29 Mart Çarşamba 2017
Ana Sayfa / Edebiyat / Yeni Türk Edebiyatı / Hermeneutik Edebiyat Kuramı Hakkında Bilgi

Hermeneutik Edebiyat Kuramı Hakkında Bilgi


Hermeneutik Edebiyat Kuramı Hakkında Bilgi 

Hermeneutik Edebiyat Kuramının Temsilcileri

Hermeneutik Edebiyat Kuramının Genel Özellikleri

Hermeneutik Edebiyat Kuramı Nedir

Edebî bir metin genellikle belli bir bilgiyi okuyucuya aktarma işlevini yerine getirmekten çok, bir “anlam” taşıyıcıdır ve bu anlamın okuyucu tarafından doğru veya yanlış anlaşılması her zaman mümkündür. Bu noktada, yani metnin “yanlış” anlaşılması olasılığına karşı hermeneutik devreye girer. Çünkü hermeneutik ge­nelde metinleri “doğru” yorumlama veya açıklama sanatı olarak tanımlanır. Buna göre, bu tür “gizli” veya “derin” anlam içeren metinler ancak yazarının kullandığı dilden, yazdıkları dönemle olan bağlarından yola çıkılarak doğru yorumlanabilir. Metnin doğru anlaşılmasının mümkün olduğunu ve bu doğru anlamaya bazı kri­terler göz önünde bulundurulduğu takdirde ulaşılabileceği noktasından hareket eden hermeneutik, metnin birden fazla anlamı olabileceği şeklindeki bir düşün­ceye kendi çıkış noktasına uygun olmadığı için olumlu bakmaz. Bu nedenle bir anlama öğretisi olma iddiasında olan hermeneutiğin sorduğu soru en başından itibaren konuşan ya da yazan bir kişinin söylediklerinin anlamının, zaman ve mekân açısından kendisinden çok uzakta olan başka birisi, örneğin bir okur tara­fından nasıl anlaşıldığıdır.

Farklı filoloji okulu hermeneutik alamnda çeşitli yaklaşımlar geliştirdiği hal­de tüm bu yaklaşımların edebiyata özgü özel bir hermeneutik geliştirdiklerini söylemek oldukça zordur. Buna rağmen hermeneutiğin, çeşitli gerekçelerle karşı çıkanlar olsa da, edebiyat biliminin önemli yan alanlarından birisi olduğu genelde kabul edilir. Başlangıçta kehanetleri aktarma ve yorumlama işlevine sahip olan hermeneutik, zamanla özellikle teoloji ve hukuk alanında kullanılan bir anlama yöntemi olarak gelişmeye başlamış ve uygulayıcıları tarafından kanun ve dini metinlerin mümkün olduğunca “açık” ve “hilesiz” yorumlanmasının hedeflendiği bir alana dönüştürülmüştür. Ancak özellikle Ortaçağ’da dogmatik bir kimliğe bü­ründüğü halde, felsefenin geleneksel disiplinleri olan retorik (belâgat), gramer ve mantığın yanında çeşitli evrelerden geçip günümüze kadar ulaşabilmiştir. Günü­müzde ise hermeneutik öncelikle metinlerin açımlanmasıyla (yorumlama, anla­ma) ilgilenir. Açımlama bu anlamıyla, temelde bir metnin (sözün) içinde yer alan anlamın ortaya konması, dilsel ifadenin içeriğinin benimsenmesidir. Anlamanın karşımıza bir sorun olarak çıkması, anlamama veya yanlış anlama deneyiminin sonrasına rastlar. Söylenmek istenen, insanların “anlamama sorununu” belli yön­temler kullanarak/oluşturarak aşmayı, ancak bu alanda yaşadıkları deneyimler­den sonra karar vermiş oldukları ve bu yöntemleri geliştirirken onlar aracılığı ile, yine bu alandaki deneyimlerinin bir sonucu olarak yanlış anlamayı önlemeyi amaçlamış olduklarıdır.

Hermeneutik kavramı ilk kez 17. yüzyılda Johann Conrad Daımhauer tara­fından ortaya atılır ve başlangıçta teolojinin bir yan kolu görevini görür, ancak za­manla filoloji ve hukuku da kapsayacak şekilde belli metinler için kurallar üreten bir alana dönüşür. Hermeneutiğin dil ve edebiyatta uygulanmasına ilişkin özellik­le Ingarden’m üzerinde durduğu nokta “niteleyen” ile “nitelenenin” çoğu kez ör- tüşmemesi durumudur. Bu sorunun edebî dilin en belirgin özelliklerinden olması nedeniyle her okur okuduğu metinde metnin içeriğine ilişkin farklı çıkarımlarda bulunabilir, yazarın söylediğinden daha farklı şeyler anlayabilir. Metnin yazarı­nın metni yazarken belki farkında olmadan ele aldığı bazı bağlamlar okurun için­de bulunduğu dönemde daha derin ve geniş anlamlar kazanmış olabileceğinden okur, yazarın anlattığından veya düşündüğünden daha fazlasını anlayabilir. Ya da Hans Magnus Enzensberger’in deyişiyle bir edebiyat metnini okuyan on kişi on farklı anlama gerçekleştirebilir, yani on ayrı yorumda bulunabilir. Günümüz düşünce sistematiği içerisinde genel kabul görebilecek bu tür bir düşünce aslında yorumlamanın teorik çerçevesini oluşturan veya anlamanın “niçin” ve “nasıl” gerçekleştiğine ilişkin sorulara yanıt arayan hemeneutiğin ruhuna en azından bir öğretinin ortaya çıktığı ve üstlendiği görev göz önünde bulundurulduğunda aykı­rıdır. Ancak hermeneutik de insanlığın geçirdiği düşünsel dönüşümlerle bağlan­tılı olarak her dönemde kendi kuramcılarını ortaya çıkarmış ve o kuramcılar da hermeneutiğin çerçevesini çağının ihtiyaçlarını karşılar şekilde genişletmiş veya daraltmışlardır.

Hermeneutiğin edebiyat metnini “anlama öğretisi” olarak edebiyat alanında kullanılmaya başlanması ya da edebiyatı da kapsayacak şekilde genişlemesi aynı şekilde çağın gereği olarak karşımıza çıkmıştır. Başlangıçta kabul gören ve genel geçerliliği olan açımlama ve yorumlama, özellikle edebiyat alanında da uygu­lanmaya başlanmasıyla birlikte, edebiyat metninin özelliklerinden kaynaklanan nedenlerle özellikle 20.yüzyılm hemen başlarından itibaren giderek artan oranda ağır eleştiriler de almaya başlamıştır. Hermeneutik tarafından geliştirilen yaklaşı­mın genel bir hermeneutiğe dönüştürülüp edebiyat yapıtını da kapsayacak şekilde geniş bir alana yayılması, özellikle 18.yüzyılın sonlarından 19.yüzyılm ortalarına kadar olan dönemi kapsayan edebiyat yapıtları ve bu dönemdeki sanat ve edebi­yat anlayışı, sanatın ve edebiyatın da işlevi dikkate alındığında, büyük sorunlarla karşılaşmamıştır. Ancak yine de edebiyat metninin sahip olduğu pek çok unsur hermeneutiğin rahatlıkla bu alana uyarlanmasını zorlaştırıcı bazı sorunların da ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu sorular 20.yüzyılın başından itibaren özel­likle klasik sanat anlayışından ve idealinden sapmalar gösteren yeni edebî akım­ların etkisiyle ve sanatın işlevinin değişim göstermesiyle orantılı olarak ortaya çıkan ürünlerin artmasıyla, daha da artmış ve hermeneutiğin ve onun geliştirdiği normların modem edebiyat yapıtmı anlama ve yorumlamada yol gösterici olup olmayacağı tartışmalarının odak noktasını oluşturmaya başlamıştır.

Kuram üzerinde özellikle Susan Sontag ve onun düşüncelerinden ziyade­siyle yararlanan Hans Magnus Enzensberger’in eleştirileri dikkati çekmektedir. Sontag, Against Interpretation (1964) adlı makalesinde özellikle hermeneutiğin edebiyat alanındaki yansımasını sorgulayan bir anlayış ortaya koyar. Sontag ma­kalesinde yapılması gereken şeyin olguları yorumlamak değil, onların nasıl oluş­tuğunu, nasıl var olduğunu göstermektir, bu yüzden sanat ve edebiyat alanında ihtiyaç duyulan şeyin yorumlama değil, tanımlama olduğunu öne sürer. Genel olarak hermeneutiğe getirilen diğer bir eleştiri ise özellikle Sontag tarafından dile getirilen, edebiyat metninin en belirleyici unsurlarından olan biçimsel özel­liklerini tamamen göz ardı ettiğidir. Getirilen eleştirilerin ana hatlarından birini oluşturan son bir nokta ise yorumlama ediminin üretken olmaktan çok var olanı yeniden üretmeye yönelik bir eğilim içinde olduğudur. Ancak hermeneutiğin de getirilen bu eleştirilere, sorulan bu sorulara hiçbir çözüm üretmediği veya ya­nıt aramadığı söylenemez. Hermeneutiğin uzun tarihi ve geçirdiği evreler göz önünde bulundurulduğunda, her seferinde içinde bulunduğu kültürel ortamın ve o dönemin bakış açısına uygun beklentileri göz önünde bulundurarak bu bek­lentilere yanıt vermeye çalıştığı görülmektedir.» 20 .yüzyılın ikinci yansından iti­baren Gadamer’le birlikte başlayan alılmama estetiği tarafından geliştirilen son evresi, özellikle Enzensberger ve Sontag tarafından yönetilen eleştirilere yanıt niteliğindedir. (Toprak, 2003: 7-22) Alılmama estetiğinin getirdiği yaklaşım ilgili başlık altında detaylarıyla anlatıldığı için burada tekrar edilmeyecektir.



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir