28 Mart Salı 2017
Ana Sayfa / Edebiyat / Yeni Türk Edebiyatı / Süleyman Nazif’in El Cezire Mektupları

Süleyman Nazif’in El Cezire Mektupları


Süleyman Nazif’in El Cezire Mektupları

Süleyman Nazif, kitabın başında yer alan ve önsöz mahiyetinde olan ‘Kardeşim Abdullah Cevdet’e’ başlıklı kısmında; kitapta yer alan beş farklı mektubu, Abdullah Cevdet’e ithaf ettiğini belirtir. Nazif mektupların hangi şartlar altında nasıl yazıldıklarıyla ilgili olarak şu açıklamada bulunur:

“Ben bu mektupların muhteviyâtını vatanın harabelerinden topladım. O harabelerin bir çoğu karşısında zaten birlikte vakf-ı hüzn-i istiğrak olmuştuk.”

Nazif, bu mektupları çok büyük his ve fikir coşkunluğu içinde yazmıştır. Cümlelerine şöyle devam eder:

“Kardeşim Cevdet, zaman bir hükümdara vazifesini, bir millete hakkını unutturabilir. Lâkin bir vicdanı inleten infiâl bâkidir, fâni bir heves gibi sönüp gitmez.“

Sanatçı, 1887 (7 Haziran 1313) yılında yazdığı mektuplar sayesinde ebediyete kadar varlığını sürdüreceğine inanır.[3]

Eserde her mektup numaralandırılmış ve mektupların sonuna kaleme alındıkları tarih yazılmıştır. Sadece beşinci yani son mektubun yazılış tarihi belli değildir.

  1. Mektup: Kanun-ı Esasi, 17 Kanun-ı Sâni 1897
  2. Mektup: Mizan, 21 Haziran 1897
  3. Mektup: Osmanlı, 1 Kanun-ı Evvel, 1897
  4. Mektup: Osmanlı, 1897
  5. Mektup: Tarihsiz

Süleyman Nazif, birinci mektupta ‘vatan’ kelimesini mübarek bir kelime olarak nitelendirip, onun vicdanlarda uyandırdığı tesirden bahseder, sonrasında onu kendi hisleri etrafında tasvir ederek sözlerini sürdürür:

“ (Vatan!) denildiği zaman nazar-ı tahayyülde her taşı bir kalb-i hassastan, her zerresi bir ruh-ı sâriden, her manzarası bir hayâl-i şâirâneden vücud bulmuş bir feyz-âbâd-i messeret tecellî eder.”

Vatanın bütün unsurları ile birlikte çok önemli olduğunu söyleyen Nazif, ‘Fazilet Kitabı’nın ilk kısmının da vatan ‘muhabbeti’ile başladığını belirterek, her fenalığı affa meyilli olan insan vicdânının, yalnız vatana ihaneti kabul edemeyeceğini hatırlattıktan sonra her insanda, kabilede ve kavimde vatan sevgisinin bulunduğunu, ona ulaşılabilecek yerin Yunan, Roma, Arap, ya da Acem tarihleri değil, insan tabiatı olduğunu iddia eder.

Süleyman Nazif, bütün bu yaptığı açıklamalardan sonra, Osmanlı vatanının içinde bulunduğu kötü vaziyete bakar ve vatanı bu duruma düşürenlerin her kim olursa olsun cezalandırılacağını söyler:

“Ezelden ebede kadar ıztırap çekmek için yaratılmış gibi nevmîd; sefîl, bununla beraber mütehammil, müteşekkir görünen vatandaşların hukukuna, hürriyetine, istikbâline taarruz eden her kim olursa olsun, er geç ef’âlinin cezasını görecektir.”

Tarihin ancak doğrulukla oluşabileceğini söyleyen sanatçı; yanlış yapanın, vatanı kötü hallere düşürenin, ne ile uğraşıyorsa o cihetten yanlışlarının gün yüzüne çıkacağını ve gerçeklerin açığa çıkacağını belirtir.

Mektupta, vatanının Dicle ve Fırat nehirleri arasında, eski Yunanlılar tarafından Mezepotamya, Araplar tarafından el-Cezire olarak adlandırılan yerde olduğunu söyleyen Nazif, bu iki nehrin tarih açısından öneminden, doğduğu
büyüdüğü bu yerlere olan bağlılığından bahsederken, bu bölgelerin zulüm ve istibdâd yüzünden çok sıkıntılar çektiğini de özellikle vurgular. Bu mekânları sefalet içinde, hüzünlü bir halde görmek sanatçıyı çok yıpratmaktadır bununla birlikte ye’s onun azmini ihlâl değil te’yîd eder. Süleyman Nazif, her şeyi ile tasvire şâyân olan harâbe-zâr olarak bahsettiği bu mekanlar hakkındaki duygularını şöyle dile getirir: “Ahâlimizin cehl ü gafleti, köylülerimizin derd ü sefâleti, memurlarımızın zulm ü hıyâneti, zâbitlerimizin vahşet ü rezâleti, hâsılı tutulan meslek-i idârenin sekâmeti ta’dâd olunmakla bitmez.”

Süleyman Nazif, kendi şahit olduğu her manzarayı, Hamîdiye hükümeti ile el Cezire ahalisi arasındaki vazife ve haklar ortaya çıksın diyerek anlatmaya çalışacağını söylerek mektubunu şu cümleleler ile tamamlar:

“Ta ki bizi girdâb-ı inkirâza doğru şiddetle atmakta olan ahvâl u muâmelâtın mâhiyeti bi-hakkın inkişâf etsin; ta ki her türlü hakaret ü tenkidin ne kadar şedîd olursa olsun derece-i lüzûm u meşrûiyeti bilinsin.”

Süleyman Nazif, ikinci mektubunda yine Osmanlı’nın sefil durumda olan mekânlarından ve insanlarından bahseder. Onun anlattığına göre; Anadolu yıkılmakta, Rumeli’nin feryâdları duyulmakta, bununla birlikte payitaht hâkir ayaklar altında bulunmaktatır. Mektupta ahâli bahtsız, talihsiz, çaresiz olarak nitelendirilmekte; padişah ise bu yaptıklarından gurur duyar bir halde tasvir edilmektedir. Nazif, padişaha kızgın olmakla birlikte onun zulmünün karşısında sessiz kalan ümmete de kızgındır, uyarmak ve yönlendirmek istediği ümmetin içinde bulunduğu hâli şöyle tarif eder:

“Hâlâ felâketlerin esbâbını başkalarının günahında arayacak yerde, kendi sevâbında bulmaya çalışıyor.” Yazar, mektubunda kendi tecrübelerinden, gözlemlerinden hatıraları da anlatmayı ihmal etmez. Bu hatıraların birinde Bitlis’te bir köye seyahati sırasında gözlemledikleri yer almaktadır. Köylüler vergi veya tahsilât için gelen memurlardan ürkmüş bir halde yaşamaya çalışmaktadırlar.

Süleyman Nazif, Abdülhamid’in halifeliğinin hâlâ meşrû sayılmasına hayret eder ve bu mesele hakkında milleti hareketlendirmeye çalışır. O; milletten, bir hareket, bir uyanış, bir silkinme, yönetime karşı büyük bir isyan beklemektedir.

Üçüncü mektupta, zavallı bir kadının yaşadığı zor zamanları, Nazif kendi gözlemleri ve yorumları ile anlatır. Yirmi altı, yirmi yedi yaşlarında bir kadın, haksız yere hapse atılmış olan kocasını savunmak, bu konuda derdini anlatmak için üç çocuğu ile beraber hükümet konağının önünde beklemektedir. Uzun bir süre bu kadını ve onun derdini anlatmak için çırpınışlarını izleyen Nazif, görevli memurların kendilerini her şey yapacak yetkide görmelerine, kadını tehdit etmelerine çok kızar. Onlar ve genel olarak tüm yöneticiler için şöyle düşünür:

“ Daima aşağıdan yukarıya buseler, poliçeler, çıkınlar atılır, yukarıdan aşağıya da aferinler, rütbeler, nişanlar yağar.”

Bu şekildeki yorumlar mektup boyunca devam eder. Mektubun sonuna doğru, hükümet konağı önünde gördüğü kadından validen yardım göremeyince, yardım istemek için padişaha başvuracağını öğrenir ve şunları söyler:

“Zavallı kadın! Şaşırmış. Cellattan istişfa edecek”

Nazif, dördüncü mektupta Yunanlılar’ın başkaldırma haberinin İstanbula gelmesinden sonra büyüğünden küçüğüne milletinin telaşa kapıldığını, İslâmiyeti ve vatanı kurtarmak için savaşa hazır hale geldiklerini anlatır. Anneler oğullarına ‘seni
bugün için doğurdum. Allah işini rast getirsin oğul’ derken, nişanlı bir kız sevdiğine ‘nişanlı git, şanlı gel, gelsen de gelmesen de seni bekleyeceğim’demektedir. Süleyman Nazif vatanı için bu derece fedakârlık gösterebilecek yüreklilikteki kadın ve erkekleri tasvir ettiği mektubunda, Pelevne kahramanı Osman Paşa’yı da yâd etmeden geçemez.

Abdülhamid’i ümmetin başında Firavun’dan daha zâlim olarak gören ve bunu özellikle belirten Nazif, hitap cümlelerini sıkça kullandığı bu mektupta, padişaha sert ve ironili bir dille seslenir: ‘Kudretli padişahım! Canlar yak, ocaklar söndür, haps et, darp et, nefy et…’ bu tarz sözlerle seslendikten sonra mektubun en sonunda padişahtan Pelevne kahramanına dokunmamasını ister. Mektup bu istekle son bulur.

Beşinci mektupta sanatçı, hasta olan babası ile yaptığı sekiz günlük bir seyahatten bahseder. 1307 senesinde Bitlis köylerine yaptıkları bu seyehatte şahit olduklarını anlatır. Köylülerle yaptıkları sohbetlerde her türlü musibetin dönüp dolaşıp bir ucunun hükümete çıktığını söyledikten sonra özellikle memurların adaletsizliklerini anlatır. Hatta adalet memurlarının yaptıkları büyük adaletsizlikleri köylülerden dinleyip ‘o mübarek adaletin zalim bir padişah elinde nasıl çirkin bir şekle’ girmiş olduğuna şaşırır.

Bu mektup yazdığı son mektup olması sebebiyle, babasından öğrendiğini söylediği ‘vatan sevgisi’ni aynen onun gibi devam ettireceğini va’dettikten sonra mektubun sonunda babasına şöyle hitap eder:

“Hayatıyla beraber hissiyâtının da evlâdına intikâl etmiş olduğunu gören bir peder kadar müteselli ol baba!”

Süleyman Nazif,    geleceğe ışık tutmak, o devirdeki halkı aydınlatmak, bilinçlendirmek düşünceleri ile yazdığı kitabı, beşinci mektupla birlikte bitirir.

Süleyman Nazif o yıllarda çeviri eser de yayımlamaktadır Bir mektup çevirisi olan ve Süleyman Nazif’in kendi düşüncelerinden de izler taşıyan ‘Victor Hugo’nun Bir Mektubu’ buna bir örnektir:

Victor Hugo’nun Bir Mektubu

Eserin başında Süleyman Nazif’e ait kısa bir açıklama yer almaktadır. Bu açıklamada Nazif, Victor Hugo’nun bir mektubunu çevirmek için çalışmaya başladığı zaman onun yüksek üslubunu Türkçe’ye aktarmak hususunda nasıl büyük bir güçlük yaşadığını belirtir ve sonra da mektubu çeviride takip ettiği usûlü anlatır. Buna göre Nazif, bir mütercim olarak, çevirdiği eserin diline sadık kalmayı, lafzî bir çeviri yapmayı tercih etmiştir.

Victor Hugo, Sefiller isimli şaheserini İtalyanca’ya çevirip yayımlayan Mösyö Darlei’ye yazdığı mektubunda, onun Sefillerle ilgili olarak dile getirdiği bu eserin her yerde her memlekette okunabilir nitelikte olması hususiyetini kendisi de kabul ettikten sonra, bunu çeşitli okurlardan mesajlar ve İspanya’dan verdiği örneklerle izah etmekte ve sözü İtalya’ya getirmektedir. Sefiller romanı İtalya’daki sefilleri de tanımayı, anlamayı sağlayacaktır.




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir