25 Mart Cumartesi 2017
Ana Sayfa / Kitap Özetleri / Orhan Pamuk Kırmızı Saçlı Kadın Kitap Özeti

Orhan Pamuk Kırmızı Saçlı Kadın Kitap Özeti


Orhan Pamuk Kırmızı Saçlı Kadın Kitap Özeti

Orhan Pamuk’un son kitabı “Kırmızı Saçlı Kadın” Yapı Kredi Yayınlarından çıktı. Yapı Kredi Yayınlarından çıkan 204 sayfalık Orhan Pamuk’un yeni romanı “Kırmızı Saçlı Kadın” İstanbul yakınlarındaki bir kasabada yaşayan liseli bir gencin müthiş ve sarsıcı aşk öyküsüyle, büyük bir insani suçun peşinden sürükleyen bir roman. Romanda liseli bir gencin 30 yıl önce yaşadığı bir aşk hikayesi ve bu aşk hikayesinin kötü bir sonla bitmesi ile yaşadığı ve tüm geleceğini etkileyen sarsıntının etkileri anlatılıyor.  Orhan Pamuk’un “Kırmızı Saçlı Kadın” adlı kitabı yazara özgü müthiş ve akıcı bir üslupla kaleme alınmış.

Nobel edebiyat ödüllü Orhan Pamuk’un son romanı olan “Kırmızı Saçlı Kadın” güzel bir kitap okumak isteyenlere tavsiye ettiğimiz kitaplardandır. 

Orhan Pamuk Kırmızı Saçlı Kadın Kitabından Küçük Bir Bölüm

*******************

babamın kavgaları beni çok hüzünlendirdiği için onları düşünme­yi, hatırlamayı kendime yasaklamıştım.

Babamı en son ona yemek götürdüğüm bir gece eczanede gör­düm. Lise birdeydim; sıradan bir sonbahar akşamıydı. Babam te­levizyondaki haberleri seyrediyordu. Daha sonra tezgâha yerleş­tirdiği yemeğini yerken, ben biri aspirin, diğeri de C vitamini ve antibiyotik isteyen iki müşteriye baktım ve parayı çekmecesi hoş bir zil sesi çıkararak açılan eski kasaya koydum. Eve dönerken son bir bakış attım babama; bana kapıdan gülümseyerek el salladı.

O sabah babam eve gelmemiş. Bunu öğleden sonra okuldan dönünce annem söyledi. Gözlerinin altı şişti, ağlamıştı. Babamm bundan önce olduğu gibi eczaneden alınıp Siyasi Şube’ye götürül­düğünü zannettim. Orada ona işkence eder, falakaya yatırır, elekt­rik verirlerdi.

Yedi sekiz yıl önce babam gene böyle yok olmuş ve yaklaşık iki yıl sonra eve dönmüştü. Ama annem o sefer babam poliste sorguda işkence görüyormuş gibi davranmamıştı. Babama öfkeliydi. On­dan söz ederken “Ne yaptığını o bilir!” demişti.

Oysa askeri darbeden hemen sonra askerler bir gece babamı eczanesinden aldıklarında annem çok üzülmüş, babamın bir kahraman olduğunu, onunla gurur duymam gerektiğini söyle­miş, eczanede nöbetleri kalfa Macit ile birlikte babamın yerine o tutmuştu. Bazan da Macit’in beyaz önlüğünü ben giyerdim. Tabii ben ileride eczacı kalfası değil, babamm istediği gibi bilim adamı olacaktım.Orhan Pamuk Kırmızı Saçlı Kadın Kitap Özeti

Babamm bu son kayboluşunda annem eczaneyle hiç ilgilenme­di. Ne Macit’ten söz etti, ne başka bir çıraktan, ne de eczanenin ne olacağından. Bu da bana bu sefer babamm başka bir nedenden kaybolduğunu düşündürüyordu. Ama düşünmek dediğimiz şey nedir ki?

Daha o zaman bile düşüncelerin kafamıza bazan kelimelerle, bazan da resimlerle geldiğini anlamıştım. Bazan bir fikri kelime­lerle düşünemezdim bile… Ama o şeyin resmi, mesela bardaktan boşanırcasına yağmur yağarken nasıl koştuğum ve neler hissetti­ğim gözümün önünde hemen beliriverirdi. Bazan da bir şeyi keli­melerle düşünebilirdim ama gözümün önüne onu bir resim olarak asla getiremezdim: Siyah ışık gibi, annemin ölümü gibi ya da son­suzluk gibi.

Belki de hâlâ çocuktum: İstemediğim konuları bazan düşünmemeyi başarabiliyordum. Bazan da tam tersi oluyor, düşünmeyi iste­mediğim bir resmi ya da kelimeyi aklımdan hiç çıkaramıyordum.

Babam uzun bir süre bizi aramadı. Bazan babamın yüzünü hatırlayamıyordum. Sanki bir an elektrikler kesilmiş de gözümün önündeki her şey kaybolmuş gibi hissediyordum o zaman.

Bir akşam, kendi kendime İhlamur Kasrına doğru yürüdüm. Hayat Eczanesinin kapısı kilitlenmiş ve bir daha hiç açılmayacak gibi üzerine kara bir asma kilit vurulmuştu. İhlamur Kasrinın bahçesinden bir sis geliyordu.

Çok geçmeden annem artık ne babamdan ne de eczaneden bir şey geldiğini, para durumumuzun kötü olduğunu söyledi. Sine­ma, dönerli sandviç ve resimli romanlardan başka bir masrafım yoktu. Kabataş Lisesi’ne evden yürüyerek gidip gelirdim. Resimli roman dergilerinin eski sayılarını alıp satan, kiralayan arkadaşla­rım vardı. Ama onlar gibi hafta sonları Beşiktaş sinemalarının yan kapısında, ara sokaklarda sabırla müşteri beklemek istemiyordum.

1985 yazını Beşiktaş’ta çarşı içinde, Deniz adlı bir kitapçıda tezgâhtarlık ederek geçirdim. İşimin önemli bir kısmı hemen hepsi öğrenci olan kitap arakçılarını kovalamaktı. Arada bir de patron Deniz ağabeyin arabasıyla Cağaloğlu’na kitap almaya giderdik. Kitapların yazarlarını, yayınevlerinin adlarını hiç unutmadığımı gören patron beni seviyor, kitapları eve götürüp okuyup geri getir­meme izin veriyordu. Pek çok kitap okudum o yaz; çocuk roman­ları, Jules Verne’den Arzın Merkezine Seyahat, Edgar Allan Poe’dan seçme hikâyeler, şiir kitapları, Osmanlı cengâverlerinin macerala­rını anlatan tarihi romanlar ve bir de rüyalar üzerine bir derleme. Bu derlemedeki bir yazı bütün hayatımı değiştirecekti.

Kitapçı Deniz ağabeyin yazar arkadaşları da arada dükkâna getirdi. Patron beni onlara tanıştırırken ileride yazar olacağımı söylemeye başlamıştı. Bu hayalimi boş boğazlılıkla ilk ben söylemiştim nasılsa zamanda patronun etkisiyle ciddiye almaya da başladım.

—————————————————————————–

Bu benim hoşuma gider, ustamla buradaki işin sahibi gibi hissederdim kendimi.

Mahmut Usta kuyuyu kazacağı yeri ertesi sabah belirledi. Arazi sahibinin fabrika planlarına göre kuyunun açılmasını istediği yer değildi bu. Tam tersi yönde, arazinin başka bir köşesindeydi.

Babam siyasi sır tutma alışkanlığından, yaptığı önemli şeylere beni katmaz, fikrimi almazdı. Mahmut Usta ise kuyuyu nerede kazacağına karar verirken önce düşüncelerini benimle paylaştı. Burasının zor arazi olduğunu anlattı. Bu çok hoşuma gitti, onu sev­dim. Ama sonra içine döndü ve kararı bana hiç sormadan, açıkla­madan verdi. Üzerimdeki gücünü, ilk böyle hissettim. Babamdan hiç görmediğim bu şefkat ve yakınlıktan hem hoşlanarak, hem de bir anda ona kızarak.

Mahmut Usta yere bir kazık çakmıştı. Arazide o kadar yürü­dükten, düşündükten sonra niye bu yeri seçmişti? Bu yerin öte­kilerden farkı neydi? Bu kazığı durmadan yere çaksak, bir yerde mutlaka su çıkacak mıydı? Bu soruları Mahmut Usta’ya sormak istiyordum, ama soramayacağımı da anlıyordum. Çocuktum; o be­nim arkadaşım, hatta babam değil, ustamdı. Onda babalık bulan bendim.

Kazığa bir sicim bağladı; sicimin öbür ucuna da sivri bir çivi taktı. İpin uzunluğunun bir metre olduğunu söyledi. Burada taş duvar tutmazdı; kuyunun duvarını beton yapacaktı. Beton duvarın kalınlığı yirmi yirmi beş santim olacaktı. İpi sürekli gergin tutarak çiviyle iki metre çapında bir daire çizmeye başladı. Aslında daireyi çizmiyor, çiviyle toprağın üzerinde noktalar işaretliyordu. Sonra Ali ile ben onları dikkatle birleştirip daireyi ortaya çıkarıyorduk.

“Bir kuyunuş dairesi çok muntazam olmalı” dedi Mahmut Usta. “Dairenin bir kusuru, bir kenarı, köşesi olursa, duvar tut­maz, göçer.

Göçük korkusunu ilk defa böyle işittim ve kazma kürekle dai­renin içini kazmaya başladık. Usta toprağı kazıyor, ben bazan kaz­ma vuruyor bazan da çıkan toprağı kürekle Ali’nin el arabasına koyuyordum ve ikimiz ustanın hızına ancak yetişiyorduk. “Araba­yı çok doldurma da, hızla boşaltıp hızla geri getireyim, daha iyi” derdi Ali, bazan soluk soluğa. Kısa zamanda biz iki çırak yorulup yavaşlayınca, Mahmut Usta’nm hiç durmadan inip kalkan kazma­cının kopardığı toprak parçaları kenarda birikmeye başladı….

*******************

Orhan Pamuk’un tavsiye ettiğimiz diğer kitapları: Kafamda Bir Tuhaflık, Masumiyet Müzesi, Benim Adım Kırmızı, Kara Kitap, Kar, Yeni Hayat.




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir