23 Mart Perşembe 2017
Ana Sayfa / Edebiyat / Yeni Türk Edebiyatı / Hüseyin Siret Özsever Leyâl-i Girîzan Kitabının Eserinin İncelemesi Tahlili Açıklaması

Hüseyin Siret Özsever Leyâl-i Girîzan Kitabının Eserinin İncelemesi Tahlili Açıklaması


Hüseyin Siret Özsever Leyâl-i Girîzan Kitabının İncelemesi

Hüseyin Siret Özsever Leyâl-i Girîzan Kitabının Tahlili

Hüseyin Siret Özsever Leyâl-i Girîzan Kitabının Açıklaması

Edebiyat-ı Cedîde’nin çok hisli bir şairi olan Hüseyin Sîret’in ‘Kaçan Geceler’ anlamına gelen, Leyâl-i Girîzân adlı ilk şiir kitabının ilk baskısı, 1320(1904) yılında Paris Şark ve Garp matbaasında yapılır, bu kitapta ikinci baskısından farklı olarak otuz dokuz şiire yer verilmiştir. Meşrutiyet ilan edilince İstanbul’a dönen şair, şiirlerini Aşiyan dergisinde yayımladıktan sonra kitabını 1909 yılında ikinci defa bastırır. Leyâl-i Girîzân’ın ikinci baskısı toplam elli altı şiir içermektedir. Hüseyin Siret, kitabını, üç başlık ile üç bölüme ayırmıştır:

  1. bölüm; kitaba adını veren Leyâl-i Girîzân
  2. bölüm; Reşahat-ı İğtirâb
  3. bölüm; Sevdâ-yı Kühen-sâl adlarını taşımaktadır.

Leyâl-i Girizân adlı bölümde otuz sekiz farklı şiir bulunur, bu şiirlerin birkaç tanesi hariç, ne zaman yazıldıklarına dair bir bilgi, her şiir için ayrı bir şekilde verilmemiş yalnız, başlangıçta, 1313-1325 yılları arasında yazıldıkları bildirilmiştir. Şiirlerin isimleri ise şunlardır:

Bu bölümdeki şiirlere baktığımız zaman, bu otuz sekiz şiirin bir tanesi hariç- Ayşecik- hepsinin, ferdi duygularla dolu olduklarını görürüz. Şairin, bu ferdilik içinde, tabiat unsurları ile kendi duygularını birleştirdiğini, hislerini bir çiçekle, bir mevsimle dile getirebildiğini, tabiatı tasvir ederken, duygularını da bu manzarayla bütünleştirdiğini söyleyebiliriz. Hayâli unsurlar, tabiat, aşk, melâl, hasret bu şiirlerin ana temasını oluşturmaktadır. Şiirlerinin hemen hepsi hüzün doludur.

Kitabın ilk şiiri olan, beyitler halinde yazılan ve kitaba adını veren Leyâl-i Girîzân’da şair, şiirinin niteliğini tabiata bağlı hayallerle oluşturulan bir çerçeve içinde ortaya koyar ve böylece bir bakıma poetikasını ifade etmiş olur. Şiirin Leyâl-i Girizân başlığına atıfta bulunan ilk beyti şöyledir:

Bütün neşîdelerim kârin-i hülyâ-çîn

Firâk-ı aşk ile yorgun leyâl-i fecr-âgîn

Vezne uyma zorunluluğunun sebep olduğu biraz muğlak bir anlatımı içeren bu beyti günümüz Türkeçesiyle şöyle açıklayabiliriz: “ Ey maksadı hülya toplamak olan okuyucular, benim bütün şiirlerim, aşk ayrılığı ile yorgun ve fecirle dolu birer gecedir. Şair, bu ilk beyitte ifade ettiği şiirlerinin birer gece olduğu fikrini, şiirin akışı içinde geliştirir, çeşitli hayallerle zenginleştirir.

“Tuyûr-ı hâcir-i sermâ tevahhuşiyle bütün

Leyâl-i hasretim uçmakta ra’şenâk, ölgün.”

Burada kıştan hicret eden kuşlarla hasret geceleri birleştirilmektedir. Titrek ve ölgün olan hasret geceleri, göçmen kuşların bakışlarındaki korku ve ürkeklikle, onlar gibi uçmaktadır. Böylece Leyâl-i Girîzân terkibinin ikinci kelimesi de açıklanmış olmaktadır. Gecelerin kuşlar gibi uçmaları, onlar gibi kıştan, kışın ifade ettiği bütün olumsuzluklardan kaçmaları anlamına gelir. Geceler de şiirleri ifade ettiğine göre şair, şiirlerinin korkuyla ürkeklikle kaçışla dolu olduğunu dolaylı fakat ustalıklı bir dille ifade etmiş olmaktadır.

Şair geceleri kuşlara benzetmesine mukabil, seherleri beyaz güvercinler olarak tanımlar. Bu güvercinler uzaklıkları aşarak ufuklardan uzaklaşmaktadır:

Şu pür-küşâ-yı tebâud beyaz güvercinler,

Seherlerimdir ufuklardan iğtirab eyler.

Şiirden gece seher göçmen kuşlar ve beyaz güvercinlere doğru çevrilerek genişleyen hayal yine şiire döner:

Beyaz sahifeler üstündeki satırlar siyah

Uçan o kuşların ızlâl-i bâlidir ki tebâh

Beyaz sayfalar üstündeki siyah satırlar, şiirin önceki bölümlerinde söz konusu olan tezat sanatının bu beyitte simetrik olarak tekrarlandığını gösterir. Gece içinde seher, beyaz güvercinler vardır. Burada ise beyaz sahifelerde kuşların yok olmuş çürümüş kanatlarının gölgesi olan beyaz satırlar söz konusudur. Kanatların tebah olmuş olması kuşların uzaklaşmasıyla ilgilidir.

Siyah satırlarda yazılı olan, kuşların teranesi olan ahlardır ve her neşide yuvası aşk olan birer kuştur.

Bu âhlar ki bütün onların terânesidir

Ve her neşîde birer murg-ı aşk lânesidir.”

Şair şiirin buraya kadar olan kısmında şiirinin niteliğini nasıl bir hususiyete sahip olduğunu gece seher ve kuş imgelerini kullanarak ifade eder. Şiirini kaçan uzaklaşan geceler olarak tanımlayan ve bunu kuş imgesiyle geliştiren şairin hem siyah rengi bu kadar sıklıkla kullanması hem de ‘kaçış’ı özellikle vurgulaması dikkat çekicidir. Daha önce geçen gecelerin bakışları korku ürkeklik dolu göçmen kuşlar gibi uzaklaşması hususu ister istemez, şairin istibdad karşısındaki vaziyetini, sürgün edilmesini yurt dışına kaçışını vs. düşündürmektedir. Bunu tamamlayan bir unsur olarak kaçışın Servet-i Fünûn şiirinin bütününde önemli bir tem olduğunu da hatırlatmamız gerekmektedir.

Şiirin bundan sonraki kısmında şair, şiirlerinin birer murg-ı aşk lânesi olması hususunu açıklar. Böylece şiirlerinin niteliğinden sonra varlık sebebi ifade edilmiş olur.

“Ya bir menekşe veya bir kamelyadır solgun,

Nühufte bir köşesinde kitabımın medfûn ”

Yukarıdaki mısralarda olduğu gibi, Hüseyin Siret’in şiirlerinin genelinde çiçek isimleriyle karşılaşırız ve şair, bu çiçeklerde sevdiği birini sembolleştirir. Şiirin devamında bunun doğru bir tespit olduğunu gösteren şu mısralar yer alır: “Sakın gücenmeyiniz kâriîn-i mechûlem

Dudaklarımdan usanmış o ismi söyleyemem

Bu bir peri ki hryâbân-ı aşkıma ekser

Gelir gezerdi benimle leyâl-i zerrin-per

Şu hasta ruhuma ba’zen acır, yapardı bana

Nefesleriyle bir iklîm-i hâr ü müstesnâ”

Şair, kalbinde olan ve sürekli bahsettiği ismi okuyucularından gizlediği için, onlardan gücenmemelerini ister, o kişiyi bir peri olarak gördüğünü ve ondan büyük bir güç aldığını söyledikten sonra başta ismini sakladığı bu kişiyi daha sonra yavaş yavaş açıklar.

“Benim mesîre-i fikrim şu doğduğum yerler” deyip aşkının da bir cezire güzeli olduğunu, o peri gibi güzel olan sevgilisiyle, doğduğu yerlerde birlikte nasıl hayallere dalarak, gençliğin sarhoşluğu içinde varlıklarından uzaklaştıklarını anlatır. Şair sevgilisiyle birlikte oldukları anı ‘beyaz bir kelebek’ benzetmesiyle tasvir eder:

Bu bir dakika-i rü’ya, ki âh pek ürkek

Nefes alınca uçar sanki bir beyaz kelebek

Şairin “nazlı lahza-i mestî ” şeklinde ifade ettiği bu anda iki sevgilinin, gözlerinde düşmeye mecali olmayan gözyaşları vardır. Bütün eşya onlara sükut içinde ve hürmetle bakmaktadır.

Şair, sırrını yeterince ifşa etmediğini düşünür ve şu beyitle şiirine son verir:

“Yeter, yeter size ifşâ-yı râz eden kelimât

Dudaklarımda müebbed düğümlenir… Heyhât!

Leyâl-i Girîzân şiiri, kitapta yazılış tarihi belirtilmiş nadir şiirlerden birisi olup, ‘20 Teşrin I 1317’de yazılmıştır. Kitabın ikinci şiiri olan ‘Kârieme’ de yazılış tarihi verilmiş şiirlerden birisidir ve 3 Kanûn-ı Evvel 1315’te yazılmıştır. Şiirde kadın okuyucusuna seslenen Hüseyin Sîret, onların kendi şiirinde bulacakları duygulardan söz eder, kitabının mâhiyetini anlatır ve en sonunda da okuyucusundan isteklerde bulunur. Kendi şiirini, geçmiş zamanlara ait bir hayal hediyesi olarak gören şair, böylece şiirlerinin içeriği hakkında da bilgi vermiş olur.

“Kışın uzun geceler, câme-hâb-ı nâzında Düşünme öyle, yazık; bir kitab-ı nev-peydâ Durur nigâhına pür- intizâr-ı üftâde;

Geçen zamanlara aid hediyye-i hülyâ”

Bu şiirde şair, ‘gecenin ayrılık musikisini,’ aşk rebabı ile beyan olunmuş his ve hayalleri dile getirmiştir, bir yandan bunları açıklarken bir yandan da kadın okuyucusundan sevda gözyaşlarına gülmemesini rica edip şiirini şu mısralarla noktalar:

“Elinde şöyle okurken, kitâb-ı hande-nikâb

Düşerse çırpınarak sine-i teessürüne

Remîde-i heyecân hasta kuş gibi bîtâb,

Isıt harâret-i rûhunla rûhumun yerine!”

Hüseyin Siret’in, Leyâl-i Girîzan’dan sonra ‘Karieme adlı şiirini de manzum bir mukaddime olarak yazdığını ve bu suretle şiirleri hakkında bu şiirinde de bir takım açıklamalar yapmış olduğunu söyleyebiliriz.

Leyâl-i Girîzân’ın bundan sonraki şiirleri, sevgili üzerine söylenen sözlerden oluşmuş, hasret duygularıyla örülmüştür. Sîret’in şiirlerinde, sevgili bazen yüceltilmiş, bazen özlemle yâd edilmiş, arkasından ağlanılmış bununla birlikte ona
kavuşma hayaliyle avunulmuştur. Ona duyulan muhabbet, yüceltilirken ibadet yerine konmuştur.

‘Kitabın üçüncü şiiri olan Perestiş’te şair, sevdiğine şöyle seslenir:

“Bilir misin, seni âh ey kadın, ne çok severim

Muhabbetim ne kadar saf bir ibadettir?”

Şair, kendisine ait olan her şeyi -hayat, ruh, beden, şöhret, şan…- hepsini sevdiğinin ayakları altına sermeye hazırdır.

“Hayat, ruh, beden, hubb -u câh, şöhret ü şân

Ne varsa bende bütün mâmelek, dümû’-ı nihân

Senin ayakların altında pâymâl olsun!”

Başka bir şiiri olan ‘Dürdâne-Garam’da Sîret, sevdiği ile beraber geçirdiği bir gecesinden bahseder, onunla birlikte baktıkları manzarayı tasvir eder:

“Dinler idik sükûnet-i mehtâbı dün gece

Bir lâne-i müzehher-i zerrîn-şikâfda,

Manzûr idi ufuktaki ecrâm gizlice

Pejmurde bir nigâh ile hulyâ-yı sâfda”

Şairin ‘Bilir misin’ adlı şiirinde, ancak sevdiğini düşünmekle huzura kavuşan âşığı görürüz. Bu âşık, sevdiğini uzaktan hayal etmeği daha hoş görmekte, aksi takdirde, sevgili onun yanına gelince huzurunu kaybettiğini itiraf etmektedir. Burada da Divan şiirindeki gibi hem çok sevilen hem de yakınlaşmasından korkulan ve yakınlaşması istenilmeyen, platonik olarak sevilen bir sevgili tasavvur edilmektedir.

“Bilir misin bunu bilmem, hulâsa, ey ruhum,

Senin huzur-ı cemâlinde bî-huzûr olurum”

‘İzdivaç Rüyası’, ‘Karmen’, ‘Cuy-ı Visâl’, ‘Lusi’, ‘Derd-i Aşk’, ‘Nükte-i Dildâr’, ‘Beni Ne Vakit Sevdin?’ şiirleri hep sevgiliye yazılmış gençlik özlemini, sevgi itiraflarını ya da sevgiliye duyulan özlemi dile getiren şiirlerdir. Bu şiirlerden ‘Lusi’ ve ‘Karmen’’de yabancı isimleri kullanması, Avrupa kültürünün şair üzerindeki tesirinin bir göstergesi olarak anlaşılabilir:

“Ah ey Lusi, bilmem seni sevdim mi sanırdın:

Ben sende tahassürlerimi hep avuturdum

‘Sevdim seni’ diyordum buna, bedbaht, inanırdın;

Sînende felaketlerimi ben avuturdum.”

Şair, ‘Kendim İçin’ şiirinde ise kadınlara biraz kızgındır belki de biraz kırgın, her şiirinde özlemle ve sevgiyle andığı sevgiliyi bu sefer biraz eleştirir konumdadır:

“Kadınlar âh kadınlar dikenli güllerdir Sakın dokunmayınız, onlar incitir, kanatır Batar dikenleri, mecrûh olur nevâzişiniz.”

Hüseyin Siret’in birçok şiirinde, gençliğine duyduğu özlem fark edilir. Şair, özlem duygularını daha etkili hale getirmek için nidâ sanatına başvurmuştur. Bir mısrada bitmeyen cümleler de şiirlerinin genel özellikleri arasında bulunmaktadır.

“Ey kadın! Ben o eski ben değilim,

Bir taşın sinesinde hiç helecân,

Duyar mı? Şu kalbe bak da inan.”

Başka bir şiirinde ise aynı duygu şöyle dile getirilir:

“Baktım hayâl içinde uzaktan şebâbıma ,

Pejmurde sinelerde sararmış şükûfedir

Kalbim kadın elinde buruşmuş ipekli bir,

Mendildir ki ağlıyor bütün aşk-ı harâbıma”

Şair, ‘Mayıstı Penceremizden’, ‘Deniz üstünde’, ‘Guruptan Sonra’, ‘Son Katre’, ‘Menekşe’, ‘Kumru ile Rübâb’, ‘Kamelya’, ‘Leyl-i Sefîd’, ‘Şi’r-i Yekrenk’, ‘Gonca-i Nuhüfte Mâil’ şiirlerinde olduğu gibi, tabiattaki herhangi bir unsuru anlatırken onu, canlı bir varlık gibi düşünüp, kendi duygularını anlatmakta iyi bir araç olarak kullanır, bazen de sevdiğini bir kuş, bir çiçek olarak tanıtır:

“Bu gece, ey kamelya, nazlı çiçek

Düşünürsün şukûfedânında

Bekleyen yok, dem-i hazânında

Şu yanan mum bile sönüp bitecek”

Bir başka şiirinde şairin, insan özellikleri verdiği tabiat unsurları şaire düğün yapan bir bahar içinde şarkı söyleyen kuşlar şeklinde görünür ve o bütün bunlardan etkilenip gençliğini düşünüp ağlar.

“Kuşlar bütün terâne-i ismetiyle nağme-sâz

Yapmış bahar taze cemâdâta bir düğün

İlk devre-i şebâbımı takdîs için bugün

Sâfiyet-i semaya bakıp ağladım biraz”

Hüseyin Siret, özellikle çiçeklerle kadınları birlikte düşünmüş, çiçek isimleriyle şiirler yazmış bu şiirler içinde de kadını görmüştür:

“İşte bir mor menekşe, hercâi,

Derenin kuytu bir kenarında,

Münzevî, mest-i hüzn-i tenhâi

Kuş bile ötmüyor civârında (…)

Nerde bir mor menekşe görsem ben,

Zıll-i matemle pîş ü çeşmimden Taze bir dul kadın hayâli geçer.”

Siret, Adıyaman’da olduğu dönemde kırsal bir mekanın getirdiği sıkıntılar dışında bir de ailesine uzak olduğundan, zorlu günler geçirmiştir. Bir süre sonra da eşini kaybettiği haberini öğrenen şairin içindeki hasret acısı dayanılmaz olmuştur ki bunu şiirlerinde derin bir şekilde işlemiştir.

Leyâl-i Girîzân’ı incelediğimiz zaman, şairin hasretiyle dolu olan mısralara sıkça rastlarız ki bu mısralar da, ayrılık, hasret, özlem duyguları ile beraber ölüm duygusundan da bahsedilmektedir.

‘Sevdâ-yı Medfûn’ böyle şiirlerden biridir:

“Söndü bütün hayatımın ufk-ı mükevkebi

Bir makberin başındaki dul bir kadın gibi

Bilmem ki kimsesiz bu cihanda ne beklerim”

Ayrılık hasretiyle karamsarlaşan şair, kendi hislerini tabiatta canlandırmış geceyi ağlatmış, gökyüzünü güldürmüş, kendi âhına şöyle seslenmiştir: “Sen ol, ey şu‘le-yi âhım, benimçün bir hazîn mehtâb!”Siret, seyrettiği tabiatta ki bütün hareketleri duygularına birer tercüman yapmış; hepsini, kendisine göre manalandırmıştır. ‘Leyl-i Giryende’ şiiri buna güzel bir örnektir:

“Zemin ağlar, semâ ağlar, nesîm-i kûhsâr ağlar

Bu manzar bak ne hoş manzar, çiçeklerle bahar ağlar”

Kitabın, Leyâl-i Girîzan bölümünün Leyl-i Giryen’de şiirinden sonra gelen iki şiir, önceki şiirlerden farklı olarak, daha çok sosyal bir temaya dayanmaktadır. Bunlardan ilki ‘Ayşecik’ ikincisi ise ‘Bir Müntehireye’ adlı şiirdir.

‘Ayşecik’ şiiri, manzum hikâye tarzında yazılmış olup, şairin kendi benliğinden sıyrılarak tabiat tasvirleri veya hayali unsurlar dışında, görebildiği bir aile ortamını ve o aile içinde bir anne ve kızı Ayşecik’in dramını hislere hitab edici bir tarzda anlatmaktadır.

Şair, ev halkını, onların aile yaşantısını, canlı bir tablo halinde verirken bizler de daha ilk mısralardan itibaren toplumla iç içe, onların içinden bir şairin sesini, duyarız:

“Çoluk çocuk, bütün ev halkı bir geniş odanın

Havâ-yı serdini teshin eden küçük sobanın

Başında söyleşirlerdi pür neşât ü sürûr;”

Şiirde, kendisinden Ayşecik olarak bahsedilen ve sütninenin kızı olan zavallı, yoksul ve yetim bir kızın hikâyesi vardır. Köydeki Ayşecik, babası savaşta şehit olmuş talihsiz bir kız olup şiirde, serencamı annesinin diliyle şöyle anlatılır:

“-Zavallının, daha dünyaya gelmeden pederi,

Şehit düşüp bizi yakmıştı ayrılık haberi.

Benim kızım hamarattır güzelce hizmet eder,

Gelin edersiniz Allah yetiştirirse eğer.

Yiyip içer, geçinir sayenizde bir öksüz,

Eğer kabahat ederse azarlayın, dövünüz…

Hayatımı ederim ben feda onun yoluna,

Sakın dokunmayınız yavrumun sakat koluna. ”

Şiirin sonunda Hüseyin Siret, Ayşecik’e daha çok acımamız için onun kolunun sakat olduğunu annesine söylettirmekte ve kıza acıma duygularının doruk noktaya ulaştığı yerde şiirine son vermektedir.

‘Bir Müntehireye’ şiiri ise intihar etmiş bir genç kıza yazılmıştır. Kıza acıma hisleriyle dolu olan şair, mısralarında bu genç kızın mezarının başında onun hayatına dair duygularını dile getirir:

“İlelebed şu yeşil gölgelikte sen metrûk,

Ne bir çiçek getiren var, ne bir ziyaret eden,

Demek ki hâl-i hayatında kimsesizdin sen,

Şu seng-pâreye nâmın nasılsa bak mahkûk.”

Böylece Siret, sadece ferdi duyguları dile getiren şiirler yazmadığını, sosyal muhtevaya sahip şiirler de yazabileceğini göstermiş olmaktadır.

Reşahat-ı İğtirâb adını taşıyan ikinci bölümde on yedi şiir mevcuttur:

Bu şiirleri de kendi içinde tema bakımından bölümlere ayırmak istersek, kendi içinde farklı bölümler oluşacaktır. Bununla birlikte ferdi şiirlerin bu bölümde de çoğunluğu oluşturduğu görülmektedir. Melâl, hüzün, ayrılık, gurbet, hasret gibi duyguların dile getirildiği şiirler dışında, tabiatın anlatıldığı şiirler ve sosyal içerikli şiirler bulunmaktadır.

‘Gece Yarılarında’, ‘Nevâ-yı Hicrân’, ‘Ufkun İlhâmı’, ‘Bülbül’, ‘Ölümünden Sonra’, ‘Her Gün’, ‘Eylül’de Bir Gece’, ‘Bir Ruh-ı Necibe’ ‘Son Katre’, ‘Küçük Irmak’ şiirleri, sevgiliye duyulan özlem ve yaşadığı yerlere hasret acısı, ile yazılmışken, ‘Marmara’ya Karşı’, ‘Ölü Hayat’, ‘Mahmud Paşa’ya’, ‘Yıkık Köy’ , ‘Issız Köy’ ve ‘Fazilet’ şiirleri ise Abdülhamid döneminde Hüseyin Siret’in, vatan toprağını ve vatan evlâdının içinde bulunduğu hissiyatı yansıtmak amacıyla yazdığı şiirleridir.

‘Mahmud Paşa’ya’ şiirinde şair, bir vatanın tablosunu şu şekilde çizmiştir:

“Gezer sokakları her şeb küllâb-ı istibdâd Çıkar ganûde bir evden ‘babam!’diye feryâd Zavallı mader-i bedbaht için için ağlar Salıncağında uyanmış yetimini sallar”

Hüseyin Siret, yaşadığı o devri ölü bir hayat olarak adlandırmaktadır. Süleyman Nazif’in El-Cezîre Mektuplarında anlattığı tarzda bir kırsal hayat gözler önüne seren şair, köyleri terk edilmiş, yıkık, sahipsiz, savunmasız olarak tasvir eder. Yıkık köy şiirindeki mısralar bu manzaralarla doludur:

“Zavallı köy; ne felâket! Çoluk çocuk üryân

Koşar harâret-i nûşîn-i bisteriyle müdâm”

Hemen bu şiirden sonra gelen ‘Issız Köy’ şiirinde de ondan farklı duygular anlatılmaz. Bu defa şair, unutulmuş gözlerden uzak bir köyden bahseder:

Zavallı köy…O iftirâ-âmiz hey’etiyle bugün

Mükeffen-i dest-i şitâ hamûşâne,

En izbe bir bucağında tabiatın küskün,

Gömülmeden bırakılmış firâş-ı nisyâna.”

Şairin, Leyâl-i Girîzân adlı şiir kitabının ilk baskısının 1904 yılında ve ikinci baskısının da 1909 yılında yapıldığını bildiğimize göre ve ilk baskısında sadece otuz sekiz şiir yayımladığını da düşünürsek, üstte adlarını verdiğimiz sosyal içerikli şiirlerin, kitabın Meşrutiyet’in ilanından sonra yapılan baskısına eklendiğini söylemek mümkün görünmektedir.

Kitabın son bölümü ‘Sevdâyı Kühensâl’adlı şiirden oluşmaktadır. Hüseyin Sîret bu şiirini Tevfik Fikret’e ithaf etmiştir.

Leyâl-i Girîzân kitabındaki şiirlere toplu olarak baktığımız zaman, Sîret’in genel olarak ferdi temaları işlediğini, özellikle de aşk, kadın, sevgili, tabiat, ayrılık, hasret, yalnızlık, melâl, gurbet ağırlıklı şiirler yazdığını görürüz. Kitaptaki şiirler 1313 -1325 (1897-1909) yılları arasında yazılmıştır. Şairin, on iki sene boyunca yazdığı şiirleri bir kitapta toplamış olması, şiirler arasında tema ve yapı bakımından farklar oluşmasına neden olmuştur.

Hayatının birçok yılını vatanından uzakta geçirmiş, zor hayat şartlarında yaşamış, eşini kaybetmiş, çocuğundan ayrı kalmış olan şairin, özellikle 1900 yılından sonra yazdığı şiirlerin daha çok gurbet, hasret, ayrılık acısıyla yoğrulmuş olduğunu söyleyebiliriz.

Leyâl-i Girîzân’da bu bahsettiğimiz temler dışında az da olsa toplumsal şiirler de bulunmaktadır Bu şiirlerde, özellikle âciz insana duyulan acıma, kırsal kesimde yaşayanların durumu, yerleşim alanlarındaki hayat zorlukları, istibdâd yönetiminin oluşturduğu sıkıntılı tablolardan bahsedilmektedir.




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir