yanıtladı. Çocuk, “Size ilkin onu çiçek biçiminde göstereyim,” diyerek pembe karanfili göğsünden çıkarıp masanın üzerine koydu. Tüm saraylılar, dünyada böylesine güzel bir çiçek görmemiş olduklarını söylediler. Prens de, “Şimdi onu gerçek haliyle göstereyim,” dedi ve saraylılar, karşılarında hiçbir ressamın çizemeyeceği kadar güzel bir genç kız buldular.

Sonra kral, iki adamını, kraliçeyi alıp getirmeleri için kuleye gönderdi. Ama kraliçe saraya döner dönmez yemekten içmekten kesilerek, “Beni kulede koruyan sevgili, merhametli Tanrım, yakında özgürlüğüme kavuşturacak!” dedi. Bundan sonra üç gün daha yaşadı, sonra huzur içinde hayata gözlerini yumdu. Ona kulede yiyecek taşımış olan iki ak kumru mezara değin peşinden geldiler, sonra iki cennet meleğine dönüşerek mezarı kutsadılar.Yaşlı kral bir süre acıya boğularak onun yasını tuttu, sonra o da öldü. Genç kral da çiçek olarak göğsünde taşıdığı o güzeller güzeli genç kızla evlendi. Hâlâ hayatta olup olmadıklarındansa haberim yok.


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir