? Saf Öz Şiirin Genel Özellikleri | Evvel Cevap
Ana Sayfa / Edebiyat / Yeni Türk Edebiyatı / Saf Öz Şiirin Genel Özellikleri

Saf Öz Şiirin Genel Özellikleri

Öz Şiirin Genel Özellikleri

Saf Şiirin Genel Özellikleri

Saf Şiir Hakkında Bilgi

Öz Şiir Hakkında Bilgi

Öz Şiirin Temsilcileri

Saf Şiirin Genel Temsilcileri

Ahmet Haşim’in çağdaş Türk şiirinin ilk poetika örneği sayılan “Şiir Hak­kında Bazı Mülahazalar” adıyla Piyale’nin önsözüne aldığı yazı, saf şiir hak- kındaki görüşlerin öne çıktığı ilk poetika metnimiz olarak kabul edilir. Haşim, ilk olarak şiirde mânânın ne demek olduğunu sorularla açıklığa kavuşturmaya çalışır: “Her şeyden evvel şunu itiraf edelim ki, şiirde mânâdan ne kastedildiğini bilmiyoruz. ‘Fikir’ dedikleri bayağı mütalâalar yığını mı, hikâye mi, mazmun mu; ve vuzuh bunların âdi idrake göre anlaşılması mı demektir? Şiir için bunları elzem addedenler, şiiri, tarih, felsefe, nutuk, belâgat gibi bir sürü ‘söz’ sanatlarıy­la karıştıranlar ve onu asıl çehre ve alâiminde (alâmetler) seçip tanımayanlardır.” sözleriyle şiir anlayışının ana hatlarını belirginleştirmeye başlar. Şiirin alelâde bir dille yazılamayacağını savunur.

Haşim’in şiiri, musikî ile eş tutması onun poetik anlayışının en bilinen yö­nüdür. Musikî ile söz arasında bir sezdirme biçimi olan şiir, tabii ki anlaşılmak için değil, duyulmak içindir. Şair de buna bağlı olarak bir anlatıcı değil, sadece eşsiz bir sesin ve şairaneliğin sahibidir, “…şâir, ne bir hakikat habercisi, ne bir belâğatli insan, ne de bir va’z-ı kanundur. Şâirin lisanı ‘nesir’ gibi anlaşılmak için değil, fakat duyulmak üzere vücut bulmuş, musikî ile söz arasında, sözden ziyade musikîye yakın, mutavassıt bir lisandır.” İfadelerinden sonra nesir-şiir karşılaş­tırmasını yaparak bunları “iki ayrı mimarî” olarak telakki eder. “Şiir bir hikâye değil sessiz bir şarkıdır.” sözü de yukarıdaki fikirlerinin paralelinde geliştirdiği bir anlayıştır.

Haşim, şiirin kaynağını; “…idrak mıntıkaları haricinde, esrar ve meçhulâtm geceleri içine gömülmüş, yalnız münevver sularının ışıklan gâh u bîgâh ufk-ı mahsüsâta akseden kudsî ve isimsiz membadır…” diyerek belirtir. Koyu tonlar­da, hatlan seçilemeyen bir manzarayı resmeder gibi, şiirin doğuş alanım belirte­rek düşünceyi dolayısıyla şuuru şiirden dışlar. “Denilebilir ki şiir, nesre kabil-i tahvil olmayan nazımdır.” sözüyle de şiir ile nesir arasında gördüğü keskin aynlı- ğı ifade eder. Şiirin kendine ait bir dil-üslup ve şekil özelliğinin mevcut olduğuna inanır.

Haşim, “hâlis şiir” dediği saf şiir hakkındaki fikirlerine dayanak olarak Rahip Bremond’un fikirlerini örnek gösterir. Şiirin unsurlarının nesrin unsurlarından na­sıl ayrıldığını belirterek şiirin dönüştürücü ve ulvîleştirici özelliğine vurgu yapar. Haşim’in “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalarında bahsedilen Rahip Bremond’un saf şiir anlayışını Tanpınar’ın ifadesiyle nakletmek konuyla ilgili zihinlerde bir fikir uyandıracaktır: “Bremond, şiir halini, şiir lisanından ve onun kabiliyetle­rinden çıkan bir mükemmeliyet olduğunu kabul etmekle beraber, hiçbir izah ve müşahedeye imkân vermeyen ve ancak bu yolda tecrübesi olanlar için sezilmesi kabil olan bir nevi mistik halet olarak kabul eder.” (Tanpınar, 1977: 455)

Onun meşhur “Mânâ araştırmak şiiri deşmek, terennümü yaz gecelerinin yıldızlarım ra’şe içinde bırakan hakîr kuşu eti için öldürmekten farklı olmasa gerek.” tanımlaması, şiirden anlam çıkarmaya çalışanların beyhude çabalarını mu; ve vuzuh bunların âdi idrake göre anlaşılması mı demektir? Şiir için bunları elzem addedenler, şiiri, tarih, felsefe, nutuk, belâgat gibi bir sürü ‘söz’ sanatlarıy­la karıştıranlar ve onu asıl çehre ve alâiminde (alâmetler) seçip tanımayanlardır.” sözleriyle şiir anlayışının ana hatlarını belirginleştirmeye başlar. Şiirin alelâde bir dille yazılamayacağını savunur.

Haşim’in şiiri, musikî ile eş tutması onun poetik anlayışının en bilinen yö­nüdür. Musikî ile söz arasında bir sezdirme biçimi olan şiir, tabii ki anlaşılmak için değil, duyulmak içindir. Şair de buna bağlı olarak bir anlatıcı değil, sadece eşsiz bir sesin ve şairaneliğin sahibidir, “…şâir, ne bir hakikat habercisi, ne bir belâğatli insan, ne de bir va’z-ı kanundur. Şâirin lisanı ‘nesir’ gibi anlaşılmak için değil, fakat duyulmak üzere vücut bulmuş, musikî ile söz arasında, sözden ziyade musikîye yakın, mutavassıt bir lisandır.” İfadelerinden sonra nesir-şiir karşılaş­tırmasını yaparak bunları “iki ayrı mimarî” olarak telakki eder. “Şiir bir hikâye değil sessiz bir şarkıdır.” sözü de yukarıdaki fikirlerinin paralelinde geliştirdiği bir anlayıştır.

Haşim, şiirin kaynağını; “.. .idrak mıntıkaları haricinde, esrar ve meçhulâtm geceleri içine gömülmüş, yalnız münevver sularının ışıklan gâh u bîgâh ufk-ı mahsüsâta akseden kudsî ve isimsiz membadır…” diyerek belirtir. Koyu tonlar­da, hatlan seçilemeyen bir manzarayı resmeder gibi, şiirin doğuş alanım belirte­rek düşünceyi dolayısıyla şuuru şiirden dışlar. “Denilebilir ki şiir, nesre kabil-i tahvil olmayan nazımdır.” sözüyle de şiir ile nesir arasında gördüğü keskin aynlı- ğı ifade eder. Şiirin kendine ait bir dil-üslup ve şekil özelliğinin mevcut olduğuna inanır.

Haşim, “hâlis şiir” dediği saf şiir hakkındaki fikirlerine dayanak olarak Rahip Bremond’un fikirlerini örnek gösterir. Şiirin unsurlarının nesrin unsurlarından na­sıl ayrıldığını belirterek şiirin dönüştürücü ve ulvîleştirici özelliğine vurgu yapar. Haşim’in “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalarında bahsedilen Rahip Bremond’un saf şiir anlayışını Tanpmar’m ifadesiyle nakletmek konuyla ilgili zihinlerde bir fikir uyandıracaktır: “Bremond, şiir halini, şiir lisanından ve onun kabiliyetle­rinden çıkan bir mükemmeliyet olduğunu kabul etmekle beraber, hiçbir izah ve müşahedeye imkân vermeyen ve ancak bu yolda tecrübesi olanlar için sezilmesi kabil olan bir nevi mistik halet olarak kabul eder.” (Tanpmar, 1977:455)

Onun meşhur “Mânâ araştırmak şiiri deşmek, terennümü yaz gecelerinin yıldızlarını ra’şe içinde bırakan hakîr kuşu eti için öldürmekten farklı olmasa gerek.” tanımlaması, şiirden anlam çıkarmaya çalışanların beyhude çabalarını işaret eder. Şiirin eşsiz nağmesini dinlemek varken kuru fikir kırıntılarını karıştır­mak anlamsızdır. Haşim, “mânâ”yı dıştalayan bu mantığa ve şiiri “ses” kıymetine göre değerlendirmesine bağlı olarak “telaffuz” meselesini ortaya koyar. Şairin gayesinin; şiir dilinde bir ahenk kurmak ve kelimelere mânâlarının üstünde bir müzikalite tesiri kazandırmak inancındadır. “Şiirde mevzuu, şâir için ancak te­rennüm ve tahayyüle bir vesiledir. Sıkı bir defne ormanının ortasına bırakılan bal dolu bir fağfur kavanoz gibi, mânâ, şiirin yapraklarında gizlenerek her göze görünmez ve yalnız hayâlât ve kelime kafilelerini, vızıltılı anlar gibi, hâricen et­rafında uçuşturur. Fağfur kavanozu görmeyen kârie, bu muhayyirülukul anların kanat musikîsini işittirir; kırmızı çiçekli siyah defne ormanının bütün sim bu gümüş kanatlann sesindedir. Bu tarifin haricinde hiçbir şiir yoktur. Böyle olma­dığı iddia edilebilecek şiir varsa, o şiir değildir ve ona, ‘şiir’ diyenler ancak şiirin yabancılandır.”

Bu makaledeki hemen her cümlesi, sanat bahislerinde vecizleşerek kullanı­lan Haşim, makalenin sonunda şiiri, peygamberlerin sözleri gibi ulvileştirerek açıklanmaya yönelik bir tarafının olması gerektiğine vurgu yapar. “Hâsılı şiir, resûllerin sözü gibi, muhtelif tefsirâta müsait bir vüs’at ve şümulü hâiz olmalı. Bir şiirin mânâsı diğer bir mânâ olmağa müsait oldukça, her okuyan ona kendi hayatının da mânâsını izâfe eder ve bu suretle şiir, şâirlerle insanlar arasında bir müşterek teessür lisanı olmak pâyesini ihraz edebilir. En zengin, en derin ve en müessir şiir, herkesin istediği tarzda anlayacağı ve binaenaleyh nâmütenâhî has­sasiyetleri isti’ab edecek vüs’ati olandır. Mahdut ve münferit bir mânânın çembe­ri içinde sıkışıp kalan şiir, o mübhem ve seyyâl, hududu beşerî teessürâtm mahşe­rini çeviren şiirin yanmda nedir?” Belirsizliğin sınırlan içinde kalacak olan şiir, böylece herkes tarafından daha farklı yorumlanacak ve herkes şiirde kendince bir şeyler bulacaktır.

Saf şiir anlayışının bir diğer önemli ismi olan Yahya Kemal Beyatlı, şiirimiz­de kusursuz söyleyişin ve saf şiirin anıtlaşan örneklerini vermiştir. Şiir işçiliği had safhada olan Yahya Kemal’in en belirgin vasıflanndan biri mısra mükem­meliyeti kurma çabasıdır. Öyle ki “mısra benim haysiyetimdir” diyecek kadar bu meseleye ciddiyetle yaklaşır. Yahya Kemal’in bir konuşmasında “ şiirin asıl mad­desi mânâ değil lafızdır” sözü, Yahya Kemâl’in dil işçiliği üzerindeki hassasiye­tini gösterir. Edebiyat kavramım manevî bir arka plan dâhilinde düşünen Yahya Kemal, maneviyatsız bir sanat ve edebiyat âlemi düşünemez ve şöyle der: “Eski Türkler’in mânevî bir hayâtı varken bir edebiyâtı vardı. Yeni Türkler’in ancak mânevî bir hayâtı olursa edebiyâtı olur.” Maddî gelişme; insan hayatını ileri bir noktaya taşıyor olsa da, şiir gibi, sanat gibi manevî hayat unsurları, bir milletin varlığını idrâk ettiği alanlardır.

Yahya Kemal’in özellikle üzerinde durduğu nokta “derûnî ahenk” mevzusu- dur. “Halis şiir” in ancak böyle kurulabileceğine inanır. Şiirde özellikle oluşturul­ması gereken bir “musikî cümlesi” yakalayabilmektir. “Edebiyat’a Dair” adlı ese­rindeki “Şiir” başlıklı yazıda “saf şiir” konusundaki düşüncelerini şöyle belirtir: “Şiir kalbden geçen bir hadisenin lisan halinde tecelli edişidir; hissin birden bire lisan oluşu ve lisan halinde kalışıdır. Düşündüklerimizi vezinle ve lisanla ifade edişimiz şiir değildir. Bir mısraın şiir olmadığı gayet aşikârdır. Derûni ahenk ile ifade edilmişse şiirdir. Fakat duyulmaksızın yalnız vezin ve lisan mümaresesiyle söylenen söz, şiir olmaz. Şiir bir nağmedir… Bu nağmeyi ifade etmek için ve­zin ve lisan ancak ve ancak bir alettir. Şiirde nefes ve ses iki unsurdur. Mısram ayaklan yerden kopmazsa yahut en hafif kulağı bir ses gibi doldurmazsa, halis şiir değildir. Benim için mısra üzerinde günlerce, haftalarca durmak zarureti hâsıl olmuştur. Bu tarz uğraşış, bana gittikçe şiirin keşfedilmesi güç bir cevher oldu­ğu duygusunu verdi. Şiiri duygusunu lisan haline gelinceye kadar yoğurmak ve en çok toplu bir madde haline sokmak, o kadar ki mısra güya hissin ta kendisi imiş gibi kaarie bir vehim vermek… İşte bunu özlüyorum.” Yukanda değindi­ğimiz “lafız” meselesinin paralelinde şiir, hissin lisana tecellisi olarak görülür. Fakat bu tecelli, vezinle veyahut başka unsurlarla bezeli olsa da gerçek şiirin ortaya çıkmayacağı vurgulanır. Hele “şiir bir nağmedir” ifadesi hafızalarda he­men Haşim’i çağrıştırmaktadır. İkili arasındaki bu ortaklık “saf şiir” telakkisinin bir gereği olarak karşımıza çıkar. Vezin ye dil birer araç olarak düşünülür. “Şiir Okumaya Dair” başlıklı yazısmda “hakikatte bir lisân bestesi olan manzume” ve “Şiir, rythme yani nazım sanatı olduğu için güfteden önce bir bestedir. Mısrala­rında nağme hissedilmeyen bir manzûme sadece bir güftedir ki onu nesir sahasına atanz. Mısrâ mısrâ bir beste olan manzûme ise asıl şiirdir. Demek ki onun nasıl okunulacağı zaten kendisinde mevcuttur.” gibi tanımlamalar “lisan + nağme – şiir” formülünün hayat bulduğu ifadelerdir.

“Şiir ve Müddea” başlıklı yazısmda şiiri bir iddia meselesi olarak ele alıp toplumsal bir zemine oturtmaya çalışanların, sürekli hâlis şiir anlayışına saldır­dıklarım söyler. Hâlis şiirin toplumsaldan uzak olduğunu ve faydasız olduğunu savunanlara karşı bir savunma yazısıdır bu. Hâlis Şiir’in beşeriyete bir zararının olmadığım, bilakis aslî şiirin olmamasının zarar olarak görülmesi gerektiğini dü­şünür. Hâlis şiire karşı çıkanlara, şiirin din müteassıplanmn mı yoksa N. Hik­met’in mi hizmetine girmesini istediklerini sorar.

Yahya Kemal’e göre şiirin asıl kaynağının ruh ve his olduğunu bilmeyenler, vezinden ve dilden bir şeyler üretmeye çalışırlar. Dolayısıyla bir dil problemi ile karşılaşarak şiiri bir çıkmaza sokarlar. Hele de vezne bağlı olarak bir şeyler anlatıp şiiri bunun üzerine inşa etmeye çalışmanın şiiri gerçek seyrinden uzaklaş­tırdığını düşünür.

Asaf Halet Çelebi’nin şiir anlayışının poetik zeminini tasavvuf ve doğu mis­tisizmi oluşturur. Kendi ifadesiyle mücerred bir şiir dili kurmaya, sezginin şai­ri olmaya çalışmıştır. Asaf Halet’in en önemli taraflarından biri şiirini mümkün olduğunca izah etme yoluna gitmiş olmasıdır. Bu yolda, 1954 yılında İstanbul dergisinde bir kaç sayı sürecek olan poetik yazılarını yayınlar. “Benim Gözümle Şiir Davası” genel başlığını taşıyan bu yazılar; “Saf Şiir”, “Şiirde Vuzuh”, “Şiirde Şekil”, “Mücerred Şiir”, “Şiirde Ruh Anı” ve “Şiirlerimde Mistisizm Temayülü” başlıklarını taşımaktadır.

Halet, “Şiir Hakkında Düşünceler” başlıklı yazısmda sahte bir roman­tizmle, içi boş, kötü bir şiir estetiğiyle, büyük kelamlarla, “şişirme eser kırıntı­ları” meydana getirerek kendini şair zannedenlere çatar. “…Şiirin manâsı lügat manâlarıyla aranılmaz. Kelimelerin bir araya gelmesinden hâsıl olan büyük bir kelime demektir. Bu kelimenin parçalanma kabiliyeti yoktur. Bir tek kelime he­celere ayrıldığı zaman nasıl o heceler başlı başma bir manâ ifade etmezse şiirde de teker teker kelimelerin mânasiyle uğraşmak öyle beyhude bir şeydir… Ruhun nasıl rengi ve şekli yoksa şiirin de yoktur; çünkü şiir maddenin değil, ruhun ifa­desidir.”

“Benim Gözümle Şiir Davası” ana başlığıyla yazılan yazıların ilki olan “Saf Şiir” başlıklı ilk yazısmda; her sanat dalında, sanatkârın işlediği bir malzeme­sinin ve ilgi alanının olduğunu vurgulayarak şairin temel malzemesinin kelime olduğunu ifade eder. “En umumî mânada şiir bu güzelliğe varmak için kelimeleri tertip etmek sanatıdır (…) şiir bu taraftan bu ses unsurlarının yani ahengin, diğer taraftan da mâna denilen mücerret elemanların ve tasavvuru mümkün olan med­lullerin yani hayallerin bir araya gelmesinden hâsıl olan bir şeydir der. Kelimeden doğan şiir sanatı, usulüne uygun bir şekilde düzenlenerek ses ve mânâ ahenginin sağlanmasıyla ortaya çıkar.

Halet, “Muhakkak ki Allah’ın, arşın altmda anahtarları şairlerin dille­ri olan bir takım hâzineleri vardır.” Sözünü temel alarak şiirin ‘İlahî bir men­şeî’ olduğunu düşünür. Fakat sahip olduğu mistik düşüncenin etkisi paralelinde geliştirdiği bu düşünce ve söz alıntısı, onun İslâmî bir şiir tarzı sergilediğini gös­termemektedir.

Halet, eski Türk edebiyatında saf şiir örneklerine rastlanmakla birlik­te, bunların güzel şiirlerimizin köşelerinde saklı kaldıklarını ve unutulduklarını düşünür. Saf şiirin eskiye nispetle bugün mücevher gibi ışıldadığını söyleyerek şiirin artık “anecdetique” ve “romantique” unsurlardan temizlenmiş olduğunu sa­vunur. “Saf şiir parçalanmayan bir tek kelime halinde olunca ona ne bir şey ilâve edebilmeğe, ne de ondan bir şey eskitmeğe imkân olamaz. Şiirde bazı kelimelerin lügat mânalarını aramak da bence lüzumsuzdur. Çünkü şiir kelimelerin bir araya gelmesinden hâsıl olan büyük bir kelimeden başka bir şey değildir. Bir tek kelime hecelere ayrıldığı zaman nasıl o heceler başlı başına bir mâna ifade etmezse şiirde de teker teker kelimelerin mânalarile uğraşmak beyhudedir.” Saf şiirin, tasvirden de sıyrılmış olduğunu, her zaman mücerred olmamakla beraber ondan yararlanan bir anlayış olduğunu düşünür. Bunu da özellikle Batı şiirini tanıyanların daha kolay anlayabileceğinin altını çizer. Onun nazarında “saf şiir”, hakiki şiirdir.

“Şiirde Vuzuh” başlıklı yazısmda, “saf şiir” kavramının yan münevverler tarafından anlaşılmayacağına değinir. “Anlamak” kavramının izafiliğini irdele­yerek bir şiir karşısında “anlama” problemi yaşayan yan aydın’ın cambazlığını, şeklî ve sathî unsurlan değerlendirmesini eleştirir. Her insan gibi şairin de dış dünyanın tesiri altmda kalan ve aldığı intibalarla şiirini vücuda getirebildiğini, şairin bir depo memuru gibi davranamayacağını, aldığı malzemeyi iyi işleyip pi­şirerek sunma zorunluluğunun olduğunun altmı çizer.

Ahmet Hamdi Tanpmar, “saf şiir” anlayışının Yahya Kemâl ve Haşim’den sonraki en güçlü savunucularmdandır. Şiirde bir rüya âlemi kurmaya çabalayan Tanpmar, “Edebiyat Üzerine Makaleler” adıyla kitaplaştınlan makalelerinde şiir sanatı üzerine fikirlerini geniş bir şekilde aksettirir. Ayrıca “AntalyalI Genç Kıza Mektup” gibi, şahsiyeti ve edebî kişiliğine ait önemli ipuçlarının verildiği mek­tubu, başka mektuplaşmaları da Tanpınar’m poetik görüşlerine dair bilgi edine­bileceğimiz kaynaklardır.

“AntalyalI Genç Kıza Mektup” olarak bilinen meşhur mektup, Tanpınar’ın şiir üzerine görüşlerini aksettirmesi bakımından oldukça önemlidir. Haşim’in ve Yahya Kemâl’in şiir anlayışlarıyla yan yana yürüyecek olan görüşleri, onları tanımasıyla birlikte şekillenmeye başlamıştır. Eski edebiyatın Yahya Kemâl ta­rafından sevdirilmesinden başka, özellikle şiirdeki mükemmeliyet fikrini ve dil güzelliğini ondan aldığını itiraf eder. Mektupta, asıl estetik anlayışım Valery’i tanımasıyla edindiğini belirtir. “Bu estetiği veya şiir anlayışını rüya kelimesi ve şuurlu çalışma fikirleri etrafında toplamak mümkündür. Yahut da musikî ve rüya. Valery’in (velev ki rüyalarını yazmak isteyen adam bile azamî şekilde uyanık olmalıdır) cümlesini (en uyanık bir gayret ve çalışma ile dilde bir rüya hâlini kur­ma) şeklinde değiştirin, benim şiir anlayışım çıkar. Bu metodu evvelâ şekil verici kaide ve unsurlar temin eder. Bu kaideler ve zarurî unsurlar (vezin ve kafiye) yavaş yavaş bizde hususî bir şekil alır, yani bizim kendimize mahsus tekniğimiz olur. Ve dile bu sâyede kendi sesimiz ve o sâyede de kendi benliğimiz hayat tec­rübemiz girer. Sesten çok bahsettim; çünkü insan biraz da sestir… San’atta hoca­larımdan biri olan ve şiirlerini çok sevdiğim Stephane Mallarme, mısraı (birçok kelimelerden yapılmış hususî bir dalgalanması olan tek ve uzun bir kelime) diye tarif eder ki, çok doğrudur.” Şiirindeki musikî ve rüya kavramlarına değinerek şiir işçiliğine de verdiği önemi dile getirir. Şiir işçiliğinde dikkat ettiği noktalar­dan ikisi vezin ve kafiyedir. Bunları kendi şiirine mahsus bir şekilde yerleştirdi­ğinin altını çizer. Ses’i en azamî ölçülerde işleyerek, sesin önemini, şiir de bir çekirdekmiş gibi işlev görmesiyle değerlendirir. Dilin içinden sesi bulup çıkaran şair, bu sesi mısraya dönüştürecektir. Mısrayı kelimeler oluşturduğu gibi, mısrada bu kelimelerden yepyeni kelime meydana getirecektir. Sesin bu dönüşümünde en önemli görevi kulak üstlenir. Sesi duyan, bir mücevheri işler gibi işleme hassa­siyeti ve titizliğiyle hareket eden şair, ancak o zaman şiirini nağmeye dönüştüre­bilir. Bu anlayış Tanpınar’ı, Yahya Kemâl kadar Haşim’in de sularında gezdirir.

Ahmet Hamdi Tanpmar, Mallerme’in “saf şiir” anlayışı üzerine şöyle bir yo­rum geliştirir: “Mallerme’nin sanatında ise lisanın büyük bir mevkii vardı, o da sanatının sırrım kelimeler ve onların münasebetlerinde buluyordu… Nihayet yaşadığı zamanın büyük farikalarından biri, şiirde mutlak bir güzellik peşinde koşmaktı. Kelimeler ve onlann arasındaki münasebetler, onların zenginlikleri, telkin kudretleri, terkiplerden doğacak güzellikler, salâbetler, tesir vasıtaları, mu­siki, ahenk, ritim, kelime ve lisanın tâbi olduğu kaideler ve sentaks, eski belâgat usulleri ve oyunları.. .İşte onun saf şiir dediği şey. İşte bütün vasıtalarla sanatkâ­rın şuurlu iradesinin varacağı mükemmeliyettir.” Bir bakıma Tanpmar, bu görüş­lere katılarak şiiri kelime ve kelime ilişkileri düzeyinde ele alır. Bu anlayışta şiir, gayesini yalnız kendisinde bulur. Şiirin kendi içinde bir mükemmeliyete ulaşma­sından daha önemli bir şey yoktur. Bu “mutlak güzellik”, şiirin şeklî unsurları da dahil olmak üzere, bütün unsurlarının seferber olmasıyla ortaya çıkar.

Cahit Sıtkı Tarancı, şiirimizde “saf şiir” olgusunun önemli savunucularından biri olarak değerlendirilir. Tarancı; şiiri, yaşamının biricik gâyesi olarak tasavvur eder. Kelimeyi merkeze alarak işçilikle nağmeye dönüştürülmesi gerektiği fik­ri, onu Tanpınar’la, Yahya Kemal’le ve Haşim’le ortak bir paydada buluşturur. Bunlar, bir bakıma saf şiir anlayışının gerekleri olan benzer telakkilerdir. Yine kelime işçiliği ile alakalı olarak söylediği; “şiir kelimelerle güzel şekiller kurmak sanatıdır, başka bir şey değildir.” sözleri ondaki mısra mükemmeliyetçiliği vas­fım yansıtmaktadır:

Cahit Sıtkı’nın üzerinde önemle durduğu biricik hususiyet sestir. Kelime hassasiyetinin temelinde yatan düşüncenin “ses” unsurunda saklı olduğunu söy­lememiz yanlış olmaz. Şairin mesuliyetinin ve şerefinin sesle başlayıp sesle bit­tiğine inanır. Şiiri bir ses olarak görür ve bu sesin büyük bir ahenk kurmada en önemli işleve sahip olduğu kanaatindedir. Onun, sesi bu derece öne çıkarması, mânayı ikinci plana atıyor anlamına gelmemelidir. Tarancı şiiri bütün bir güzellik olarak telakki eder. Yani şiir, bütün unsurlarıyla haz duygusunu verebilmelidir. Şiirde bunun dışmda bir gaye aramanın yanlışlığına inanır. Ona göre şiir, elbette toplumun meselelerinden etkilenecektir, fakat hiçbir zaman bunlarla sınırlandırılmayacaktır. Hele şair, hiçbir zaman şiirin güzelliğinin dışmda bir meselenin ve davanm savunuculuğunu yapmamalıdır.



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir