22 Ocak Pazar 2017
Ana Sayfa / Hikaye / Nazlı Eray Anıları Paylaşmak Hikayesi

Nazlı Eray Anıları Paylaşmak Hikayesi

ANILARI PAYLAŞMAK

Nazlı ERAY

Güneşli, sessiz bir pazar sabahı erkenden uyandım. Giyinip çıktım evden; yolda düşünüyorum. Şu sıralar belki geceleri daha mutluyum. Uyurken iyiyim, düşlerimde her şey belirli bir mantık çizgisinde gelişiyor hiç olmazsa. Uyandığımda yaşamım, önümde geçirmeye zorunlu olduğum gün o denli kolay değil.

Bunları düşüne düşüne Çankaya sırtlarına doğru yürüdüm. O çok sevdiğim kentin bittiği; aşağıdaki vadide gecekonduların başladığı yerde durdum biraz. Sabahı dinliyorum.

Ardımda dev blok apartmanlar uyuyor, yollara park etmiş arabalar uyuyor henüz.

öyle sessiz ki her yan; usulca bir taşın üstüne oturdum. Güneş yavaş yavaş karşıdan yükseliyordu.

Birden önümden koskocaman bir pastanenin uçarak, yandaki tepeye fırlatıldığını büyük bir hayretle gördüm.

Yanılmıyorsam, bu İzmir’deki Miş Miş Pastanesi’ydi; havada uçarken içindeki koltuklar ve sandalyeler birbirine çarparak devriliyordu. Garsonlar panik içinde pencerelerin kenarlarına tutunmuşlardı; gümüş rengi yuvar­lak tepsiler yerlerde yuvarlanıyordu; camekânlı pasta dolabının içindeki cins cins pastalar; profıteroller, eklerler, adisababalar, milföyler, taze peynirler ve sade poğaçalar, ayçörekleri ve peynirli pideler birbirine karışmıştı.

Pastane, güm! diye sol yanımdaki alçak tepenin üstüne kondu.

Ben daha ne olduğunu anlayamadan, bu kez de sol yanımdaki tepeden sağ yanıma doğru bir ev odası fırlatılmıştı. Odadaki karyola bir yana kaymıştı, perde kornişleri yere düşmüştü. Duvardaki bir harita ve birkaç resim sallanıp duruyorlardı. Perdeler rüzgârda uçuşuyor, camlar şangırdıyordu. Köşedeki bir kitaplıktan bazı kitaplar havaya fırlamışlardı.

Bunlardan bir tanesi ayağımın önüne düştü. Eğilip aldım, baktım; Stefan Zvveig’in “Bir Kadının Yirmi Dört Saati” idi bu…

Şaşırmıştım. Ayağa kalkmış, neler olduğunu anlamaya çalışıyordum.

Yanı başımda bir çıtırtı duydum. Dönüp baktım, bir Çingene belirmiş­ti; besbelli bir sabah insanıydı bu, aşağı mahalleden gelmiş olmalıydı. O da dikkatle olanları izliyordu.

“Kardeşim, nedir bu? Ne oluyor böyle? Havada odalar, pastaneler uçuyor! Yoksa ben mi yanlış görüyorum?” diye sordum.

Çingene başını salladı.

“Doğru görüyorsun abla,” dedi, “Gerçekten havada pastaneler, odalar uçuşuyor! Şu iki ayrı tepenin üstünde iki âşık var, kavga edip ayrılmışlar. Yani ilişkiyi bitirmişler, senin anlayacağın. Şimdi anılarını paylaşıyorlar. Anladığım kadarı ile kim neyi istemezse, ötekine fırlatıp atıyor.”

Bana bakarak ekledi.

“Ayrılığın en zor yanı bu değil mi? Birlikte yaşananlar, biriken anılar, sevilen, sevdirilen kentler…”

Çingene’nin duyarlığına hayran olmuştum.

“Evet,” der gibi başımı salladım.

Sol yandan üç tane sarı telefon kulübesi fırlatılmıştı. Havada daireler Çizerek uçup tepenin üstüne indiler. Kumbaranın birinden vadiye şakır şakır jetonlar döküldü.

“Bak, bak, gelene bak!” dedi yam başımdan Çingene.

Şimdi upuzun, gölgeli, ağaçlıklı bir sokak, üstünde yürüyen insanları, ‘ki yanındaki dükkânları ve o an oradan geçmekte olan arabalarla birlikte önümüzden uçarak geçti. Dükkân sahipleri kapılarının önüne fırlamışlar­dı. Bir trafik polisi dengesini yitirmiş; topaç gibi yolun orta yende yuvar­lanıp duruyordu; arabalar acı fren sesleri çıkartarak durmaya çalışıyorlar­dı. Bir-iki kişi, yolun kenarındaki at kestanesi ağaçlarına tutunmuşlardı.

Sokak, soldaki tepenin üstüne kayarak yerleşti.

Çingene:

“Eskiden yürüdükleri sokak olmalı bu…”diye mırıldandı,

“Otele bak!” diye bağırdım, “Ben biliyorum bu oteli! İzmir’de Konak Meydanı’ndadır. Saatin tam karşısında…”

Ankara Palas Oteli dev bir kibrit kutusu gibi önümüzden uçup, gürültüyle tepeye oturdu. Resepsiyondakiler dışarıya fırlamışlardı. Anahtarlar 1 dağılmıştı. Otelde kalmakta olan bir iki turist ve köylü, pencereleri açmış! bağrışıyorlardı.

Yanı başımdan Çingene, “Kaldıkları otel olmalı bu,” dedi.

Ona dikkatle bakıyorum. Paganini gibi kavruk bir adam. İyi bir gözlemdeydi, anlamıştım.

“Bak bu müthiş işte!” dedim.

önümüzden Eymir Gölü, bir tabak gibi dümdüz ve berrak; o en sevdiğim duru mavi renginde, çevresindeki tüm yolları, sazlıkları, gökyüzünde ki küme küme beyaz bulutlan, mangal başında piknik yapan insanları ile uçarak geçip öteki yana kondu.

“Pirzola kokusunu duydun mu?” diye sordu bana Çingene.

“Duymaz olur muyum,” dedim. “Kekikli. Bak havada bir termoşi uçuyor! Gölü sabah erkenden gezerlermiş demek.”

Bir sigara yakmıştım. Bir tane de ona uzattım. Teşekkür edip aldı»

Sigaralarımız tüttürmeye başladık.

“Kalabalık bir cadde geliyor,” dedi Çingene.

Baktım, bir gece zamanı, Bodrum’daki Cumhuriyet Caddesi’ydi bu!  Veli’nin barının oradaki kokoreççiden başlayıp, tam Azmak başına değin» uzanıyordu. Cadde, daha doğrusu, kıvrımlı daracık yollar, önümüzden» içi insan dolu, dev bir şeridin kayıp geçişi gibi geçiyordu. Akıl almaz bir kalabalık vardı daracık sokaklarda. İnsanlar lokantalarda yemek yiyorlar,» meyhanelerde içiyorlar, diskolarda dans ediyorlardı, Azmak başındaki salaş kahvede kasketli erkekler iki kanadı açılmış televizyonun önüm» kümelenmişler, bir türkücüyü izliyorlardı.

Gecenin geç bir zamanı olmalıydı. Barlar dolup taşıyordu. Hava sıcaktı anlaşılan. Herkes sokaktaydı, omuz omuza yürüyorlardı. Kalabalık çok yoğun olduğundan, sokağın içindekiler uçtuklarının pek farkında değildiler.

Kortan Restoran’dan bir-iki kişi dışarıya çıkıp gökyüzüne baktılar yalnızca; bir de tepsideki lokmalar sokağa döküldü.

Köşedeki kitap sergisinin olduğu binada Zülfü’nün bandı çalıyordu.

Biz bu görüntüye bakarken, öteki yandan Bodrum kalesi fırlatılmıştı; havada bir yay çizerek tepeye saplandı. Tüm ışıklan söndü.

“Al sana! Kontak attı!” dedi Çingene yanı bağımdan.

Bir deniz parçası yüzümü yalayıp geçti.

“Turgutreis’teki plaj,” dedi Çingene.

Havada yüzlerce mektup uçuşmaya başlamıştı; ardından birtakım ı kasetler, plaklar, tiyatro broşürleri, fotoğraflar ve kurumuş çiçek demetleri

havai fişekler gibi havaya atıldı.

Şimdi de Bodrum’da, meydandaki Reşit’in Kahvesi fırlatılmıştı gök­yüzüne doğru. Döne döne önümüzden geçerken, elinde bir tepsi dolusu adaçayı taşıyan Reşit’in şaşkın bakışları ile karşılaştım; çok yakınımızdan geçiyordu kahve, bir masa yüzümü sıyırıp geçti; Reşit’e göz kırptım. Ne

olduğunu anlayamamış, dehşet içindeydi!

Camın içindeki limonata dökülmüştü, dondurma külahları masaların üstüne dağılmıştı.

“Bakıyorum, sen iyi biliyorsun Bodrum’u,” dedim.

“Bilirim. Orada mısır satmıştım,” dedi, sigarasından bir nefes çeke-

Bir cam tabla döne döne hızla bir göktaşı gibi bana doğru geliyordu. Kaçmaya uğraştım ya, kaçamadım. Alnırun orta yerinde korkunç bir acı duydum, sanki başımda dünya patladı! Her yan kapkaranlık oldu.

Gözlerimi açtığımda, Çankaya sırtlarında, vadinin ortasında, yerde oturdum. Bir süre gökyüzüne ve tek tük beyaz buluta baktım. Çingene gitmişti. Elimi alnıma götürdüm, yumurta büyüklüğünde bir şiş vardı orada, dokununca zonkluyordu.

Âşıkların anı paylaşması bitmiş olmalıydı. Çevre sessizdi. Her şey bir pazar sabahı olması gerektiği gibiydi.

Oldum olası sevmem pazar günlerini.

Hep büyük yalnızlık duyarım.

Bir an Çingene’yi özledim.

Ne güzel yanımda çıtır çıtır konuşuyordu. Doğruldum yattığım yer­den, her yanım tutulmuş, üstümü başımı elimle temizledim.

Yürüye yürüye, yüksek blok apartmanların arasındaki yola saptım,

Bizim mahalleye vardığımda, karşıki evin camında Ferhunde’yi gör­düm.

Seslendi bana:

“Gel bir sabah kahvesi içelim,” dedi.

“Pazar günü, Hüseyin Bey’i rahatsız etmek istemem Ferhunde,” de­dim.

“Gel, gel,” dedi. “Hüseyin içeride uyuyor. Koşmaktan yorulmuş, duymaz bizi, gel.”

Apartmana girip, 7 numaraya çıktım. Ferhunde güzel bir sabahlık giymişti, ayağında tüylü terlikleri vardı.

“Hüseyin aldı,” dedi, baktığımı görünce.

Kahvelerimizi içtik. Fincanımı kapattım. Soğuyunca, Ferhunde fincana bir göz attı.

“İşte seninki!” dedi.

Sen hop! diye fincanın içinden çıkıverdin. Gene telve rengindesirt, koyu kahverengisin ama, ne zararı var. Geldin ya!

Baktın bana,

“Alnına ne oldu?” diye merakla sordun.

“Reşit’in kahvesinden uçan bir tabla çarptı,” dedim.

Hiçbir şey anlamadın. Şaşkın şaşkın bakıyorsun bana. Ben de anlayasın diye söylemiyorum ki. öyle işte.

“Hadi biz gidelim,” dedim.

İkimiz el ele kalktık. İndik merdivenlerden, çıktık sokağa

Heyecanla:

“Karşıya bak!” diye bağırdım. “Vay canına! Miami Beach burası California!.. Şu akıl almaz güzelliğe bak! Hep sana anlatırdım ya…”‘

Miami Beach’i, sonsuz beyaz kumsalı, Pasifik’in dalgaların, yırtarak geçtik.

Kurtuluş Parkı’nın oradaki İtfaiye Meydanı’na çıkmıştık.

“Afişmiş,” dedin.

“Biliyordum afiş olduğunu… Boş ver,” dedim. “Hepsi afiş. Böyle iyi şeyler gerçek olmuyor.”

Elim senin elinde, telve adamım benim. Avucunun sıcaklığım duyuyo­rum. Bu bana yetiyor.

Bilmiyorum,

Garibin tekiyim.

Pazar sabahı sanki bana biraz gülümsüyor. İşte böylece yollarda yürü­yüp duruyorum.

Bir yağmur yağsa, akıp gidersin.

İşte bu düşünceye dayanamıyorum.

Şu an ne bekliyorum ki gelecek günlerden?

… Senin artık gelmeyeceğini bana bir deniz kıyısı söyleyecek, biliyo­rum. Bir gece, yattığım yerden, o çok sevdiğim Fethiye, ölüdeniz e çıkar­ken soluğumuzu kesen, o camgöbeği dalgalar kulağıma gelip, bana fısıldayacaklar. Bir süre konuşacağım dalgalarla. O bembeyaz kumsalla, te güneş şemsiyesi ile…

Onlar bana yavaş yavaş her şeyi anlatmaya çalışacaklar.

Denizin beyaz köpüklü dalgaları ile uzun uzun konuşacağım. Mahzun olacağım. Arkamı dönüp, uyuyor taklidi yapacağım.

Dalgalar, kumsal, kızgın güneş, kaldığımız motel, çamaşırlarımızı astığımız ip ve şemsiyeler; bir süre daha yanımda kalacaklar.

 

Deniz, bana:

“Her şey geçer. Her şey biter. Sen bunu biliyorsun ama… Niçin bu kadar üzülüyorsun?” diyecek.

Sesimi çıkartmayacağım.

Gözlerimi sımsıkı yumacağım.

Safsın, tertemizsin, çocuk gibisin, yaşamamışlığın var, ama bunlar onlara anlatmayacağım.

O kumsalları, seninle yemek yediğimiz salaş restoranı, Kıdrak’ta yıllar önce, bir köylü tarafından av tüfeği ile öldürülen Avusturya büyükelçisinin karısını ve kızını, idam edilen köylüyü, minibüsle Fethiye’ye inişimizi, Mudo’da camgöbeği renkli pantolonlar deneyişimizi, Orfeo adlı geminin limana yanaşmasını, saçlarımı yaptırdığım berberi ve otobüs terminalini hep düşüneceğim.

Uykunun yumuşacık eli, usulca yüzümde, gözlerimde dolaşacak.

… Garip bir biçimde mutluyum şu an. Çünkü düşler evine doğru koşuyorum.


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir