? Kerem İle Aslı Hikayesi | Evvel Cevap
Ana Sayfa / Hikaye / Kerem İle Aslı Hikayesi
Hikaye Tahlilleri

Kerem İle Aslı Hikayesi

Kerem İle Aslı Hikayesi

Kerem İle Aslı Masalı

Kerem İle Aslı Hikayesi Oku

Kerem İle Aslı Hikayesi Uzun

Kerem İle Aslı Hikayesi Ödev

Sözün kısası, Ziyad adlı bir padişah vardı. Âlemlerin Tanrısı ona hiç oğul vermemişti. Bunun üzerine vezirine dedi:

“Ey vezir, benim oğlum yok, ne çare bulayım?” Vezir dedi:

“Bütün âlemlerin padişahı,40 sen bu malı mülkü ne yapacaksın? Al git, İmam Rızaya -İmam Rızaya sığın, Tanrının dergahında şefi’ tut; belki sa­na dua eder, âlemlerin Tanrısı bir oğul verir.” Malını mülkünü aldı, bir kaç kese altın aldı, Hz. Rızaya götürdü, fakir fukaraya dağıttı, adak adadı, dua etti.41 İmam Rızaya sığındı: Âlemlerin Tanrısı ona bir oğul verdi. Adını Mahmut koydu, daha sonra onu medreseye yolladı, sonra okçuluğa, ata binmeye, sonra da cirit atıcılığına.

Mahmut bütün işlerde usta olduktan sonra, bir gün cam ava çıkmak is­tedi42; kalktı ava gitti. Bir laçını vardı, bir de bıldırcını. Bu bıldırcını ava bı­raktı. Bıldırcın bir tepeden aştı, uçtu bir söğütlük yere43 vardı. Burada bir kaç kız çamaşır yıkıyordu. Oğlanın tarlanı44 bir ağaca kondu. Kızlardan bi­rinin – babası Kara Melik idi- adı Zöhre idi. Kara Meliğin kızı dedi:

“Bu acayip bir kuş! Tutun onu, aşağı getirin!” Kuş böyle diyince, ha­valandı, Zöhre Hanımın göğsüne kondu. Nergiz dedi, emretti:45

“Bu tarlanı tutun, getirin buraya seyredin!” Tarlan yukardan havalan­dı, geldi Nergizin göğsüne kondu, tırnağı onun memelerine battı; meme­lerinden kan çıktı. Kan çıkınca, öfkelendi, dedi:

“Tutun, bunun başım kesin!” Kerem bunun üzerine duvarın üstünden dedi:

“Ey soysuzlar, benim tarlanımın başım kesmeye nasıl cesaret edersi­niz?!” Soma Zöhre… -kocakarı, bir oğlanın duvarın aralığından baktığını görür, dedi:

“Ey fena Kerem! Sen yabancısın, duvardan ne diye kıza bakarsın?” Soma dedi, “gel kuşunu buradan al götür!” Kerem gitti, kapıyı açtı. Zöh­re, kuşunu götürmek için kapı tarafından geldi, süslendi, gitti kapıya doğ­ru: Gözleri birbirine ilişince, birbirlerine -bir yürekle değil, bin yürekle âşık oldular. Şu şiiri dedi, gör ne der:

Heeey…

Geşt eyleyip46 geze geze, Bizim diyara hoş geldin.

Sen bir şeyda bülbülüsün, Bizim diyara hoş geldin.

Şimdi Kerem der:

Tarlanı saldım şikâra, Yitirdim, bu yola geldim.

Yüz bin gamdan azad olup, Şu bağ-ı nzvana geldim.

Şimdi Zöhre der:

Gel Aslım, beni bent eyle, Leblerim şeker kand eyle,

O zülfümü kemend eyle,

Çek beni zara, hoş geldin.

Şimdi Kerem der:

Mahmud diyor, kaddi boland, Lebi okşar kand o bala,47 Güya canıma od salar, Lebinden emmeğe geldim.48

Kısacası, bir yürekle, hayır! bin yürekle birbirlerine âşık oldular. Zöh­re dedi:

“Gel, bu bağda kal, bir süre seninle sefa sürelim.”Kerem geldi, kırk gün bu bağda kaldı, onunla zevku sefa sürdü. Sonra onunla vedalaştı, dedi: “Babamın şimdi sabrı tükendi. Ben gidiyorum, inşallah elçi yollayaca­ğım, seni isteteceğim, alacağım ve getirip kendime nişanlayacağım.” Son­ra vedalaşmak için kalktı. Bir kaç gazel diyor:

Heeey….

Aslı Han ey iki gözüm,

Gurbet ile gider oldum.

Cihana dağıldı sözüm,

Gurbet ile gider oldum.

Atamın sabrı tag oldu,49 Anam ciğeri dağ oldu,

Burda kalmak kırk gün oldu,

Gurbet ile gider oldum.

Ahat eyledim Huda ile,50 Peygamberin şartı ile,

Devran sürdüm senin ile,

Gurbet ile gider oldum.51

Nitekim, vedalaştı ve yola çıktı. Bunu vatana doğru gitmede koy, ha­beri Ziyad Padişahtan duy; baktı, oğlu kırk gün oldu, gelmedi. Bunun üzerine vezîr vekiliyle kalktı, Mahmudu gözlemek için çöle çıktı. Onu bulamadı. Bir yüksek dağın başına oturdu, Tanrıya yalvarmak için. Gör ne der:

Heeey… aaax….

Kadir Allah, beni kurtar bu gamdan, bu gamdan, Yiten oğlanımı isterim senden,

Emele gelmedi ….(?) oğlan,

Çeşm u çırağım/2 isterim senden.

Kırk gündür gezdim dağ ile taşı,

Derya derya gezdim, çeşmeler gile(?) aaah… Düşseydi üstüme Mahmudun yolu,

Nur-i çeşmim-e to53 isterim senden.54

Kısacası, bunları dedikten sonra kalktı yola düştü, gitti. Mahmut o yan­dan yola düştü, bu bu yandan. Yolun ortasında birbirlerine kavuştular. Mahmudun gözü babasına ilişince, kendinden geçti. Vezir vekil gelip ba­şına baktı; Mahmut bayılmıştı. Onu aldılar, eve getirdiler. Ne kadar tabip doktor getirdilerse de, derdine deva bulamadılar. Bunu burada bırak.

Bağır Han adlı bir derviş vardı. Sevdalanmış, divane olmuştu. Tebriz şehrine geldi. Bu şehre ulaşınca, baktı ki; bir kargaşa, sızlanmalar ve inil­tilerle dolu! Bir gençten neler olduğunu sordu. Dediler:

Padişahın bir oğlu varmış. Oğlu dağa çıkmış. Dağdan gelince dili tu­tuldu. Her ne kadar hekim doktor, müneccim remmal geldi ise, onun der­dine deva bulamadılar.” Bu derviş dedi:

“Ben onun derdine deva bulurum. Beni onun yanma götürün!” Onun yanına götürdüler. Derviş dedi:

“Siz evden çıkın. Ben onu iyileştiririm.” Halk çıkıp evden dağılınca, bu onunla yalnız kaldı, oğlana sordu:

”Ey derdmendi aşk,55 sen sevdalanmışsın.” Bunun üzerine bir kaç ga­zel okur, gör ne diyor:

Eeeey… aaax…

Derdin söyle, ben bir deva eyliyem, eyliyem.

Bir perinin sevdasına düşmüşsen.

Halini babana beyan eyliyem,

Bir perinin sevdasına düşmüşsün.

Bağır Handır adım divane derviş,

Yedi yıl kararım canımda teşviş.

Bir tane cevhersin, yoktur sende gış,56

Aziz kardaş, ben(im) günüme düşmüşsün.57

Bir kaç bayati dedikten sonra, -Kerem aşk derdine düşmüştü- djji açıl­maya başladı. Dili açılınca, dedi:

“Kardeş, gel, sen yanımda otur. Sana bir kaç kelime diyeyim. Şimdi Kerem diyor:

Eeey… aaah….

Ey ağalar, tarlan kuşun uçurdum,

Sağ elimden sol elime almcam.

(…………….. ?) bugün baştan şaşırdım,

Sağ elimden sol elime almcam.sg

Nitekim, Bağır Han derviş gitti, haber verdi. Padişaha dedi ki: “Oğlunun dili açıldı.” Bağır Hanı öptüler. Padişah ona altın, kıymetli eşyalar ve halat59 hediye etti. Kerem aşk derdine düşmüştü. Sordular: “Sana ne oldu?” Dedi:

“Ben filân dağda, filân kimsenin kızma, Zöhre Hanıma âşık oldum. Pa­dişah dedi:

“Böyle bir iş olmaz! O Ermeni, biz Müslümanız. Bizim törelerimiz birbirine uymaz, olmaz!” Kerem dedi:

“Eğer olacaksa, duyurulsun,60 olmazsa, cana sevgili gerek değil!” Pa­dişah çaresiz kaldı; vezir-vekiliyle Kara Meliğin kızını istemeye gittiler. Kızı istedikten sonra, Kara Melik cevap verdi, dedi:

“Âlemlerin kıblesi, bir desmal61 bağışladın.” Sonra akşam yemeğini getirdi. Yemek yendikten sonra, padişah Kara Meliğe bir kaç kese altın verdi ve Kerem kızının nişanlısı oldu.

Bunlar gelip gitmede olsun., Bu Ermeni, o da Müslüman olduğu için Kara Melik öfkelendi; gece, kapıyı bacayı toplayıp62 kızını karısıyla birlik­te bedevi deveye bindirip aldı götürdü. Ve şehri geride bırakıp çöle doğru yola çıktılar; bir Ermeni vilâyetine ulaştılar. Aslı Han bir dağın başında belki Kerem gelir diye, arkasına bakardı. Keremden bir haber gelmeyince, babasma bir kaç gazel diyor, bak ne der:

Eeey…

Kara Melik evlerimiz göçürdü, göçürdü, Yüce dağlar başın üstüne.

Dedim, Kerem canım, benden ayrılma, Dudak verem dudakların üstüne.63

Bunun üzerine babası döndü, başına bir kaç yumruk vurdu. Aslı bunu bahane etti ve belki biraz zaman geçer de Kerem arkadan yetişir diye, zar zar ağlamaya başladı. Ancak, Keremden bir haber gelmedi. Zöhre, yerin­den kalkmıyordu. Bunun üzerine annesi Meryem geldi, başını dizinin üs­tüne aldı, okşadı. Bu ona hareket verdi. Kalktılar, Ermeni vilâyetini aşıp, burada mesken tuttular.

Kerem, arkalarından gitti, bu dağı aştı, baktı; bir kaç kız kiliseye ziya­rete gitmekte. Onlardan bilgi alır. Şimdi cevabını verirler. Gör ne der:

Eeey… aaax…

Deryada mahiler, gökte yıldızlar,

Kiliseye giden hur(i) yüzlü kızlar.

Haber alım sizden hür(i) yüzlü kızlar,

Kızlar Aslım bu diyara gelmedi mi?64

Bunların içinde boyu uzun bir Nergis Hanım vardı. Bu oğlanın Kerem olduğunu anladı. Aslı Han ona Keremin bütün va­sıflarını anlatmıştı. Kız cevabmı verir, gör ne der:

Ahi zar eyleme, figan eyleme,

Kerem canım, Aslı Hanın hurdadır.

Döküp gözyaşını giryan eyleme,

Kerem canım, şirin canın hurdadır.

Yüklenmiştir kızlar gülün harmamn,

Yüklenmiştir yüz bin derdin dermanın.

Atası Gürcüdür, kızı Ermeni,

Kerem canım, Aslı Hanın hurdadır.

Arzı halini yarine yetürem, İsa hürmeti için işin bitürem.

Sabah çağı Aslı Han i getirem, Kerem canım, Aslı Hanın hurdadır.

Nitekim, Nergis Hanım dedi:

“Sen şurda dur, ben yarın sabah Aslı Hanı alıp kiliseye getireceğim.” Kerem burada kılavuzu ile o kilisede gizlendi. Nergis Hanım gitti, Mer­yem’den izin aldı, dedi:

”Bayram-şenlik günleridir. İzin ver, murat dilemek için Aslı Han’la ki­liseyi ziyarete gidelim.” Ertesi gün, Aslı Hanın iznini aldı, onu kiliseye götürdü. Kerem kilisede gizlenmişti. Kızlar gittiler, murat dilediler. Aslı Heui da kalktı, murat dilemeye gitti. Yüzünü kıbleye doğru tuttu -önceden Müslüman olmuştu-, dedi:

“”Ey, âlemleri yaratan Hudâ!66 Bugün senden Keremi istiyorum.” Ke­rem, gizlendiği yerden çıkıp onun boynuna sarıldı. Şeftaliyi bölüştürüp67 dudağına koydu kardeş, barıştılar, birbirlerine kavuştular. Gece yansına dek zevku sefaya daldılar. Gece yansından sonra Aslı Han dedi:

“Kerem gel, bana izin ver, gideyim; yoksa anam babam beni öldürebi­lir. Kendin bilirsin.” Gitmek için çarşafı başına attı, ardından bir kaç şiir der, gör ne der:

eeey…

Geldin, bize yol eyledin, Senin gözlerin gözlerin. Beni sattı, kul eyledi,

Senin gözlerin gözlerin.

Senin gözlerin al eyler,68 Benim gönlüm hayal eyler, Ahır beAi abdal eyler, Senin gözlerin gözlerin.

Senin gözlerin aladır, Benim canıma belâdır. Güya canıma od salardır, Senin gözlerin gözlerin

Bir kaç şiir dedikten sonra, Aslı Han dayanamayıp kendini Keremin kucağına attı; zevku sefaya daldılar. Gece yansını geçince, kalkıp çarşafı başına attı, çaresiz kaldı, eve gitti. Meryem ile Kara Melik uyanık idiler ki: “Bu nereye gitti, ne zaman gelecek?” Gelince, Kara Melik bir yere gir­di, bekledi. Aslı, kapıya tokmakla vurunca, Kara Melik onu burnundan ge­linceye dek dövdü. Sopayla onu kendinden geçene dek dövdü. Sonra, ge­ce kapıyı bacayı toplayıp, kızını, kansım yine bedevî deveye bindirdi. Bu vilâyetten aldı, Rum vilâyetine götürdü. Şehri geride bırakıp çöle doğru gitti. Sabah Kerem baktı; Aslı Han’dan haber gelmedi. Kalktı gitti, yaşlı bir kadından haber aldı, sordu:

“Burda böyle bir adam gördün mü?” Yaşlı kadın:

O bizim komşumuzdu, dün gece evini toplayıp kızını aldı, bedevî de- e- veye binip bu vilâyetten göç etti gitti. Bunun üzerine Kerem bir şiir der, gör ne der:

Gence-Karabağ’dan70 sevdim bir güzel,

Şule salmış Azerbaycan eline.

Bir kandan haber aldım halini,

Dedi, Asim gitti Bayat eline.71

Nitekim, bu şiiri dedikten sonra, kalktılar kılavuzu ile birlikte atlan eyerlediler, bindiler. Şehri arkalannda bırakıp çöle doğru gittiler. Kara Melik ile Meryem gittiler, bir çobana ulaştılar, ona dediler:

“Arkadan bir genç gelecek, bu genci öldür; sana kızımı vereceğim.” Çoban dedi:      •

”Ben bilmem, nasıl bir genç? Burdan gelen geçen çoktur.” Dedi: “Ceylanımı bu davann içine salanm. O gelince, buna bir bayatı okur. Bayatıyı okuyunca, bil ki, şu oğlandır. Onu tut, vur öldür!” Onlar gittikten sonra, Kerem geldi, baktı; davann içindeki Aslı Han’ın ceylanıdır. Bu ceylanın şanına bir kaç şiir diyor, gör ne diyor:

Eeey…

Ey ağalar, gelene bak, gidene,

Aslı Hanın ceylanıdır, bu ceylan.

Serim kurban olsun yari görene,

Aslı Hanın ceylanıdır, bu ceylan.72

Kerem, ceylana bu şiiri okuyunca, çoban sopayı aldı geldi. Keremi yıkmak için sopayla vurdu; atın kulağının dibine değdi. At yıkıldı, Kerem yıkıldı. (Çoban) onu öldürmek için atm üstüne bindi. Kerem arkada kal­mıştı, arkadan dedi:

”Evin yansın! Öldüreceğin adam Ziyad Padişahın oğludur.” Bayat eli­nin toprağını atın torbasından çıkarır. Çoban kalktı, onun eline ayağına sa­rıldı, dedi:

“Bağışla, seni tanımadım. Ben babanın vilâyetindenim. Birinin kanına girdim. Oradan kalktım, buraya geldim. Beni bağışla!” Kerem babasına vermesi için bir mektup yazdı, ona verdi, dedi:

“Git, babam senin günahını bağışlar. Bu haberi babama götür.” Başın­dan geçenleri yazdı ve çobana verdi. Kerem gitmek isteyince, çoban dedi: ”İzin ver, sana bir kaç şiir diyeyim.” Kerem dedi:

“De, bakalım!” Çoban bir kaç gazel okuyor, gör ne diyor:

eeey… aaaax…

Geldi geçti burdan nice Ermeni,

Kerem Asim gitti Bayat eline.

Bir kız gördüm, kızıl gülün harmanı,

Kerem Aslın gitti Bayat eline.

eeey…

Halka halka siyah zülfü yüzünde, Yarin gördüm, gözü kalmış izinde. Yaş yerine kan giderdi gözünden, Kerem Asim gitti Bayat eline.73

Nitekim, bu şiiri dedikten sonra, birbirleriyle vedalaştılar. Bunlar git­tiler. Onları yolda bırak, Kara Melikten işit; bir çadır eşiğinden girdi, ora­da konuk oldu. O çadırın kızlarından birinin adı da Aslı Han idi. Bu Aslı Han, o Aslı Hanla arkadaş oldu. Ona nişan olarak bir mendil verdi, dedi: “Bu formda, bu şekilde arkadan bir genç gelecek. Gelince ona yol gös­ter, ‘sevgilin Rum vilâyetine gitti’ de. “ Onlar oradan göç ettikten sonra, Kerem çadırlara ulaştı, çadırın içinde bir kız gördü; Boyu Aslı Han, şekli Aslı Han, giysisi Aslı Han. Kalktı, dutan74 eline aldı, orada Aslı Hanın şa­nına bir kaç gazel okur, gör ne der:

eeey…

Aslı Han ’a diyin, bu yana baksın yar,

Ben Aslıyı görmeye gelmişim, eeey…

Evden çıksın, ben koynuna yığılsam, aaah…

Ben Aslıyı görmeye gelmişim, aaax… eeey…

Evden çıksın, cilve versin özüne, yaaar,

Kara sürme çeksin yarim gözüne, aaah…

Bir sözüm var, diyeyim yarin özüne, cam…

Cevabını vermeye gelmişim, aaah.. ,75

Nitekim, bunu Aslı Han’ın şanına diyince… Kızlar kendilerine gelin­ce, bunu Aslı Han’ın şanına okuduğunu anladılar. Aslı Han çadırın bir yü­zünden girdi, öbür yüzünden testiyi alıp suya, çeşmenin başına çıktı. Kız­lar geldiler, Kereme öyle dayak attılar, ki başını kulağmı ezdiler. Bunun üzerine Aslı Han yetişti, dedi:

“Alçaklar, buna vurmayın! Bu bize konuk olan öbür Aslı Hanın sev­gilisidir. O bana arkadan böyle bir genç gelecek diye nişan olarak bir men­dil verdi. ‘Bunu o gence ver, yol göster, söyle arkamdan gelsin’, dedi.” Bu gencin kim olduğunu anlayınca, eline ayağına sarıldılar. Ziyad Padişahın oğlunu ağırladılar. Ağırladıktan sonra ona yol gösterdiler. Kerem, Aslı Han’ın ardından gitti gitti, bir dağa ulaştı. Bunu bırak gitsin. Kara Melik

gitti, bir dağa ulaştı, baktı, bir Mahmut Şah vardı. O vilayette o şehrin şa­hı idi, ava çıkmış idi. Ava çıkınca, gözü onlara ilişti. Onlardan sordu: “Nereye gidiyorsunuz?” Kara Melik dedi:

“Biz işçiliğe gidiyoruz.” Dedi:

“Gelin, gelin. Ben size yurt mekân veririm. Benim yurdumda kalın.” Aldı götürdü kendi şehrine, sonra elçi yolladı -âşık oldu kızma, kızını is­tedi, kendine aldı ve düğün hazırlıklarını başlattı. Târ ü tanbur, saz ve mü­zisyen yığdı. Kırk gece gündüz onu gelin etmek için şenlik yapılacaktı. Sonra Kerem gitti, dağ başına çıktı, baktı; bu şehirde bir toy var, seyirlik, aydınlık. Gitti, oraya ulaştı. Evet, kızlar deste deste oynuyorlar, sazcılar saz çalıyor, tarcılar tar çalıyor, kemençeciler kemençe çalıyor.

Kerem de gitti, bir yandan tannı çalarak bir avuç kızın içine girdi. Ta- nnı aldı ve çalmaya başladı. Tan çalınca âlemlerin kıblesi padişaha haber verdiler. Müzisyenlerin hepsi ona hayran kaldılar. Her ne kadar izleyici var ise, bu gencin etrafına gitti. Padişaha:

“Bu genç bizim meclise yakışır” dediler. Padişah dedi:

“Onu meclise getirin!” Mahmudu meclise getirdiler. Mahmut orada oturdu, dutan eline aldı, birkaç gazel okur, gör ne der:

May… âMy… aaay… aaah… şikayet eylerim yine zamandan, zamandan neylemişim felek bana yar olmaz gam yeme gam yeme divane gönül her zaman felek böyle hor olmaz hââay…

sabahlar gün doğar akşamlar batar herkim öz yarini kucaklar yatar benim ahüzanm yükselip durur el götür nazlı yarim ver bana76

Nitekim, birkaç şiir dedikten sonra Mahmut Şah dedi: “Senin ne derdin var?” Mahmut dedi:

“Benim derdim budur; sen benim yarimi almışsın, düğün demek kur­muşsun, saz ü nevaz. Bu yar bana aittir, kaçtı buraya geldi, sen benim ya­rimi seçmişsin.” Mahmut Şah dedi:

“Ben yarini şimdiye dek hiç görmedim.” Bunun üzerine emretti; bu toy Kerem adına olacak diye ilan ettiler, duvarlara astılar. Bu toyu Keremin adına hazırladıktan sonra, Kara Melek bunun Kerem için olduğunu duydu. Gece yine evini-eşiğini balçıkladı, ailesini bedevi deveye bindirdi, şehri geride bırakarak çöle doğru, bu vilayetten de göç etti gitti. Kara Melikin kaçıp gittiğini daha sonra öğrendiler. Her ne kadar arkalarından atlı yolla- dılarsa da, onlara yetişemediler. Kerem dedi:

“Olmaz, ben kendim bunun arkasından gitmeliyim.” Mahmut Şah dedi: “Dünyada hangi sevgiliyi istersen, sana alırım, bunun izinden gitme!” Kerem dedi:

“İmkânsız!” Kalktı, atına bindi, şehri geride bırakıp çöle doğru gitti, bir adama rastladı. -Bunlar yedi erkek ve bir kız kardeş idiler. Kerem on­lardan haber sorunca, onlar dediler:

“Gel bu kız kardeşimizi sana verelim; bunun arkasından gitme!” Ke­rem dedi:

“Olmaz! Dünyanın güzeli olsa istemem. Bana Aslı Han gerek!” Ve onun arkasından gitti. Bir dağda durdu. Orada kar yağdı. Her tarafı kar kaplayıp yolu kar basınca, nereye gideceğini bilemedi. Bunun üzerine bir­kaç şiir söyler, gör bu dağa ne söyler:

Heeey…

Erzurum vardım, yol iki oldu.

Ben şu yolun yar hangi birine varayım. Aktı gözyaşım sel gibi oldu.

Ben şu yolun yar hangi birine varayım.

Aslı Han diyor adımı elimi Karanlıktır, gece bilmem yolumu Ben kendime yakin77 bildim ölümü Ben şu yolun yar, hangi birine varayım.

Nitekim, bu şiirleri söylerken kar yağdı. Kerem atın üstündeki çulu al­dı, kendine sardı, bir ağacın dibine yattı; üstüne kar bastırdı. Kar bastırın­ca bir gece bir gündüz karnı altında kaldı. Sabah hava güzelleşti. Bir be­zirgan oradan geçmek için geldi -yani, biz şoturban79 derdik. O zamanın şoturbanlan oradan geçerdi, tüccarı tâciri -. Orada bir mağara vardı. O ma­ğarada develeri bıraktılar, yükleri indirdiler ve odun toplamaya başladılar. Baktılar; bu kardan bir tar sallanıyor, bir atın başı beliriyor. Kan açtılar baktılar; bir genç kann altında kalmış. Onu aldılar götürdüler. Yemek pi­şirdiler; yemek-aş dondu. Ona acı şey verdiler, biraz kendine geldi. Ken­dine gelince dediler… -Bezirgânın kansı yolda giderken… -keyfi yerinde değildi. Biraz soğuk yemiş gibiydi, onun ölmesini istiyordu. Kerem, aldı dutan, bu bezirgânın kansına birkaç şiir dedi. Kadın dedi:

“Bu deli, tutun şunun elini ayağım bağlayın! Alıp onu Tebriz’e götü­relim!” Bu önce dedi:

“Ben Tebrizliyim, Ziyad Padişahın oğluyum. Ben bir hak aşığıyım, dî­vane değilim, beni hemen bırakın!” Dediler:

“Eğer hak aşığı isen birkaç kelime söyle, ki şu dağların kan erisin!” Kerem dedi:

“Elimi aç, devenin üstünde dutanmı elime ver, ki sana birkaç kelime diyeyim.” Elini açtıktan sonra dutan eline verdiler. Şimdi birkaç kelime de, gör ne der:

Seniq ağca gariq vardır Benim ahüzanm vardır , Irak yerde yarim vardır bir yol ver aşalım dağlar

Dağlar senin karın olsun Erisin güllerin olsun Sunalar söyler yar gelsin Bir yol ver aşalım dağlat10

Kerem birkaç gazel söyledikten sonra, Hudânın kudretinden bir güneş doğdu -Temmuzun güneşi. Dağlann kan eridi, sular eridi, yer kurudu,

güller açıldı, bülbüller şakıdı. Bu dağı aştı baktı; bülbüller güllerin üstün­de şakıyor. Birkaç gazel der, gör ne der:

Eeey…

Akşam (oduna?) hayal bülbül Sen ağlama ben ağlarım Ciğerim dağlı ey bülbül Sen ağlama ben ağlarım

Bülbülüm giymiştir ağı Sinemde koymuştur dağı Keremin çeşmi çırağı Sen ağlama ben ağlarım

Nitekim, birkaç şiir söyledikten sonra, bu şimdi Rum vilayetine gitti. Bu şehrin padişahının adı Hünkâr padişah idi. Burada bir mağara vardı. Kerem gitti, bu mağaranın içinde yattı. Aynı anda Meryem82 gece birden düş gördü: Kerem bir eve gelmiş… -filan mağaradadır. Derhal damgaya83 birkaç… -bazı… -şimdi pasban84 diyoruz- o zamanın pasibanlanndan bir polise yüz eşrefi85 verdi, dedi:

“Al bu yüz eşrefiyi, polis şefine götür. Kerem belki filan mağaradadır; gitsin, öldürsün, bize başını getirsin.” Bekçi yüz eşrefiyi aldı, Keremi öl­dürmesini polis şefine söyledi.

Kara Melik geldi yattı, uykuya daldı. Birden kız, Tanrı yardımıyla uyandı. Bir boyunluğu vardı. Onu aldı götürdü, o polis şefine verdi:

“Görevi şu, makamı şu’ dedi, “bu altın boyunluğum üç yüz tornan de­ğerindedir, şenindir, git benim haberimi yarime ver. Kapımızın işaretini ona söyle. Onu öldürme; babam seni yanlış yola sürdü.” Polis şefi, boyun­luğu aldıktan sonra mağaranın eşiğine gitti, dedi:

“Mahmut Can!” Kerem dedi:

“Can! Sen kimsin, ki gecenin bu vakti benim adımı biliyorsun?” Polis şefi dedi:

“Ben sevgilinin elçisiyim, ben geldim.” Kerem dedi:

“Madem ki geldin” dedi, “hoş geldin.” Gitti birkaç yakut da -Mahmut ona verdi, geri geldi, dedi:

“Ben gideceğim, Kara Melikin kapısına beş kran büyüklüğünde bir ka­ra işaret çizeceğim.” Gittiğinde… -bu şehrin kapılan birbirine benzer- ne zaman ki beş krana benzer bir kara işaret gördün, işte o kapı onlann kapı­sıdır.” Kerem dedi:

“Pekâla!” Bu işareti verdi ve gitti.

Sabah Meryem kalktı, dışan çıktı. Baktı kapılanna beş kran büyüklü­ğünde kara çizilmiş; kırk kapı o yana, kırk kapı bu yana kara (işaret) çekti.

Kerem geldi, yolda kayboldu. Hangi kapı olduğunu bilemedi. Yaşlı bir kadına gitti, misafir oldu. Yaşlı kadına misafir olduktan sonra dedi: “Nine, ben sana oğul, sen bana ana; senin için her şeyi yapanm, yeter ki beni gizle”. Nine dedi:

“Hoş geldin, başım gözüm üstüne!” Sonra dedi:

“Ben burada bir kıza aşığım – Kara Melek’in kızına.” Yaşb kadm dedi: “Ben onlann evlerini biliyorum, seni oraya götürüp, gösteririm.” Sözün kısası, buranın padişahının bir kızı vardı; onun bir kenarda bağı vardı. Kırk kız canı sıkılmasın diye her gün onun yanma giderdi. Yaşlı ka­dm Kereme bir kadın giysisi giydirdi ve Meryem’in yanına gitti, dedi: “Meryem bacı, eğer kızın bu gece Nergis Han’ın yanma giderse, bu Hünkar Padişahın kızının yanma, benim kızımın bir kızı var, gelsin senin kızınla gitsin.” Meryem dedi:

“Haydi gelsin gitsin.” Yaşlı kadm, Kereme kadm giysisi giydirdikten sonra, -şehzadeydi, sanki taze, on dört on beş yaşmda, sakalı bıyığı yoktu, bir kızdan ayırt ediliyordu. Dudak boyası ile güzelleştirdi ve Kara Mele­ğin evine götürdü. Kerem, kızla kapıdan çıkınca birbirlerinin boynuna sa­rıldılar. Yine burada kardeş, şeftali kurusunu paylaştılar, öpüştüler. Bun­dan sonra kalktılar, Hünkar Padişahın kızının yanma gittiler, -kırk kız onun yanında. Gidince, dediler:

“Ha! Aslı Han -Zöhre Hanım, yanında getirdiğin kim, adı ne?”

“Bu, teyzemin kızıdır, adı Keremdir. “ Dediler:

“Kızın adı Kerem olmaz. Zöhre dedi:

“Pekâla, âlemlerin Tanrısı teyzeme çocuk vermezdi, ondan ötürü Hu- dâ Kerem etti; adım Kerem koydular.” Bu yolu uydurdu. Sonra dediler:

“Pekiyi, yararı yok.” Onları şarap içmeye aldılar, şarap sundular. Ke­rem bunlara şarap sundu. Kızlar şarap içerken, bunlar birbirleriyle sarmaş dolaş oluyordu. Artık mest olunca içmediler, yıkıldılar, birbirlerine sarıl­dılar. Mest olup birbirlerinin üstüne yıkılınca, birbirlerine sarılmaya baş­ladılar, zevku sefaya daldılar. Mest olduktan sonra… -Hünkar Padişahın kızı uyanınca, baktı; bunlar birbirlerine dolanmışlar, dedi:

“Haa, Aslı Han, sen ki, ‘bu Kerem’dir, kızdır’ diyordun, ama şimdi er­kek olmuş!” Sonra (Aslı Han) dedi ki:

“Bibi can! Haram değil, evet haram değil.” Sonra (Hünkâr Padişahın kızı) dedi:

“Pekiyi, onu götürüp babana teslim edeyim mi? Ne diyorsun?” (Aslı Han) dedi:

“Götür ver de, baban gözünü çıkartsın!” (Nergis) Kereme dedi:

“Beni istiyor musun yoksa istemiyor musun?” Kerem dedi:

“Haydi, senin de olayım!” Sonra kalktı, kilimin ortasına oturdu, birkaç gazel okur, gör ne der:

Heeey…

Bu gece düşmüşüm cennet bağına, bağına Sağ elimde tuygun, solumda tarlan Bağban olum ikisinin bağına Sağ elimde tuygun, solumda tarlan86

Nitekim, zaman dar olduğu ve beyler gitmek istediklerinden özetliyo­rum. Onlar böyle zevk ve sefa içindeyken Hünkâr Padişaha haber verdi­ler: Kızların içinde bir erkek bulundu. Bunun üzerine Hünkâr Padişah bunları teftiş etmek için müfettiş yolladı. Kızlar durumu öğrenince Kere­mi ortadan çıkarttılar. Teftişe gelenler hiçbir şey görmediler. Nitekim her­kes evine gitti. Birkaç gün sonra Kerem yine Aslı Hanı özledi,87 dedi: “Ben Aslı Han’ı özledim!” Yaşlı nine onun başını kulağım sardı, ta­nınmasın diye, şalını başına çekti, dedi:

“Meryem, benim bu kızımın dişi ağrıyor, gel bunun dişini çek.” Bu ba­haneyle Aslıyı görmeye gitti. Meryem dedi:

“Aslı Han, gel bunun başını tut! Bu çocukcağızın dişini çekeyim. Ge­lince, sağlam dişlerine kerpeten attı. Dedi:

“Bunu çek, bunu çek!” Nitekim, dokuz tane dişini çekti. Çektikten sonra kız feryada düştü, yüreği yandı, annesine babasına söylenmeye -sal­dırmaya başladı. Sonra, anladılar ki; bu Keremdir. Derhal damgaya haber verdiler, geldiler Hünkâr Padişaha şikâyet ettiler, geldiler, Keremi tuttular -eli kolu bağlı. Teftiş ettiler ki, bu kız değil, oğlandır. Aldılar götürdüler cellada verdiler. Cellat başını kesmek için onu derya kenarına götürdü. (O sırada) gökyüzünden turnalar geçti. (Kerem) turnalara birkaç şiir okudu. Nitekim, turnalar (aşağı) indi, cellatlara vurdu, baş ve kulaklarını gagala­yıp kaçtılar. Gittiler, padişaha durumu arz ettiler. Sonra, padişah kendisi geldi. Kerem dedi:

“Ben hak âşığıyım.88” Padişah dedi:

“Eğer hak âşığı isen yeniden oku turnalara, (aşağı) insinler.” (Kerem) yeniden birkaç şiir okuduktan sonra, turnalar aşağı indi. (Padişah) emret­ti; ona şahlık giysiler giydirdiler, getirdiler. Ve gittiler Kara Melik’i de tut­tular getirdiler. (Padişah) bu kızı (ona) istedi, nişanladı, gelin etti, götürdü onun evine. Götürdükten sonra, bunun annesi giysilerini dikmekte; elbise­sinin düğmelerini bir büyücüye götürdü, büyü yaptırdı. Büyü yaptırdıktan sonra, Kerem elini düğmelere atınca, ayağından alev aldı.89 Testiye de bu kızın annesi, su bahanesiyle neft dökmüştü, onu evde bıraktı. Aslı Han, testinin suyunu aldı Keremin başından ayağına döktü. Alev alınca Kerem bu yanmasına bir şiir okur. -Şu şiiri okuduktan sonra bitiririm.-90

Eeey…

Ot yapıştı ayağa kızlar, yarim yar

Yanaram Aslım yanaram aaay…

Tırnağımdan ta başıma

Yanaram Aslım, yanarım aaah…9

Bu türküyü okuduktan sonra yandı kül oldu. Aslı Han onun bu külünü yığdı, Hünkâr padişahın yanına götürdü. Hünkâr Padişah adam yolladı… Kara Meliki eve koydular, üstüne neft döktüler, Meryem annesiyle birlik­te onları ateşe verdiler. Sonra Hünkâr Padişah bu kıza dedi:

“Sen şimdi ne diyorsun?” Dedi:

“Buraya bir imâret hazırlat -bir türbe ki -benim ömrüm bu, ben bura­da kalayım.” Hünkâr Padişah ona bir imaret hazırlattı. Bu, burada kırk yı­la dek kaldı; gözleri ağardı, saçları ağardı, sonra Tanrının dergâhına yüz tuttu:

“Ey Hudâ! Yarimi bana geri ver, ya da benim canımı al!” Âlemlerin Tanrısı tarafından Cebrail’e emrolundu. Cebrail gitti, cennette peygamber ve Hazret-i Ali’ye haber verdi:

“Gidin bu kulun muradım yerine getirin! Bunun nişanlısını zinde edin!” Kamber, Hazret-i Emir92 ve peygamberle kabrin üstüne geldiler. Peygamber dua ve münacat etti. Hudâ-yı taala tarafından mezardan bir ak­sırık sesi duyuldu. Kerem ayağa kalktı. Aslı, o kalktığında elli, elli iki yaş­larındaydı. Gözleri ağarmıştı, el etek oldu, elini peygamberin eteğine attı. Dua ettiler; onun gözleri de iyileşti ve bunlar genç oldular. Sonra dediler, arkaya bak o (gelen) kimdir? Arkaya bakınca, gözden kaybolup gittiler. Giderken bir avuç toprak verdiler, dediler, ‘annenin babanın gözleri kör oldu, bu toprağı gözüne sürün!’ Sonra Hünkâr Padişah bunları bir tantana ve şaşaa ile bir katar deve ile menzil menzil yola saldı ve aldı Tebriz’e ge­tirdi.

Anne babası kör idi. Bu devadan koydu, gözleri aydınlandı. Sonra, Ke­rem bir süre burada kaldı. Kırk gümsonra babası öldü ve Kerem padişah oldu. Arz olsun, ki Zöhre Hanım da haremin hanımı oldu; zevku sefa sür­düler.

Beylerin selâmetine hikâyemiz sona erdi. Okuyan kulunuz, Kalât-Esferâyin’den Hidâyetullâh-e Azimiyan. Sevgili dinleyenler için bu hikâye kabul oluna!



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir