15 Ocak Pazar 2017
Ana Sayfa / Atasözleri / Rüzgarsız Harman Olmaz Atasözünün Açıklaması Anlamı Hikayesi Kısa
Atasözü ve Deyimler

Rüzgarsız Harman Olmaz Atasözünün Açıklaması Anlamı Hikayesi Kısa

Rüzgarsız Harman Olmaz Atasözünün Açıklaması

Rüzgarsız Harman Olmaz Atasözünün Anlamı

Rüzgarsız Harman Olmaz Atasözünün Hikayesi Kısa

Rüzgarsız Harman Olmaz Atasözünün Öyküsü

RÜZGARSIZ HARMAN OLMAZ ATASÖZÜNÜN ANLAMI 

Bir işin iyi sonuç vermesi ve tam anlamıyla başarıl­ması için ortamın ve şartların uygun olması gerekir. Ortam uygun değil ve şartlardan biri veya birkaçı eksikse, o işin başarıyla sonuçlanması mümkün değildir. Kalemsiz yazı yazılamaması gibi…

RÜZGARSIZ HARMAN OLMAZ ATASÖZÜNÜN HİKAYESİ

Önce bir uğultu duydu Orhan. Fakat bu uğultu ne fırtına uğultusuna, ne de bir başka uğultuya benziyordu. Dalgalı bir denizin dibindeki sesleri andırıyordu. Ama çok sürmedi… Sesler kesildi. Sadi Dede’nin sesi duyuldu: “Geldik işte… Açabilirsin gözlerini…”

Orhan’ın, gözlerini açmasıyla birlikte kapatması bir oldu… Kavrulan sapsan bir Anadolu bozkırındaydılar… Bir alev topu görünümündeki güneş tam tepedeydi ve göz kamaştırıyordu…

San sıcaktan dolayı bütün görüntüler titrekti… Gözlerini kırpıştırarak açan Orhan, dedesinin elini tuttu, gözlerine baktı. Sadi Dede’nin gülümseyen ve güven veren yüzüyle cesaretini topladı. “Neredeyiz, bunlar nedir?” diye sordu

Hangi zaman diliminde olduklarını tam olarak söylemek mümkün değildi. Belki iki, belki üç yüzyıl önceki bir zaman diliminde olabilirlerdi. Durdukları Yer, bozkırdaki ıssız bir köyün harman yeriydi… Kıyafetler de, günümüzün yoksul köylülerininkinden pek farklı değildi…

Yavaş yavaş görüntüler berraklaşırken, sesler de anlaşılır bir hâle geldi, öğle vaktiydi… Günün en sıcak anlarıydı. O nedenle harman yeri tenhaydı. Belli ki, çocuklar hayvanları dereye indirmiş, büyük­ler ise evlerinin serin gölgeliklerine çekilmişlerdi Sadi Dede, Orhan’ı elinden çekerek, dövenle iyice dövüldükten sonra savrulmaya hazır çeç haline geti­rilmiş bir yığının arkasına geçtiler. Orhan, meraklı gözlerle etrafa bakıyordu. Yirmi otuz hanelik köyün harman yerindeki sap ve saman yığınlarının da, kullanılan aletlerin de ne olduğunu bilmiyordu. Dedesine sordu. Sadi Dede; döveni, tırmığı, yabayı ve daha birçok şeyi kısa ve öz olarak anlattı… (Bilmi­yorsanız, siz de büyüklerinize sorabilirsiniz.)

Orhan, dedesini dinledikçe; uygarlığın, bilim ve teknolojinin ne kadar önemli olduğunu daha iyi ^anlıyordu. Derken…

Derken, hemen önlerindeki saman yığınının arkasında bir kımıldama oldu. Her ikisi de dikkat kesildiler… Orhan kadar bir çocuk, elinde az önce dedesinin anlattığı yabayla daha küçük, bir yığına | yaklaştı. Çocuğun başımda bir bez parçası vardı. Ayaklarında… Orhan dikkatle bakla. Ayakları çıplaktı. Yani, o kor gibi yaka toprağa yalınayak basıyordu…

Yabayı saman yığınına daldıran çocuk, kaldırdığı sama, bir daha… Hep aynı… Oysa buğday taneleri ayağının dibine düşerken, samanlar savrulup daha ileriye yığılacaklardı. Ve böylece buğday taneleri, başak ve saplarından ayrılmış olacaklardı…

Bunun böyle olması gerektiğini bilen çocuk, yabayı hınçla samana saplarken;

“Neden?” diye öfkeyle bağırdı. “Neden buğdayla saman ayrışmıyor?”

Sorunun yanıtı saman yığınının arkasından geldi:

“Rüzgâr yok da ondan evlat. Çünkü…”

Sesin sahibini göremediler. Belki çocuğun babası, belki amcası, belki de dedesiydi. Ama her kimse, hem çocuğa, hem de Orhan’a bu işin kesin kuralım söyledi:

“Rüzgarsız harman olmaz…”

Alacaklarım almışlardı. Bakışlarıyla anlaştılar. Ve Orhan, sevinçle gözlerini yumdu…

Yine o korkunç uğultu ve sarsıntıdan soma, bitkin bir halde gözlerini açan Orhan, başım dedesinin göğsünde ve kendim evlerinde buldu…



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir