23 Mart Perşembe 2017
Ana Sayfa / Türküler / Şahmayıl Türküsünün Hikayesi Sözleri Notaları

Şahmayıl Türküsünün Hikayesi Sözleri Notaları


Şahmayıl Türküsünün Hikayesi Sözleri Notaları

Şahmayıl Türküsünün Hikayesi

Evvel zaman içinde ulu bir şah vardı. Mal, mülk, hazineler, altınlar her şey tamam, ille bir şey noksan idi. Şahın, bu noksanı, zürriyeti olmamasıydı. Bu kederle, Şah her gün tutuşurdu, yanıp kül olurdu. Günlerden bir gün, ayvanhanede otururken vezirine:

_ Ey benim vezirim, benim hiç zürriyetim yoktur, hal ve encamım nice olacak, neye varacak böyle?

– Hayırlısı Allah’tan Şah’ım. Elbet bir zamanı vardır.

– Ben bu işe bir karar ettim, alıp başımı bir seyahat edeceğim. Bu kısmeti anlayacağım. İşte sana taht, işte sana taç. Ben seyahatten dönünceye kadar yokluğumu duyurmayasın.

Vezir, ne etti ise Şah’ı bu kararından çeviremedi. N6çar kalıp sesini kesti. Şah, tebdili kıyafet edip yola çıktı. Bir konak, iki konak gittikten sonra üçüncüyü de geçip dördüncüye yol alırken önüne ak sakallı bir pir ihtiyar çıktı. Şah’a seslendi:

– Selamünaleykiim ey Şah.

– Aleykümselam baba.

Cevap veren Şah, şaşırdı, kendine taaccüp edip acaba bu derviş ihtiyar benim bir padişah olduğumu nereden bildi diye merak edip oraya oturdu. Yine düşünceden kendini alamayan Şah, bu adam tekin değil diye düşünüp dururken, Derviş baba:

– Padişah’ım, senin derdin ne ki böyle gurbete çıkıp dağ, daş önüne gelen yere

gidersin?

– Ey pir babam, madem ki benim padişah olduğumu bildin, derdimi de bilirsin, neden bana sorarsın.

– Evet Şah’ım, doğru söyledin. Söylemeyenin derdine derman verilmez de ondan sordum. Şimdi derdine dermanı vereyim.

Derviş orada elini havaya doğru uzattı, havadan bir elmayı alıp Padişah’a verip:

– Al bunu, yerine dön. Sarayına vardığın zaman bu elmayı, kalemtıraş ile ortadan bölersin. Altun teraziye koyup tartarsın. Senin eyice bir kısrağın vardır kabuklarını soyup ona yedirirsin. Elmanın da yansını hanım sultan, yansnı da kendin yersiniz. Bu işi gördükten sonra tam vakti geldiği zaman, senin bir oğlun olacaktır. Ben gelmeden, sakın olaki adını koymayasın, haydi şimdi dön tahtına. Padişah, Derviş’in verdiği elmaya baktı gözünü dervişe çevirdiği zaman ortada ne adam, ne de bir derviş görünmezdi, Padişah, bu işe hayret edip şaştı. Elmayı sıkı

sıkı tutarak ters yüzünü sarayına dönüp geldi. Padişah’ı gören vezir, çok sevindi. Bütün vezirler hoşgeldin edip meclis toplandı. Gece yarısına kadar, hoş, beş edip gece yansı dağıldılar. Şah, oradan kalkıp hemen

yerine geldi. Baktı ki sultan hanım beklerdi. Soyunup yerine oturduktan sonra Şah:

– Hanım sultanım, şuradan bana bir kalemtıraş getir.

Sultan, oradan altın kalemtıraş alıp Şah’a verdi. Şah, evveli elmanın kabuklarını soydu, elmanın yarısı bölüp altın teraziyle tartıktan sonra yansını hanım sultana yedirdi. Yansını da kendi yedi. Kabuklarını alıp kendi eliyle tavladaki zorlu kısrağa götürüp yedirdi. Şatı, bu işleri gördükten sonra hanım sultan ile beraber yattılar. Artık Şah, günleri birer birer sayar oldu. Bir, beş, yirmi, bir ay, beş ay, sekiz ay, dokuz ay tamam olup sün sona erip vakti saat tamam olunca hazırlık tamam olup çatınca dünya yüzüne dokuz okka on dirhem ağırlığınca bir babayiğit ay parçası geldi. Tam o saat kısrak da, küheylan bir Kuluntay dünyaya getirdi. Padişah, ferman edip bütün ülkesindeki köylerde, oymaklarda şenlikler kurulsun, yenilsin, içilsin şadımanlık olsun…. Davulbazlar vurmağa başladılar. Ateşler yandı, fıkralara sadakalar, armağanlar dağıldı. Kırk gün, kırk gece yenildi içildi, herkes Şaha duacı oldu… Böylece bir zaman geçtikten sonra daha çocuk adlanmamıştı. Bir gün meclis toplanıp karar verdiler ki bu işi Şah’a söyleyelim diye. Bir iki gün geçtikten sonra bütün meclis toplandı ve ilk söz bu iş oldu. Baş vezir, Şah’a:

– Ey ulu Padişah’ını, bu söylediğin bir derviştir ya gelir, ya gelmez….Şehzade çocuğun adını biz koyalım.

– Bu çocuğun sahibi ben değilim. Onu bana, derviş verdi, hem de bana sıkı tembihi var, onu tutmam gerekir. O gelmeden, adını koyamam. Bu karardan sonra yine, birkaç sene geçti… Oğlan çocuk on dört yaşına basmıştı

ki hala adı yoktu. Herkes, ona adı yok şehzade derdi. Bir gün, sabrı tükenen vezirler yine meclisi kurdular. Şah’a, dediler:

– Ey ulu Şah’ım, çocuk on dört yaşına geldi, Herkes adı yok Şehzade diye çağırır. Böyle adsız olur mu, sizin şahınıza yaraşır mı ki oğlunuz adsız kalsın. Bugün, izniniz olursa artık biz Şehzade’ye bir ad takacağız.

Padişah vezirlerin bu sözleri karşısında naçar kalıp bunaldı. Bu sırada, meclise ihtiyar bir derviş girdi, yetişti. Şah;dervişi görünce tanıdı, çok sevinerek hemen yerinden kalkıp onu karşıladı, hoş geldin edip kendi yanma oturttu. Derviş, Şah ve meclise:

– Getirin benim emanetimi…

Oğlanı, meclise getirdiler. Derviş çocuğu sağ tarafına oturttu. Derviş: Çocuğun arkasını üç defa mübarek eliyle sıvazladı. Orada, dönüp çocuğa karşı:

– Oğlum, senin adın bundan sonra Şahmayıl olsun, nişanlının adı, Abgüneş’tir,

haydi Allah muradını versin. Dedi, oradan kalktı doğruca tayın yanma tavlaya geldi.. Onun da sırtını, üç kere

sıvazladıktan sonra:

– Kaçtığında kurtulasın, kovduğunda ulaşasın, sahibin malı olasın, senin de adın bundan sonra Kamertay’dır.

Padişah, bunların yüzüne bakıp güldü:

– İşte gördünüz mü? Sırdan geldi sırra karıştı.

Şehzade’nin adı konduktan sonra böylece günler, aylar, seneler, geçmeye başladı. Çocuk, artık tam ergenlik vaktine erişti. Mektebe gidip okudu, babayiğit bir delikanlı oldu. Padişah, bir gün Şahmayıl’ı huzuruna çağırttı. Şahmayıl, Şah babasının huzuruna çıktı, Şah:

_ oğlum, sen bir padişah evladısın. Böyle oku oku sonu ne olacak? Neye varacak.

– Ne etmemi istersiniz Şah babam?

– Oğlum, okuma bir derya. Bunun öte yanı, beri yanı, sonu yok, hem de bulunmaz. Sen şimdi artık, babandan bir saray iste, başına kırk, elli, yüz silahşör topla, kurt getiri, tazı getirt avlan, kuşları keyif et.

– şah babam, şükürler olsun ilim halimi artık ele getirdim… Senin sayende artık keyif etme zamanın geldi doğru söylersiniz.

– Pek iyi, şimdi benden ne istersin bakalım?

– Bana bir saray, yüz atlı silahşör, kuş, tazı getirttirmelisin… Hem de, bir çift davulbazım da olsun, saye-i devletinde ben de yaşayayım. padişah, vezirler meclisini topladı. Ferman edip, oğlu şehzadeye bir saray verdi,

yüz altı silahşör verdi, bir çift davulbaz verdi, kuş ve tazı hepsini verdi, vezirler de bu işi çok yerinde buldular. Böylece Şahmayıl, zevk ve sefaya dalıp günler geçmekte iken, bir gün Şahmayıl emir etti

_ Döğülsün davulbazlar, binsün atlılarım hazırlayın kuşları, çıkarın tazıları ben bugün ava çıkacağm.

Davulbazlar döğüldü, atlılar bindi, Şahmayıl önde Kamertay’a binmiş silahşör atlılar arkada olup bunlar, yabana çftrp ulu dağlara yönlerini verdiler. Av edecek yere gelip Şehzade:

şu pınar, meremiz olsun, her birimiz sonunda burada birbirimizi bulalım. Deyip şehzade, hepsine tembihatını verdi. Oradan her biri bir tarafa sürüp atlannı dağıldılar. Bunlar, dağılmada olsun biz haberi Şahmayıl,dan verelim:

Şahmayıl, yönünü gündoğusuna verdi, bir zaman öylece gitti… Bir yerden geçmekteyken yolu üstünde bir çam görüp şurada biraz atı daha hızlandırayım da bu pınardan su içeyim diye atı sürdü. Biraz gittikten sonra bir çııııırn dibinde oturmuş bir adama rasladı. Selam verip, selam aldıktan sonra, Şahmayıl’a adam:

– Ey koca ahmak dedi, sen bir Şah oğlusun, böyle doludizgin nere gidersin?

Sanki nişanlını mı ararsın?..

– Benim nişanlın kimdir?

– Kim olacak, onun adı Abgüneş’tir.

Adamın bu sözünü Şahmayıl duyar duymaz aklı başından çıkıp atın tırnağı dibine kendini attı, atın payvandın vurup oradan baştankara çimene düşüp yattı. Şahmayıl, orada düş haline daldı, Abgüneş, Şahmayıl’ın yanına geldi, Abgüneş doldurdu Şahmayıl içti, Şahmayıl doldurdu Abgüneş içti. Şahmayıl, Abgüneş,e baktı…

– Hey Ulu Tanrı, acap bu bana nasip olacak mı?

Deyip, orada ağlamaya başladı… Bu ağlama ile şahmayıl gözlerini açıp uyandı. Uyandı ki, ne Abgüneş ne de, kimse vardı. O saatte, aşkın ateşi Şahmayıl’ı kavurmaya başladı. Gözlerinden kanlı yaşlar dökerek aklandı ne av, ne de kuş kalmıştı ki kalkıp yerinden doğruca mekan pınarına geldi baktı ki, bütün adamları onu bekleşip dururlar. Dediler ki:

– Şahmayıl, sen gideli tam yedi gün oldu, aradık taradık hiçbir izine raslayamadık, gelüp burada beklemeğe karar ettik. Şimdiye kadar nerede kaldın? Bir kaza mı geçirdin yoksa?

– Ben, ne olduğunu bilmedim? Şimdi de bilemem. Haydi binsün atlılar, saraya gidelim.

Hepsi atlarına binip saraya geldiler. Şahmayıl, o günden sonra odasından çıkmaz hiçbir şey görmez oldu. İlle Abgüneş, ille Abgüneş diye yanar tutuşurdu. şü babası, baktı ki oğlu hiç gözükürlerde yok, epey zamandır meydanlarda yok, meraklanıp huzuruna çağırmak için hizmetkara sordu:

– Oğlum Şahmayıl ne haldedir, hiç görünmez oldu, acaba…

– Şah’ım, Şahmayıl avı da, kuşu da, atı da, hepsini terk etti, Odasından çıkmaz

oldu, kimse ile konuşmaz, görüşmez, ille düşünür. Şah bir emir verdi… Bütün doktorlar toplandılar. Şahmayıl’a baktılar. Ne kadar baktılarsa hiçbir yerinde ne yara ne de, bir bere var.. Gelip Şah’a, Şahmayıl’da hiçbir şey olmadığını söylediler. Şah, bunlara sordu ise de, Şahmayıl’da hiçbir şey olmadığını söylediler. Şahmayıl’da bir hastalık yok lakin, her tarafı ateş gibi yanar, tutuşur dediler. Şah, baktı ki bir çare yok, hele bir göreyim diye oğlunu huzuruna çağırttı.

Şahmayıl, babasının yanına geldi. Şah:

– Oğlum dedi, senin ne derdin var ki böyle sararıp solarsın? Ne derdin varsa söyle de onun çaresine bakalım, evlenmek ise dilediğin, istediğin padişahın kızını sana alayım.

Şahmayıl, bu sözlere hiçbir cevap vermedi ise de babası, bir daha sorunca,

Şahmayıl:

– Size karşı hiçbir cevap veremem, bana üç gün müsaade ederseniz o zaman bir cevap veririm.

Şah, buna razı oldu ve hiç cevap vermeden kalkıp yerinden hareme gelip sultan hanım ile otururken acılı bir ah…çekti… Sultan hanım:

– Ne var ki, böyle ü çekersin Şah’ım?.,

– Ben ah çekmeyim de kimler ah çeksin sultanım? Allah, bize bir oğlan verdi, şimdi de onu hasta etti… Ne kadar doktorlar baktı ise derdine bir çare bulamadılar. Hiçbir şey kir etmedi. Hepsi de, ateş var dediler bu dert ne derttir ki bir çare bulalım diye üzgünüm

Sultan hanımın da bu işe çok canı sıkıldı. Padişah orada bir teselli bulamayıp kalktı, tekrar yerine geldi. Şah, yine düşünürken birden aklına geldi? Oğlunun hizmetkarını huzuruna çağırdı. Hizmetkar geldiği zaman Şü sordu:

– Ava gittiğiniz gün Şahmayıl beraber mi idi? Yoksa, ayrıldı mı?

– Hayır Şah’ım, her birimiz bir tarafa dağıldık. O da, bir tarafa yalnız gitti. Hem, gündoğu tarafına gitti, yedi gün gelmedi. Sekizinci gün geldi, emir verüp hepimiz de birlikte tersyüzü dönüp sıraya geldik. O, gelinceye kadar bekledik. İşte, o gün bu gün ne av, ne de kuş kaldı. Şah, oradan lala Ağa’ya:

-Lala Ağa, nedir bu Şahmayıl’ın hali, sen ne düşünürsün?

– Ne olacak Şah’ım, gönül hastasıdır. Evlenmek ister, sana söylemeğe sıkrlr.

Koca bir , Şah oğlunun bundan başka ne derdi olur ki hasta olsun?…

Şah, tekrar Şahmayıl’ı huzuruna çağırdı ona:

– Benim oğlum, ciğer köşem evladım… Nedir senin zorun ki böyle olmuşsun?…

Her ne ise, söyle benden sıkılma? Haydi söyle de tez çare bulalım oğlum.

– İki gözüm Şah babam, benim derdime sen çare bulamazsın.

_ Eğer dünyada olup biten bir iş ise, evvel Allah’ın yardımı ile bulacağımı sana söz veririm. Haydi oğlum, tez cevabın ver de beni bu üzüntü ve kederden halas et.

– Bana iki gün daha, müsaade veriniz.,.

Şah, oğlunun bu isteğini çaresiz kabul etti. Bütün vezirlerine emir verip kızlarını güzelce donattırdı ve düşündü ki; bu kızlardan birinin oğlum beğenirse alırım.. Kızlar, hazırlanıp doğruca geldiler Şahmayıl’ın odasına… Eller kınalı, gözler sürmeli, belleri sim kemerli Bağdat cereni, gövel ördek gibi salınıq salını gelip kapıyı çaldılar…

Şahmayıl sordu:

– Kimdir o?…

– Baş vezirin kızıyım.

– kinci vezirin kızıyım,

– Üçüncü vezirin kızıyım.

– Ne için buraya geldiniz?..

– Biz duyduk ki hasta imişsiniz? Onun için geldik, seninle sohbet etmeğe. Eğer

müsaadeniz varsa, biraz konuşup görüşeceğiz.

– Buyurunuz.

Kızlar, kapıdan içeri girdiler. Şahmayıl ile karşılıklı oturdular. Bir tanesi Şümayıl’ın bir tarafına o biri de öte yanına oturdu. Şahmayıl bu hali görünce,

şaşırıp onlara:

– Siz benim bacımsınız, sizinle bacı, kardeş gibi konuşalım.

Bu hali, Şah ile vezir giz]1i bir pencereden gözlerlerdi. Kızlar, Şahmayıl’ın sözlerine çok hiddetlendiler. Hepsi birden, kızıp kalktılar kapıdan dışarı çıktılar, gittiler.

Beri yanda vezir:

– Şah’ım, sen bu işten hiçbir şey anladın mı?

– Hayır.

Baş vezir, Şah oradan kalkıp yerlerine geldiler. Şah, sultan hanımın yanına geldi. Sultan, Şah’ı yine kederli görünce:

– Şah’ım, oğlumuzun derdi ne imiş anladın mı?

– Üç vezirin, kızların yanına koyduk. onları görünce dedi ki: Siz benim

bacılarımsınız, sizinle bacı kardeş gibi konuşalım yoksa, başka türlü konuşmak istemem. Hiçbirine, yönünü dönüp bakmadı. O zaman kızlar, Şahmayıl’ın bu sözüne hiddetlenip hepsi birden kalkıp yanından çıktılar. Ben de oradan kalkıp senin yanına geldim işte mesele budur. Lakin, ben şunu düşündüm ki: Bu çocuğumuz, oğlan değildir? Yoksa başka bir şey anlamam. Yarın olsun da, bir kere de sen çağır kendisinden sor bakalım. Sabah oldu Şahmayıl, anasının yanma çıktı. Anası:

– Oğlum, bütün saray adamları senin bu halinle kederlenir. Ne derdin var ise bana söyle evladım.

– Peki anam, sana söyleyeceğim amma kimseye demiyeceksin?

– Olur söylemem.

– Bana bir gün müsaade et, yarın söylerim.

O gün geçti, yarın oldu Şahmayıl erken kalkıp, tanyeri ağarmadan sa^nr omuaına alıp Kamertay’ına bindi. Tam gideceği bir zaman, bu haber anasına ulaştı. Anası da, hemen birkaç asker atlı alıp Şahmayıl’ın yolu üstüne çıktı:

– Oğlum, nereye gidenin?

– Ana ben, hasbahçeye gidüp orada biraz kendi, kendime teselli bulmak isterim.

– Peki, seninle birkaç asker de birlikte gelsün.

– Hayır istemem, askere ihtiyacım yok, Hak beni muhafaza eder.

– Sen bilirsin evl6dım, fakat, bizi kayguya düşürmeyesin.

Şahmayıl oradan atını üzengiledi. Bir zaman, gittikten sonra bir dağa geldi. Birkaç köy görüp bunlara uğradı ise de hiçbir köyden Şahmayıl’ı Tanrı misafiri eden olmadı. Gece vakti Şahmayıl korku içinde dağlarda kaldı. Bu korku içinde Şahmayıl, Allah’a yalvarıp aşk dalgasına daldı. Sinesini dağlıyan ateşle aldı şazı ele:

Akşam oldu güneş aştı

Muhanatlar geri kaçtı

Mayıl küçük burda şaştı

Kadir Mevlam yardım eyle Mayıla

Şahmayıl’ım okur aktan karadan

Kimse bilmez çeker gider caradan

Güneşi de bana versen yaradan

Kadir Mevlam darda kaldım aman hey

Bir yanımdan yağmur yağar yel eser

Bir yanımdan duman bağlar yolum hey

Bu gençlikle ben canımdan usandım.

Kadir Mevlam hasret eyle ölüm hey

Nolacak da Şahmayıl’ım, n’olacak

Acel geldi baş ucurndaduracak

Akibet de Mayıl bnırada ölecek

Kadir Mevlam darda kaldım aman hey

Deyip kesti.

Şahmayıl kalkmak istedi. Açlık susuzluktan dermanı kalmadığı için yerindenkalkamadı. Orada bir besmele çekip sağ tarafına yattı. Gözünü, kapamasıyla açmasıbir oldu. Bir de baktı ki, o kaldığı yerde değil de başka bir yerde buldu kendini.Kendi kendine şaşıp: İllahi Yarabbi ben şimdi acap neredeyim? Acaba memleketime geldim mi? Bu dağ, ne dağdır? Deyip kendi kendine sorup dururken aklına geldi ki:

Düş halinde iken Hızır Aleyhisselam onu yerinden kaldırıp bu dağa attı diye düşündü. Baktı etrafına yiyecek, içecek her şey var. (Şahmayıl burada kalsın biz haberi Aşgüneş’ten alalım).

Abgüneş’in de, Cenabı Hak tarafından yüreğine bir ateş düşmüştii. Hazreti Hızır,

Aşgüneş’e söyledi:

– sen, daha ne durursun? senin ışığın, korku dağında kaç zamandan beri yatar.

– Ya Hazreti Hızır, ben korku dağı ne yandadır bilmem?

– Bin terkime.

Deyip Hızır, Abgüneş’i atının terkisine aldı.

– Yum gözlerini.

– Aç gözlerini.

Abgüneş bir de gördü ki Korku dağında Şahmayıl’ın baş ucunda durur. Şahmayıl, uykuda idi. Abgüneş, Şahmayıl’ın başını hafif salladı. Baktı ki derin bir uykuda bu sefer. Abgüneş, sümbül sırma saçlarını döküp Mayıl’ın yüzünü kapadı. Yine, Mayıl’ın bir şeyden haberi yok? uyanmadğını görünce Abgüneş, bu sefer baş ucundaki sazı ele aldı:

Aldı Abgüneş:

Mayıl ne yatarsın korku dağında

Han dolaplar döner seher çağında

Uyan safa sürek göksün bağında

(Şahmayıl uyanmadı aldı bir daha)

Mayıl küçük on beşinde tıfıldır

Ağlayarak geldim sen beni güldür

Üç saat geldiğim altı aylık yoldur

Uyan Şahmayıl’ım kadan alayım

Ağalar beyler de bana gülüştü

Hasretli elinden ciğerim şişti

Hazreti Hızır bana da erişti

Uyan Şahmayıl’ım kadan alayım

(Şahmayıl burada gözlerini açtı, Abgüneş bir daha aldı)

Ellere de Şahmayıl’ım ellere

yine destan olduk cemi dillere

Şimden sonra gidek bizim ellere

Aç gözlerin bak güneşin yüzüne

Şahmayıl, büsbütün gözlerini açınca gördü ki Abgüneş yanında. Bir deli gibi kalktı, ateş yanar sinesine alup bastı sazı ele:

Belimi verdim de bir kara daşa

Ben de ras geldimdi Hızır kardaşa

Atın boynuna bindim de geldim

Mevlam kanad verdi uçtum da geldim

 

Hey dağlar bakın müşkül halime

Ismarlamış gelsin deyi yar beni

Şahmayıl’m dostu ol Abıgüneş

Durmayalım gidek sizin ellere

Öğlen inen ikindinin çağında

Bir gül bitmiş ol göğsünün bağında

Yıkılası şu korkunun dağında

Kalk gidelim güneş sizin eller

Deyip kesti.

İkisi birlikte oradan kalktılar. Atlarına binip doğruca Tiflis şehrine geldiler. Daha şehre girmemişlerdi, Mayıl:

-Güneş, sen burada kal ben gideyim; av, kuş edeyim getireyim de karnımızı doyuralım.

Atına binip gitti, akşama kadar av yapıp birçok kuşlar getirdi. O gece, onları yiyip geçindiler. Otururken Mayıl, Abgüneş’in güzelliğine dayanamayıp aldı sazı ele:

Şahmayıl Türküsünün Sözleri

Asılsaydım zülfüne dar deyi

Sanlaydım gonca güle h6r deyi

Benim burda bir sevdiğim var deyi

Gidüp, gidüp gelişene ne dersin

**********

Elinden de Abgüneş elinden

Kurtulaydık şu alemin dilindin

Kalk gidelim Semenyüzhan elinden

Gidüp kavuşalım buna ne dersin

Oturmuş Aşıklar yanğılı söyler

Benim burda bir sevdiğim var deyi

Tahammül kalmadı can seni özler

Artık muradımız alsak ne dersin

Deyip kesti.

Şahmayıl Türküsünün Hikayesinin Notaları

Şahmayıl Türküsünün Hikayesinin Notaları

Şahmayıl Türküsünün Hikayesinin Notaları1

Şahmayıl Türküsünün Hikayesinin Notası

Şahmayıl Türküsünün Hikayesinin Notası1




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir