23 Ocak Pazartesi 2017
Ana Sayfa / Kitap Özetleri / Münevver Romanının İncelemesi Ana Fikri Konusu Özeti

Münevver Romanının İncelemesi Ana Fikri Konusu Özeti

Münevver Romanının İncelemesi

Münevver Romanının Ana Fikri

Münevver Romanının Konusu

Münevver Romanının Özeti

Güzide Sabri’nin yazmış olduğu sekiz romandan ilkidir. Eser ilk önce 1899 yılında ‘Hanımlara Mahsus Gazete’ de tefrika edilir, daha sonra 1901 yılında kitap halinde basılır.

Sanatçı, romanındaki Münevver karakterinin gerçek hayatta Hüsniye isminde biri olduğunu söyler. Onunla Büyükada’da tanıştıklarını, doktor tavsiyesi ile tebdil-i mekân yaptığı için Büyükada’da iyi bir dostluk kurduklarını anlattıktan sonra şunları ekler:

“…Evlendiği günden az bir müddet sonra kocası ile hep ayrı yaşadığını anlattı.Kışın soğukları bizim rahatımızı bozmuştu. Onlar da biz de İstanbul’daki evlerimize dönmüştük. Birbirimizi sık sık görüyorduk. O kışın nihayetinde, arkadaşım anne olmuştu. Fakat kan kusuyordu… Yataktan kalkamadı. Ölümünden iki gün evvel kendisini gördüm. Hayatımın bu hazin va’kasını yazacağımı kendisine tekrar va’detmiştim.”

Romanın sonunda Münevver’in arkadaşının Tokat’a babasını görmeye gitmesi ve belli bir süre orada kalması da Güzide Sabri’nin hayatından bir izdüşümdür diyebiliriz:

“Artık ben Anadolu’nun bu ücra, bu tenha kasabasında zamanlarımı Münevver’e mektup yazmak, onun mektuplarını beklemekle geçiriyordum… Toprak sıvalı, siyah damlı evlerin manzarası önünde bütün gün ruhumun arkadaşı Münevver idi.”

Münevver romanında, hazin bir aşk öyküsü on iki bölüm halinde anlatılır. Romanın başında yer alan sonbahar tasvirine şu cümleler, bunun acıklı bir hikayenin takip edeceğini haber vermektedir.

“Uzak ve solgun dağlara sonbaharın sisleri çöktüğü, yaprakların sararıp yavaş yavaş döküldüğü zamanlar ruhum garip bir melâl altında ezilir ve ağlamak isterim…

Romancının kendi dünyası ve arkadaşı Münevver hakkındaki düşünce ve yorumlarının yer aldığı ilk yirmi iki sayfada sonbaharın ve hatırlattıklarının anlatılmasından sonra esas va’ka başlar. Romancı Münevver adlı arkadaşının yanında olduğu günü hatırlar ve Münevver’in o gün kendine ait sırrı arkadaşıyla paylaşmaya başlaması ile esas va’ka ortaya çıkar. Bundan sonrası Münevver’in ağzı ile anlatılacaktır:

“(…) Bu sükûnet içindeyken şimdiye kadar kapalı kalan o feci hatırayı sana anlatacağım.”dedi ve başladı:

“Ben bu yirmi senelik hayatım içinde yalnız bir ruha, yalnız bir vücuda kendimi vakfetmiş, onu kalbimin en saf emelleri, en nezih hisleri, en aziz ümitleri ile sevmiştim.”

Böylece, romanın olay örgüsü bir çerçeve hikâye ile şekillendirilmiş olmaktadır. Romancı ve Münevver’in dostlukları, daha sonra romancının İstanbul’dan ayrılışı ve geri döndüğünde Münevver’in ölüm haberini aldığı bölüm, çerçeve hikâyeyi oluşturur. Münevver’in bakışıyla amcasının oğlu Şefik’in verem olup ölmesiyle sonuçlanan hazin aşkın anlatıldığı bölümler ise ana va’kayı oluşturmaktadır. Romanın özeti şöyledir:

Amca çocukları olan ve belli bir yaşa kadar birlikte büyüyen Münevver ve Şefik birbirlerine çok düşkündürler. Münevver ve Şefik arasında belli bir duygusal yakınlık hissi doğduktan bir süre sonra Şefik’in babası vefat eder ve annesi ile Şefik, Münevver’lerin evinden ayrılırlar.

Zaman geçer ve Şefik tıp tahsiline başlar. Münevver de eğitimini evde tamamlamış, çok güzel ud çalabilen ismiyle müsemmâ bir genç kız olmuştur. Şefik sonbaharı, yaprakların dökülmesini, yağmurların yağmasını çok seven, aşırı hassas bir gençtir. Münevver’le nişanlandıktan bir süre sonra Şefik verem olduğunu öğrenir, bunu Münevver üzülmesin diye ondan saklar. Amcasına yani Münevver’in babasına durumu açıklayıcı bir mektup yazar ve Münevver’den uzaklaşıp nişanı bozar. Babası, Münevver’e arada başka bir kızın olduğunu söyleyerek, Münevver’i Şefik’ten vazgeçirmeye ayrılığı kabul ettirmeye çalışır. Çünkü Münevver, bu aşkı ancak ölümün bitirebileceğim düşünmektedir. Diğer tarafta Şefik, hastalığı sebebiyle yavaş yavaş acılar içinde erimekte ve hastalığın şiddeti içinde tükenmektedir. Münevver, kırgınlığı ve gururunun incinmesi sebebiyle başkası ile evlenmek ve Şefik’ten intikam almak ister.

Bahar mevsiminde bir gün, babasına gelen bir mektubu gizlice okur ve gerçekleri öğrenir. Herkeste, baharın neşesi görülmekte iken Şefik, son günlerini yaşamaktadır. Münevver için artık bahar en kötü haberleri getiren bir mevsim olarak kalacaktır. Ada’ya Şefik’i görmeye giderken yolda, her şeyi iyice öğrenmeden haksız yere eza ettiği Şefik’e karşı büyük bir pişmanlık duygusuyla doludur. Şefik’ e gitmek için vapura doğru ilerlerken zihninden insanlar, hava, tabiat üzerinde çeşitli düşünceler geçen Münevver, iskeleye yakın bir gazinodan gelen piyano ve keman sesi ile ruhunu bir titremenin aldığını hisseder ve bunu bir ölüm havasına benzetir. Bütün bunlar, ona adeta Şefik’in cenazesinden haber vermektedir. Bu bir hiss-i kable’l-vukudur; nitekim, Şefik’in evine vardığı zaman onun tabutu ile karşılaşır. Gerçekleri öğrendikten sonra hemen yanına gitmek için can attığı Şefik’in

tabututuyla karşılaşan Münevver komaya girer ve iki ay yataktan kalkamaz, kendine gelemez. Münevver’i bundan sonra, bir zamanlar Şefik’in söylediği ‘Ben senden önce ölürsem beni sonbahar günlerinde neşeyle yâd et’ sözleri teselli eder. Zor da olsa sonbahar geldiğinde gülümsemeye çalışır.” Fakat, Şefik’in acısına dayanamayarak verem hastalığına yakalanır, hava değişimi için Büyükada’ya gönderilir.

Romanın sonunda Münevver, sözlerini bitirirken arkadaşına (romancıya) bir vasiyette bulunur. Sonbahar gelince dallardan yapraklar dökülürken, kendi mezarını ve Şefik’in mezarını ziyaret etmesini ister:

“-…Bir sene sonra gelen sonbaharda yapraklar böyle, Şefik ile ikimizin mezarının üzerine ağır ağır düşerken sen bir gün oraya ziyarete geleceksin. Hazan yaprakları hazin bir hışırtı ile ayaklarının altında ezilirken; sen o iki mezar arasında bizim ebedî istirahat yerimizde, ağır ve matemli bir ninni söyle. Servilerin iniltileri arasında ruhumuza fatiha oku!..”

Şefik’e kavuşma arzusu Münevver’in tek emeli olmuştur. Ölüm, aşklarını engelleyen bir unsur iken Münevver’in ölümü istemesiyle tekrar sevgilileri kavuşturucu bir imge olarak romanda yerini alır. Münevver, ölüm için şunları söyler: “Ona kavuşmak ümidi ile ölmek, ne kadar tatlı, ne kadar ilâhi, ne kadar sevimli bir emel idi…”

Bu samimi isteği kabul olmuş ve Münevver bir sene sonra sonbahar mevsiminde Eylül başında vefat etmiştir.

Münevver’in arkadaşı olan romancı bu bir yıl süresince İstanbul’da yoktur. Babasını uzun bir süredir görmediğinden onu ziyarete Tokat’a gider. O günkü buluşmalarından sonra tam bir yıl geçer ve İstanbul’a eylül sonunda döner fakat; Münevver’in yirmi beş gün önce öldüğü haberini alır ve bir zaman sonra Münevver’in annesi, bir gün yazarı ziyaret eder; kızının son anlarını anlatarak, ona verilmesini vasiyet ettiği udunu teslim eder. Udun üzerinde kurşun kalemle şu sözler yazılıdır:

“Beni özlediğin, gözyaşlarımı yahud neşelerimi duymak, görmek istediğin zaman bunu çal, onun tellerinde hâlâ benim kederlerim mevcuttur…”

Romancı, arkadaşının vasiyetlerinin hepsini yerine getirdiğini söyleyerek romana son verir. Roman başından sonuna kadar sonbaharın hüzünlü renkleriyle boyanmış ve udun hisli nağmeleriyle süslenmiştir. Şefik’in sonbaharı sevmesi, bu sevginin Şefik dolayısıyla Münevver’e geçmesi, Münevver’in sonbaharda ölümü, ölümün sonbahar gibi sevilen özlenen bir şey haline gelmesi; bütün bunlar, Servet-i Fünûn edebiyatındaki marazi hassasiyetin bu romandaki yansımaları olarak kabul edilebilir. Romanda, Şefik ve Münevver arasındaki aşkın sonbaharla vuslata ermesi ud sesiyle birlikte Münevver’in ağzından dökülen hazin ve içli bir şarkıda şöyle dile getirilir:

“Etmesin avdet melâl-i intizâr Geçme, ömrüm geçmeden ey sonbahar Varsa üç beş gün bekâsı ömrümün Sende olsun intihâsı ömrümün Geçme ömrüm geçmeden ey sonbahar”

Tamamen ferdî hislerle kaleme alınmış olan ‘Münevver’ romanı, Güzide Sabri’nin kendi hayatından izler taşıması bakımından yazarı daha iyi anlamamızı sağlar. Romanda kadın kahramanlar ön plandadır. Fakat yazarın kadın olması ile ilgili olan bu husus; romanda geri planda bile olsa kadın meselesinin ele alınması gibi sonuca yol açmaz.

Zaman geri dönüşlerin yapılmasıyla geçmişe doğru genişletilmekte, daha sonra tekrar vaka zamanına dönülmektedir. Romanda bir yıllık bir vaka zamanı ile birlikte Şefik ve Merakin çocukluklarına ait hatıraların yer aldığı bir yirmi yıllık zaman vardır diyebiliriz.

Mekân olarak Güzide Sabri, gerçekte yaşadığı gibi İstanbul’u seçmiş ve son bölümde Tokat’a gitmesi örneğinde olduğu kendi hayatından aldığı yer isimlerini değiştirme ihtiyacı hissetmemiştir.

Romanın hem erkek hem kadın karakterinin veremden ölmesi Münevver’in aşk ve macera romanları arasında karakteristik bir eser sıfatı kazanmasında âmil olmuştur.


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir