15 Ocak Pazar 2017
Ana Sayfa / Edebiyat / Yeni Türk Edebiyatı / Özdeşleyim Kuramı Hakkında Bilgi

Özdeşleyim Kuramı Hakkında Bilgi

Özdeşleyim Kuramı Hakkında Bilgi 

Özdeşleyim Kuramının Genel Özellikleri

Özdeşleyim Kuramının Temsilcileri

Özdeşleyim, günlük yaşamda da sık sık karşılaştığımız, yaşadığımız bir duy­gu türüdür. İnsan kendini çevreleyen nesnelerle ilgi içerisindedir. Bu ilgi kimi za­man özel türden bir duygu ilgisi niteliği elde eder. Böylece nesneler ile aramızda duygusallığa dayalı, nesnelerle bir özdeş olma süreci doğar. Bu süreç nesnelerle aramızda bir duygu birliği yaratarak bizim nesnelere duygusallık yüklememizle oluşur. Bunun sonucunda nesneler tıpkı insanlar gibi duygusal bir canlılık kaza­nır. Söz gelişi, dalgalı bir denize bakıp, ‘azgın, coşkun deniz’; yalçm kayalı dağ doruklarına bakıp ‘mağrur dağ başlan’ deriz. Nesnelere yüklemiş olduğumuz bu nitelikler azgınlık, coşkunluk, mağrurluk vb. bütün bunlar bize ait, bizim ruhsal yaşamımıza ait niteliklerdir. Biz bu nitelikleri dağa, denize yükleriz. Biz kendi ruhsal-duygusal yaşamımızla bizim dışımızda bulunan bu nesneler arasında içten bir ilgi kurar, duygulanmızda bulduğumuz coşkunluk, mağrurluk gibi niteliklere aktarır ve soma sanki bu nesneler, bu niteliklere sahipmiş gibi, onlan bize ait ni­telikler içinde kavrar ve yaşanz. İşte nesnelerle böyle duygusal bir özdeşlik ilgisi kurmaya özdeşleyim (Einfuhlung, emphaty) olayı denir. Kuranım temelinde psi­koloji yatar. Özdeşleyimin psikolojik çözümlenmesi söz konusu olduğunda farklı yaklaşımlarla karşılaşılır. Bu anlayışlardan biri Kari Gross’un temsil ettiği “iç taklit” anlayışıdır. Gross’a göre, biz nesnelerle ilgilerimizde içimizden nesneleri taklit etme etkinliğini duyarız. Bu taklit etme etkinliği içinde kişiliğimizi, seyret­tiğimiz obje’ye aktarır, ve o cansız nesneyi ruhsal varlığımızla, ona kendi duygu ve tinsel yaşamımızı vermekle birdenbire canlandırırız. Bunun sonunda da, salt

duygusal bir obje olarak kavradığımız nesne şimdi birdenbire tinsel-duygusal nitelik kazanmış olur. Bu tinsel-duygusal nitelik kaynağım objenin kendisinden değil, süjeden alır. Bu kuramdaki ikinci anlayış ise Johannes Volkelt’in yaklaşımıdır. Volkelt özdeşleyimi ikiye ayırır. Birincisi; insanın öbür insanlarla ve sanat yapıtlarıyla olan ilgisinde ortaya çıkan ruhsal-duygusal ortaklık fenomenidir. Burada insan­larla veya diğer sanat eserleriyle kuracağımız ortak duygusallık ilgisi J. Volkelt’e göre asıl özdeşleyim olgusunu oluşturur. Algılanan şey ile onda bir ruh durumu olarak özdeşleyimlenen şey arasında bir uyum söz konusudur, ikinci bir tür öz- deşleyimde ise Volkelt, algılanan şey ile özdeşleyimlenen şey arasında daima bir yarık bulunduğunu ve burada artık bir uyum ve örtüşmenin söz konusu olmadı­ğını belirtir. (Örnek, bir çınar ağacı karşısında duyduğumuz yücelik duygusu, eski bir ev karşısında duyduğumuz eziklik duygusu vs.). Bu tür özdeşleyimi asıl özdeşleyimden ayırır ve adını da “ruhsal-sembolik” özdeşleyim koyar.

Özdeşleyimin asıl kurucusu ve bu olayı psikolojik ve estetik yönden açıkla­yan Theodor Lipps’dir. Lipps’in çıkış noktası, insanın kavrayıcı etkinlik kavra­mıdır. Ona göre; her duyulur obje kişi için var olduğu sürece daima iki öğenin; duyulur veri ile kişinin kavrayıcı etkinliğinin bileşkesidir. Duyulur olarak algı­lanan obje, ancak kavrayıcı etkinlik tarafından kavranırsa, ona tinsel-duygusal nitelik katılır ve obje bir canlılık ve bir yaşam elde eder. Lipps şöyle der: Objede duyduğum şey, genel olarak söylenirse, yaşamdır. Ve yaşam, kuvvettir, içten bir çalışmadır ve bir şey ortaya koymaktır. Yaşam, bir sözle, etkinliktir’. Bu etkinlik, herhangi bir engelleme ile karşılaşmadan gerçekleşirse, o zaman bu etkinlikte bulunan kişide bir özgürlük duygusu doğar. Bu özgürlük duygusu bir haz duygu­sudur. Kişiyi hazza, estetik hazza götüren bu etkinliktir ve ondan doğan özgürlük duygusudur. Bütün bu psikolojik süreç özdeşleyim olarak belirlenir. Buna göre bütün estetik süreç Lipps için bir özdeşleyim sürecinden başka bir şey değildir. Lipps’in bu anlayışı kısaca şöyledir:

  • Önce “duygusal olarak algıladığımız bir obje vardır.
  • İkinci evrede obje, kendisini duygusal olarak algılayan süje’den, kendisini tinsel-duygusal bir etkinlikle kavramasını ister.
  • Üçüncü evrede ise, süje ya obje’nin bu tinsel-duygusal etkinlik isteğine uyar ve ona tinsel-duygusal bir etkinlikle yönelir ya da uymaz ve süreç burada bitmiş olur. Uyduğu zaman yeni bir durum ortaya çıkar.

Bu yeni durumda siije’de güçlü bir tinsel-duygusal etkinlik doğar. Duygu­sal kavrama, tünsel duygusal kavramaya dönüşür. Süje kendini özgür hisseder, bundan estetik bir haz duyar. Fakat bu hazzm kaynağı obje değil, süjenin kendi tinsel-duygusal etkinliğidir. Böylece süje, kendi varlığını kendisi dışındaki başka bir varlıkta, objede yaşamış olur. Lipps’in deyimiyle, “bir objede kendi kendi­mizden duyduğumuz estetik haz” duygusu, süje’den kaynaklandığı için sübjektif bir kimlik kazanır. Özdeşleyimin temel ilkesi objenin bizim dışımızda var olma­sıdır. Aksi takdirde özdeşleyim gerçekleşmez. Bizim dışımızdaki bir objeden haz duymakla özdeşleyim durumu son bulmaz. Bunun bir de değer binci yönü vardır. Haz duygusu engelsiz ortaya çıkarsa obje güzel, kendimizi engellenmiş ve zor­lanmış hissettiğimizde ise obje çirkindir. (Tunalı, 1996: 40-43)



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir