23 Ocak Pazartesi 2017
Ana Sayfa / Masal / Mersinler Güzeli Masalı

Mersinler Güzeli Masalı

Mersinler Güzeli Masalı

Vaktin birinde bir kadın varmış. Bu kadının hiç çocuğu olmamış. Ama bu kadın beş vakit namazını kı­larmış. Namazdan sonra Allah’a yalvarır, dua edermiş. «Allahım, bir çocuğum olsun da isterse mersinler güze­li olsun» dermiş.

Allah bu kadının duasını kabul eder. Dokuz ay, do­kuz gün, dokuz saat, dokuz dakika sonra bir çocuk do­ğurur. Bu çocuk bir mersin fidanıdır. Herkes buna gül­meye başlar. O da «Allah bana duama göre çocuk verdi» der, geçer. Kocasına da der ki:

«Al bu mersin fidanını, götür, has bahçeye havu­zun yanıbaşına dik».

Kocası da bu fidanı havuzun yanıbaşına diker. Ama ne anası gider onu görmeye, ne de babası. Bu mer­sin fidanı da bir ağaç olur ki ne göz ile görülür, ne de dil ile tarif edilir.

O memleketin padişahının oğlunun da evlenme ça­ğı gelir. Padişah vezirini çağırır, der ki:

«Al oğlumu, gezdir. Bir ay sonra gelirsiniz. O za­man evlendiririm».

Vezir padişahın oğlunu yanına alır. Geze geze o mersinler güzelinin olduğu yere gelir. Padişah oğlu mer

sin ağacının serini görür, dört böğründen vurulur. Ora­ya çadırlar kurulur. Bunlar gelirken birer de taze kek­lik vurmuşlardı. Onların tüylerini yolarlar, ızgara eder­ler, yerler, içerler. Uyku zamanları gelir. Padişah oğlu emreder:

«Gidin, yerimi hazırlayın. Altın şamdanımı başucuma, gümüş şamdanımı ayakucuma yakınız. Şerbetimi de ezip başucuma koyunuz. Uyanınca içeceğim».

Emirleri aynen yerine getirilir. Onlar uyurken ge­ce yarısı mersin ağacı açılır, içinden mersinler güzeli çıkar. Delikanlının çadırına girer. Altın şamdanı ayakucuna, gümüş şamdanı başucuna koyar. Şerbetini de içer. Padişah oğlunu öptükten sonra oradan çıkar. Mer­sin ağacının yanına varır. «Açıl mersin ağacım açıl!» der. Mersin ağacı açılır, kız içine girer.

Padişahın oğlu uyanır, şerbetini bulamaz. «Belki vezirler unuttu» diye düşünür. Vezirler de sabahleyin şamdanları söndürmeye gidince yerlerini değişmiş ola­rak görürler, onlar da şaşırırlar. Ama bir şey diyemez­ler. Giderler, kahvaltılarını yaparlar. Yola revan olup av avlamaya giderler. Hepsi de yine birer keklik vu­rurlar. Tüylerini yolarlar, ızgara ederler. Yerler, içer­ler. Üstüne de kahvelerini içerler. Ondan sonra padişah oğlunun yerini hazırlarlar. Altın şamdanı başucuna, gü­müş şamdanı ayakucuna korlar. Şerbetini de ezip ha­zırlarlar. Herkes yerine çekilip yatar.

Gece yarısı kız yine çıkar. Şamdanların yerlerini değiştirir, şerbeti içer. Bir de eğilip padişah oğlunu öper. Tekrar mersin ağacının yanına gider. «Açıl mer­sin ağacım açıl!» der.

Padişahın oğlu uyanır, şerbetini bulamaz. Vezirler de sabahleyin şamdanların yerlerini değişmiş olarak bulurlar. Sebebini padişah oğluna sorarlar. O da: «Ben iki gecedir şerbetimi de içmedim» diye cevap ve­rir.

O gün yine ava çıkarlar. Avlarını ızgara ederek yer­ler. Bir tane de tazıya verirler. Akşam yatma vakti ge­lince padişahın oğlu elini keser ve yaraya tuz basar. Böylece uyuyamayacak ve işin aslını öğrenecek.

Gece yarısı olunca kız «açıl mersin ağacım açıl!» der. Mersin ağacı açılır, kız içinden çıkar. Padişahın oğlu bu güzel kızı görünce bayılıverir. Kız yine şerbeti içer, şamdanların yerlerini değiştirir, oğlanı da öpüp gider. Ağacın yanma varır, «açıl mersin ağacım açıl!» der ve ağacın içinde kaybolur.

Oğlan kendine gelince kızı bulamaz. Ayrıca onu çok merak eder. O gün yine ava giderler. Keklikleri vu­rup gelirler, ızgara edip yerler. Bir keklik de tazıya verirler. Yatma vakti gelince oğlan bir akşam evvel kes­tiği yeri daha derinden keser, içine tuz basar. Herkes uyurken bu sızıdan uyuyamaz. Bir de bakar ki mersin ağacı açılır, içinden ayın on dördü gibi bir kız çıkar. Kız gelip şerbeti içer, şamdanların yerlerini değiştirir. Tam oğlanı öpeceği sırada oğlan kızı yakalayıverir. «Sen benimsin, ben seninim» der. Ama kız ısrar eder:

«Ben çıplağım, vaktim geçerse mersin ağacı açıl­maz. Gidip içine gireyim».

Ama oğlan kızı bir türlü bırakmaz. Kendisinin Hindi Yemen padişahının oğlu olduğunu söyler.

Sabahleyin padişahın oğlu vezirlerinden evvel kal­kar. Onlara emreder:

«Bugünden sonra şamdanlarımı ben yakacağım, şerbetimi de kendim ezerim. Bundan sonra benim yat­tığım yere kimse girmeyecek!»

O gün yine ava giderler. Oğlan bir tane fazla ızgara eder. Odasına gidince kız ile birlikte yer.

Bu iş bir gün, iki gün böyle devam eder. Vezirler derler ki:

«Aman beyim, gidelim artık. Yoksa babanız başı­mızı kesecek. Düğününüz kuruldu, bizi bekliyorlar. Biz buraya bir ay için geldik. Daha doymadın mı, kaçalım artık».

Oğlan bir gece kalkar, göyneğini gül ile doldurur, yatağının içine kor. Oradan usul usul kaçar. Avlanarak Hindi Yemen memleketine doğru yola çıkarlar.

Kız uyanır, bakar ki, kucağında gül dolu bir göynek var, başka kimse yok. Doğruca bir terziye gider:

«Aman terzi, hemen bana bir derviş elbisesi dike­sin».

Terzi diker. Kız derviş elbisesini giyer, biner bir ata, doğru Hindi Yemen’in yoluna.

Hindi Yemen’de de oğlanın düğünü kurulmuş. Kız düğüne girmek ister, bırakmazlar. Derler ki: «Gidecek­sin, padişahın oğlu seni görecek. Ondan sonra içeri gi­resin».

Kız gider, oğlanı görür. Oğlan den;rişe sorar:

«Aman dervişim, geldiğin yerlerde, geçtiğin yer­lerde ne gördün, ne işittin?» Derviş de der ki:

Tazılar ulur gördüm,

Çadırlar kurulu gördüm,

Yâr yârın koynunu

Gül doldurup kaçan gördüm.

Oğlan devamlı olarak dervişe bu sözleri söyletir ve onu yanından hiç ayırmaz. Padişah, oğlunun yanına ge­lir:

«Haydi oğlum, gelin seni bekler, gelini gezdirecek­ler».

«Gezdirecekler ama ben bu dervişle kol kola gide­ceğim».

Girer dervişin koluna, kol kola giderler. Geline kim bakar. Oğlan dervişe: «Söyle dervişim söyle» der, başka bir şey demez. Gerdek odasına girme vakti gelir. Oğlan dervişi de odaya alır. Onu yanına oturtur, geli­ne hiç bakmaz. Dervişe der ki: «Söyle dervişim söyle». Derviş de der ki:

Tazılar ulur gördüm,

Çadırlar kurulu gördüm,

Yâr yârın koynunu

Gül doldurup kaçan gördüm.

Nihayet gece yarısı olur. Derviş dışarı çıkmak is­tediğini söyler. Dışarı çıkınca derviş elbisesini çıkarır. Kendisini saçlarından asar. Oğlan da içerde bekler. Bekler ama derviş bir türlü gelmez.

Sabah olur. Oğlan odadan dışarı çıkar. Kızı dışa­rıda asılmış olarak görür. «Vay mersinler güzelim, sen idin de bana durumu niye anlatmadın, niye bu hale gel­din? Sen öldükten sonra ben niye yaşayayım?»

Oğlan da kızın saçı ile kendisini asar. Gelin de içer­de bekler. Oğlan gelmeyince o da dışarı çıkar. Ayın on dördü gibi bir kız ve efendisi asılı. «Efendim gittikten sonra ben niye kalayım» der, o da kendisini oraya asar.

Sabahleyin padişah, erkânı, ahali hep gelirler. Ba­karlar ki gelin, oğlan ve yanında da bir güzel kız asılı. Herkes ağlamaya başlar.

O sırada iki sıçan halkın arasından geçiyormuş. Sı­çanlar derler ki:

«Hah, bizim dilimizden anlasalar da kuyruğumuzu padişahın oğlunun burnuna soksalar, uyanacak».

Bir kocakarı bunların dilini anlar. Tutar sıçanları, gider kuyruğunu padişahın oğlunun burnuna sokar. Oğ­lan hemen uyanır. Der ki:

«Beni uyandıran mersinler güzelini de uyandır­sın».

Onun da burnuna sıçanın kuyruğunu sokarlar. Ge­linin annesi de:

«Benim kızımı da uyandırsınlar, ben kızımı alır gi­derim» der.

Onu da uyandırırlar. Mersinler güzelinin annesi ile babasına da haber gönderirler. Onlar da gelirler. Kırk gün kırk gece düğün yaparlar. Bir gün, bir gece murat alıp murat verirler. Allah cümlemizin de muradını ver­sin.


Tek Yorum

  1. pardonda bu hikayenin tamami ozet yokmu

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir