30 Mart Perşembe 2017
Ana Sayfa / Edebiyat / Yeni Türk Edebiyatı / Süleyman Nazif Gizli Figanlar Kitabının Eserinin İncelemesi Tahlili Açıklaması

Süleyman Nazif Gizli Figanlar Kitabının Eserinin İncelemesi Tahlili Açıklaması


Süleyman Nazif Gizli Figanlar Kitabının İncelemesi

Süleyman Nazif Gizli Figanlar Tahlili

Süleyman Nazif Gizli Figanlar Açıklaması

Kitap Mısır’da Abdullah Cevdet tarafından tab’ edilmiştir. Cevdet, kitaba yazdığı İfâde-i Tâbi başlıklı takdîm yazısına “Gizli Figanlar, bir hürriyet kurbanınındır” diyerek başlar.

Bu kısa yazının ilk bölümünde millet’in ‘eşkiyâ’ve ‘fuzalâsını’ menfaya, mahbese ve mezara yuvarlayan istibdât; devr-i terâküm-i efgân olarak tanımlanır. Zulümlerin neticesinde ortaya çıkan figanların; çeliğe, yalın kılıca, ser-tîz hançere bombalara dönüşeceği haber verilir. İfadenin şiddeti yazı ilerledikçe daha da artar. Sürgüne maruz kalmayı mezara atılmak olarak gören yazar, ‘bazı emvâtın mezarından’ hayat sahibi ölüleri, ölümü olmayan bir dirilişe dönüştüren canlı fikirlerin fışkırmasından söz eder. Gizli Figânlar’ın sahibi işte böyle ölülerdendir. Böylece yazar, Süleyman Nazif’in Bursa’daki memuriyet ve ikâmetini üstü kapalı bir dille sürgün olarak nitelendirmiş olmaktadır.

Abdullah Cevdet Gizli Figânlar’ın sahibi yani Süleyman Nazif tarafından kendisine on yıl evvel, yayımlanmak üzere verildiğini, yazısının sonunda söz konusu eder. Bunun nasıl olduğu hususunda herhangi bir açıklama yapmaması Süleyman Nazif’i koruma maksadına bağlı olarak anlaşılabilir. Fakat eserin on yıl boyunca niçin yayımlanmadığıyla ilgili olarak da bir herhangi bir bilgi vermemektedir.

Eserde Abdullah Cevdet’in takdiminden sonra Süleyman Nazif’in babasına hitâben kaleme aldığı ‘Pederime’ başlıklı bir yazı bulunmaktadır. Süleyman Nazif’in vatanseverliği, her dakikasını vatanını düşünmekle, vatanın bir felaketine ağlamakla geçiren, bir insan olan babasının; hükümetin vatanı gerektiği gibi yönetemediğinden nasıl şikâyet ettiğini, gelecekle ilgili ümitsizliğini, bu hükümeti çok iyi tanıyan bir kişi olarak gelecek zamanın geçmiş zamandan, daha iyi olmayacağını söylediğini hatırlatır. Geçen zaman, babasını haklı çıkarmıştır:

“Bugün vatanda masum kanlarla mazlum figanlardan başka bir şey görülüp işitilmiyor… Ebnâ-yı vatanda bir çocuğun vicdânını, nâmusunu hamiyetini satın aldılar”

İçinde bulunduğu dönemde vatanı tamamen kara bir tablo halinde gören Süleyman Nazif’e göre denizler şehit cenazeleriyle dolmuş, masum çocuklara casusluk öğretilmiş, vazifesine düşkün çok az vazifeperver kalmıştır. Bu kara tablonun korkunç sessizliğinde o şöyle haykırır:

“Vatanın her velvele-i sükûtuna vicdânım bir feryâd ile cevap veriyor. Bu mecmua o feryatları birer manzûme şeklinde câmidir.”

Süleyman Nazif’ babasına hitap ederek yazdığı bu yazıyla aslında Gizli Figanlar’ın niçin yazdığını anlatmış olmaktadır. Böylece okuyucu kitaptaki şiirlere hazır hale gelmekte, kendisini hangi duygularla, yazılmış, nasıl şiirlerin beklediğini tahmin edebilmektedir.

Gizli Figanlar’da her birinin altında yazılış tarihinin de yer aldığı on beş şiir bulunmaktadır:

  1. Gece (Mayıs, 1310)
  2. Gazel (1309)
  3. Şarkı (Şubat 1312)
  4. Gazel (1309)
  5. Şâb-ı Muhtazır
  6. Ey Ebnâ-yı Vatan
  7. Gazel (Haziran 1309)
  8. Bir Bezm-i Tarabda (Mayıs 1308)
  9. Ah Bilmem Ki (Teşrin 1309)
  10. Bigâneler (Eylül 1309)
  11. Temenniyât-ı Âşıkâne (Temmuz1311)
  12. Gazel ( Temmuz 1311)
  13. Tesâvir-i Beşer
  14. İkinci Çehre
  15. Üçüncü Çehre(Kanun II. 1312)

Görüldüğü gibi şiirlerin yazılması, kitabın yayım tarihinden on yıl önce tamamlanmıştır. Abdullah Cevdet’in, kitabın kendisine sahibi tarafından on yıl önce teslim edildiğine dair verdiği bilgi de böylece doğrulanmış olmaktadır.

Gece

Süleyman Nazif bu şiirinde geceyi kendi hisleriyle tarif etmiş, gecenin kendine duyurduklarını mısralara dökmüştür. Şiir kendi içinde dört bölüme ayrılmaktadır. Her bölüm ayrı bir gece tanımı ile başlar. Birinci bölümde ‘Gece lebrîz-i şevk u hulyâdır’,ikinci bölümde ‘Gece lebrîz-i aşk u hulyâdır, üçüncü bölümde ‘Gece lebrîz-i samt u hulyâdır’,Dördüncü bölümde ise ‘ Gece lebrîz-i hüzn ü hulyâdır’. İlk bölümde sevinç ve coşkunluk içeren gece, son bölümde ise hüzün doludur. Sevgilinin hayâlini gecelerde arayan şâir yine gecelerde ışık gibi aydınlığı olan sevgilisini bulur:

“Gece lebrîz-i şevk u hulyâdır

Ararım ben hayâl ü cânânı

O hafâ hâne-i bedâyi‘de

Bulurum kâh bedr-i lem‘ada

Bir münevver misâl cânânı”

Şiirin son bölümünde ise şâir dertlidir. Gece ona belirsiz olan geleceği düşündürür.

“Ki zalâm zaman ile mestûr Başka bir hüzn ile olur manzûr Mübhemiyette gizlenen âti!”

Bütün bu karanlıklar içinde gelecek ona umut vermez, şiirini keder, elem içinde olduğunu söyleyerek bitirir.

Gazel:

Her beyti ‘şeklinde’ redifi ile biten şiir, sıkıntılarla dolu olan bir insanın haykırışları ve kendi ümitsizliğini tarif edişleri ile doludur.

“Bu şeb hakâyıkı sordum nücûm-ı sâhireden
Gelen cevap ise mübhem suâl şeklinde”

Hasret acısı çeken şâir bu derdinin büyüklüğünü ‘dağlar kadar’ diye anlatır ve buna bir çare bulamaz:

“Delmede derd-i tahassür cibâl şeklinde

Tulûu görmeden oldu guruba peyveste”

Şiirin sonuna doğru artık tamamen çaresizliğini kabul eden şâir, kendi ruh halini şöyle tasvir eder:

“Cihanda kesb-i kemâl etmenin nedir sûdı

Görürse aczini âdem kemâl şeklinde ”

Süleyman Nazif bundan önceki ‘Gece’ şiirini de olumsuz duygularla bitirmişti. Acziyet gelecekten umutlu olmama şiirlerin genel duygusu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Şarkı:

Şarkı, ‘Lanet olsun sana ey hâin emel’ nakaratıyla oluşturulmuştur. Şair bir emeli, hâin olarak nitelendirip onu bütün kötülüklerin sebebi olarak suçlar. Ona karşı ölümü bile tercih edeceğini söylemektedir. Bütün kavgaları onun yüzünden olmaktadır.

“Lanet olsun sana ey hâin emel

Ömrümü sensin eden vakf-ı cedel”

Şairin lanet ettiği emel, yaşamak emelidir. Yaşamak hasretle olduğu için şair, geldiği takdirde eceli bir teselli bir olarak kabul edeceğini söyler. Şairde yaşamake melinin neyin hasretiyle yaşadığı belirtilmemiştir. Bunun hürriyet olduğu tahmin edilebilir. Dolayısıyla şair, hürriyetsiz yaşamaktansa ölmeyi tercih ettiğini ifade etmiş olmaktadır.

Gazel:

Bu şiirinde vatan sevgisinden bahseden şâir, vatana duyduğu hasreti dile getirir. Vatan muhabbetini yegâne zîneti olarak adlandırır. Daha sonra vatanı kendi duygularıyla anlatmaya devam eder:

“Şafak değil kızaran safha-i semâda bu şeb” sözleriyle vatanı yaralı olarak gördüğünü ve bu kırmızılığın da şafak rengi değil yaralar üstündeki kan olduğunu söyler. Sonra Allah’a şöyle seslenir: “Binâ-yı zulm yıkılsın temelden Allah’ım” Vatanın üzerinde yaşanılan zamandaki durumunu kıyamete benzeten şâirin en büyük arzusu bu felâket günlerinin sona ermesidir.

Şâb-ı Muhtazır:

Başlığı can çekişen genç anlamına gelen bu şiirde Süleyman Nazif, mükedder ve esir bir genci anlatır. Etrafta ne kadar çiçekler, gülüşler, sevinçler olsa da hiç görülmemiş güzellikler bile melûl olana etki etmez ona sadece gam getirir. İşte böyle bir genci tarif eder şâir:

“Gözünde nûr-ı dehâ gerçi intifâya karîb

Dudaklarında fakat var bir ibtisâm-ı garib

Dokundu kalb-i hazîne bu hal-i müstesnâ

Gözlerindeki dehâ ışığı yok olmaya yakın bir vaziyette olan kişi dudaklarında da garip bir gülümseme saklar. Bu tasvir edilen durum şâire dokunur. Onu hüzünlendirir.

Ey Ebnâ-yı Vatan:

Bu şiir bütün gençliğe, kendisini vatanın evlatları sayan herkese hitâben yazılmıştır. Onları uyudukları gafletten uyandıracak, ayağa kaldıracaktır. Şiir şu mısralarla başlar:

“işte gülzâr-ı vatan mahv oldu istibdâd ile Bizden istimdâd eder her zerre bir feryâd ile”

Zulüm ve istibdâd günlerinin üzüntü ve keder günleri olduğunu söyleyen şâir, devrin kan dökme devri olduğunu söyler.

“Arkadaşlar, kan dökün kan dökmenin hengâmıdır Arkadaşlar! Kan dökün tâ cûşa gelsin kâinat Lerze bahş olsun cihâna bizdeki azm ü sebât”

Azim ve sebat sayesin de cihanı titretmek isteyen şâir, şerefli bir ölümün zillet altında yaşamaya tercih edilmesi gerektiğini hatırlatır. Gençleri isyana teşvik etmek isteyen Nazif, şiirde en çok ‘kan dökün, kan dökmenin devridir’ sözlerini tekrarlamıştır.

Şâir şiire açıklama getirme ihtiyacı hissetmiş ve hemen bu şiirin ardından ‘Bu Manzûmeye Mütellik izahat’adlı bir yazı yazmıştır. Bu yazıda, vatanın son ümidi, diye nitelendirdiği ‘Yeni Osmanlılar’dan bahseder. Şiirin yazıldığı tarihten bir sene öncesinde bu gruba bir darbe vurulduğundan bunun ezici etkilerini hatırladığından söz edip, hakaretlere uğradıklarım dile getirir O vakitlerde Süleyman Nazif, o gençlere vatanın bir köşesinden ümit vermek için bu şiiri yazdığını anlatır.

Bu yazısında kendisi için de enteresan olan bir şeyi nakleden Nazif o dönemde normalde eserlerin neşri konusunda çok hassas davranıldığını ama nasıl olduysa bu şiirin neşrinde yazılanları kontrol eden teftiş kurulunun bir şey demeden eseri geçirmiş olduğunu, basımına da hiçbir kelimesine dokunulmadan izin verilmiş olduğunu, süreli yayınların birinde de yayınlanmış olduğunu anlatır. Bunu anlatmasındaki sebep de o dönemde eserleri neşr edilmeden önce kontrol eden bu kuruldaki insanların ne kadar cahil olduklarını göstermektir. Süleyman Nazif, sözlerini onlarla alay ederek bitirir. M.Şükrü Hanioğlu, Abdullah Cevdet’i konu edindiği monografisinde, İsviçre polis kayıtlarına dayanarak, bu şiirin Süleyman Nazif tarafından değil, Abdullah Cevdet tarafından yazıldığını söz konusu etmektedir.

Gazel:

Süleyman Nazif, bu şiirinde vatana duyduğu sevgiyi anlatır. Vatan ne kadar kötü durumda olsa da ona her halinin güzel göründüğünü söyler. ‘Harâbeler gezerim ben çemen çemen diyerek’ sözlerinden de anladığımız gibi vatan şaire göre harabeye dönmüştür. Şair vatanın içinde bulunduğu bu duruma çok üzülür aslında. Üzüntüyle vatan vatan diyerek mezara girmek istediğini dile getirir. Bütün bu üzüntülerin, vatanın üzerindeki sıkıntıların tek sebebi ise istibdâddır. ‘Mezar u mahbesi arz eylemekte istibdâd’ sözleri de bunu kanıtlamaktadır.

Bir Bezm-i Tarâb:

Bir önceki şiirle aynı temada yazılmış olan şiir bir neşe meclisini tarif eder.Bu neşe meclisi ifadesi de özellikle kullanılmıştır.Tam tersi bir düşünceyi daha kuvvetli hissettirebilmek için şâirin özellikle seçtiği bir yoldur bu.

Şair şiirine ‘Hak yolunda et fedâ-yı cân u ten’ mısraıyla başlar. Tamamen karamsar düşüncelerle yazdığı şiirde, inleyen hamiyyet erbâbından bahseder. Ona göre vatan üzerinde yaşanılamayacak duruma gelmiştir.

‘Olsun erbâb-ı himmet nâle-zen Bir harâbe-zare dönmüştür vatan’

Ah Bilmem Ki:

Süleyman Nazif, bu şiirinde duygularını sorular sorarak anlatmaya çalışır.

‘Neden vâcip bilinsin bâr-ı zulmü eylemek ber dûş Niçin bühtân ederler Hazret-i Kur’ana bilmem ki’

mısraları onun çaresiz kalarak ancak yapılanları kendi kendine sorgulamakla rahatlamaya çalıştığını gösterir. Vatanı bir çocuğa benzetir. İstediklerini elde etmek ve sıkıntısını dile getirmek için ağlayan çocuklar gibi vatanın da fîgan etmesini tavsiye eder. Şâir, vatan evlatlarının uyanıp da feryâd etmemesine şaşırır. Her şiirde olduğu gibi bu şiirde de istibdâd ve istibdâdı uygulayanlar suçlanır:

‘ Harîm-i adli yıkmışken istibdâd ile yıkmışken ey gaddar
Ne yüzle azm edersin dergeh-i yezdâna bilmem ki! ’

Şâir; adaletin gerçek sahibi Allah olduğu halde adalet için kula el açılmasına da hayret ettiğini belirterek şiirine son verir.

Bigâneler:

Bigâne sözcüğü ilgisizler, kayıtsızlar, yabancılar anlamlarına gelmektedir. Nazif, bu şiirinde vatandaki insanların hasret kaldığı, yaşayamadığı, unuttuğu duyguları anlatmaya çalışır. Kitaptaki kısa şiirlerden biridir. Şiirde geçen şu mısra:

‘Gülistân-ı millete berk ü çemen bigânedir Feyz-i ma’mûriyete şimdi vatan bigânedir.’

vatanın huzurlu bir yaşamdan nasıl bir uzaklıkta olduğunu anlatmak, milletin özlem duyduklarını dile getirmek isteğiyle yazılmıştır. Şair, milletin rahatı, huzuru unuttuğunu güzelliklerden mahrum olduğunu anlatmaya devam eder. Vatanın bu durumuna çok üzülen şâir kitabı boyunca bu hâlleri tasvir etmeyi amaç edinmiştir. Süleyman Nazif milletin geleceğine hiç de ümitle bakmaz.

‘Milleti böyle görünce beklemem bir an şevk

Leyl-i me’yuse subh-ı hande-zen bigânedir.’ mısralarıyla şiiri bitirir.

Temenniyât-ı Aşıkâne:

Süleyman Nazif’in bir hayal âlemine dalarak, hayali bir sevgiliye hitaben yazdığı şiirdir. Bu hayal âleminde şair, dileklerini sıralamıştır. Şiiri dört bölümden oluşur. Her bölüm bir nidâ ile son bulur. Birinci bölümde şair;

“Öyle yüksek ki basdığım yerler

Müntehâ-yı hudududur emelin

Sanki kuşlar figân-ı tâirdir

Nakl-i sevdâ iderdim sehere

Ebrler gülistan-ı şâirdir

Münteşirdir şebâb-ı zerreler

Gel şebâbet içinde ağlayalım!”

Diyerek kendi duygularını, tabiatla bütünleştirip bütün çevreye gençliğin zerrelerinin yayılmış olduğunu söyledikten sonra bu gençlik içinde ağlamak ister. Tabiatta gördüğü güneşin parlak ışıkları ona gençliği hatırlatmaktadır. Gençlik ona mutluluk hissettirip, onu güldüreceğine o gençlik içinde ağlamaya davet eder. Bu da şairin içinde bulunduğu ruh hali ile alakalıdır diyebiliriz. Birinci bölüm şairin ‘gel şebabet içinde ağlayalım’ mısraı ile son bulur.

Nazif ikinci bölümde güneşin seyrinin son bulmasıyla gençlik dışında başka şeyleri hayal etmeye başlar. Çünkü o zaman gökler de ona başka bir tablo halinde görünmektedir.

“Seyri şemsin erince pâyâna Başka bir levha arz eder âfâk”

Bu tablo şaire göründüğü zaman o, gençlikten daha güzel olarak vasıflandırdığı hayale kavuşur. Bu güzellik içinde şair muhatabını yine ağlamaya davet eder. Şiirin devamından da anlayacağımız üzere bu bölümde akşam vakti yaklaşmıştır.

“O zaman her sehâb-ı zerrinden

Çeşmime aks iden hayâlindir

O hayâl ey şebâbdan ahsen

Gökte tasvîr-i zi meâlindir

Gel hayâlât içinde ağlayalım”

Üçüncü bölümde artık vakit gecedir. Karanlık her yeri sarmış, sessizlik mekanı kaplamıştır, yıldızlar suskun bir şekilde gökte sıralanmıştır. Şair bu sessizlik içinde de ağlamak ister. Üçüncü bölüm şu mısralar ile biter:

“Asuman pür sükûn zemin hâmuş:

Gel sükûnet içinde ağlayalım”

Şiirde son bölümde ölümden, ölümün hiç kimse ayırt etmeden herkese talib olmasından, ezelle ebedi birleştirmesinden bahsedilir. Daha sonra da kendi ölümünden söz eder. “Münferid bir mezar olur mesken” mısraıyla kendi mezarını anlatır. Süleyman Nazif, şiirin bitiminde hayâli sevgilisini bu defa kendi kabrine davet eder:

“Ey hayâli enis-i rûhum olan,

Gel o kabr-i garibe bir dem sen,

Gel o vahdet içinde ağlayalım”

Gazel:

Nazif, o dönemdeki sıkıntıları, gençliğin içinde bulunduğu durumu büyük bir karanlık olarak görür ve duygularını tabiata bağlı bir şekilde açıklamaya çalışır. Diğer şiirlerinde olduğu gibi bu şiirde de devrin baskısının şair üzerindeki etkisi hissedilir.

Şair gökyüzüne baktığı zaman, gecenin karanlığı ona matem karanlığı olarak görünür ve bu duygusunu “Felek zemine mi atmış ridâ-yı mâtemini ” mısraıyla anlatır. Nazif kendini sevdanın garib bir bülbülü olarak tanımlar. Gazel, mecmuadaki kısa şiirlerden biridir.

Tesâvir-i Beşer (Birinci Çehre):

Bu şiir, Süleyman Nazif’in üç parça halinde verdiği-Birinci Çehre, İkinci Çehre, Üçüncü Çehre- şiirlerden ilkidir.

Şiir; o dönem insanını, özellikle gençliği şairin kendi duygularıyla tarif etmesinden oluşur. Anlatılan insan tasviri tamamen olumsuz özellikler içermektedir. Bu tasvir; arzuları ümidinden elini çekmiş, sinesinde huzurlu bir kalbin inlediği, nefeslerinin eleme döndüğü, ruhu hiç durmayan, bitmeyen bir sıkıntı içinde yuvarlanan, yetim, mazlûm, biçare, esîr bir insanı temsil eder.

“Nazarında lika-yı müstakbel

Bir zalâm-ı kesif ile mestûr

Ağlıyor karşısında vech-i emel

İnliyor sinesinde kalb-i huzûr

Münkalib bir enîn-i ye’se nefes

Dem-be-dem iklimindedir ruhu

Ten değil sanki bir şikeste kafes

Çırpınır onda ruh-ı mecrûhu” sözleriyle devam eder.

Şair şiiri yazdığı dönemde kendini ve insanları böyle bir sefalet içinde görmektedir ki şiirini şu şekilde bitir:

“Ey beşer, ey esîr-i tâli’-i şûm,

Ağlayan ol yetim sensin sen”

İkinci Çehre:

Süleyman Nazif, İkinci Çehre adlı şiirinde bir insanın hâlini tasvir eder. Birinci Çehre adlı şiirin devamı niteliğindedir. Buradaki insan da mutlu değildir.

İçinde bulunduğu durumdan şikâyetçidir. O insanın en önemli özellikleri mısralara şöyle akseder:

“Ona yalnız adem ümîd-âver Nefret eyler cihân-ı hestîye Bî-emel bir garîbdir mağmûm Düşünür… gözlerinde eşk-i hüzn”

Buradaki insan; varlıktan nefret edip ümidi yoklukta bulmayı ister, gamlıdır, sürekli düşünüp, hüzün gözyaşları döker. Şairin ‘düşünür’ sözcüğünden sonra sadece üç nokta koyması ve ardından da gözlerinde eşk-i hüzn demesi düşündüğü şeylerin kendisini ne kadar üzdüğünü göstermesi açısından önemlidir ne kadar dertli olduğunu anlatmaktadır. Şair Birinci Çehre şiirinde olduğu gibi bitirir şiirini.

“Ey beşer, ey misâl-i ye’s ü gamûm

Düşünen ol garîb sensin sen!”

Düşünen kişinin bir diğer özelliği olarak garîbliği zikredilmiştir. Kelimenin, hem yalnız, kimsesiz hem de gurbette, kendi memleketinden uzakta anlamlarında kullanılmış olması muhtemeldir.

Üçüncü Çehre:

Nazif, Üçüncü Çehre adlı şiiriyle her yerde bir matem havası hissettiğini, can sıkıntısının insanlığı sarmış olduğunu anlatır. Bütün bir âlemi değişim içinde gören şair, “Şekl-i âlem bütün tahavvülde” demektedir. Gözler önüne korkunç bir tablo serer: Zemin ve sema bir titreme içinde, hiçbir şey yerli yerinde değildir.

“Her ne mevcûd ise bu âlemde

Hepsi vakf-ı harâb, hep bî-ruh”

diyerek tasvir etmektedir. Ümitlerin kırıldığı emellerin vehme dönüştüğü duygularla insana seslenir :

“Ey beşer, ey tahammüle mahkûm,

Çırpınan ol vücûd sensin sen ”

Süleyman Nazif, kitaptaki bu son şiirin ardından, bu şiiri ‘devr-i hâzır-ı edebin mefhari’olan genç bir edibe bir mektupla birlikte takdîm ettiğini açıklar ve söz konusu mektubun metnini de verir. Mektubun sonunda, şiirin mevzuu hakkında yazılmış satırlar, şairin kendi şiiri ile ilgili bilgi vermesi itibariyle önemlidir:

“İnsaniyet gülüyor, insaniyet ağlıyor. Bence o hande-i gaflet-i meşhûn, bu sirişk-i intibâh nümûnden ziyâde melâl-âverdir. Şu perişan sözlerin zilâl-i mübhemesi arasından öyle bir melâl-i vicdânînin nişâneleri görülebilirse ihtisâsâtım manzumeye intikâl edebilmiş demek…”203

Bu açıklama aslında sadece Tesâvir-i Beşer şiirinin değil, Gizli Figânlar‘ın bütününün nasıl bir maksada yönelik olarak yazıldığını ifade etmektedir. Eserin sonunda yer alması da bu yüzden olmalıdır.



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir