25 Mart Cumartesi 2017
Ana Sayfa / Masal / Sultanın Üç Oğlu Masalı
masal

Sultanın Üç Oğlu Masalı


Sultanın Üç Oğlu Masalı

Biri vardı, biri yoktu, bir sultan vardı. Bu sultanın üç oğlu vardı Bir gün oğullarına der ki, “gidin, bir berber getirin, beni traş etsin.” Berber geldi, sultanı traş etti. Sultan baktı ki, saçının bir kılı ağarmış, dedi, “ey, şimdi benim ömrümün son demleridir, oğullarına vasiyet edeyim.” Oğullarını çağırdı, dedi:

“Yavruların, ben birkaç gün sonra öleceğim.” Bir kaç gün sonra sul­tan öldü. Sultanın küçük oğlu geldi, kardeşlerine dedi:

“Gelin gidelim! Babamız bize ne vasiyet etti? Dedi ki: ‘Her biriniz bir gece gelip kabrimin başında yatın.’ Siz daha ne diyorsunuz?” Büyük kar­deş dedi ki:

“Bırak baba, kabre gitsin! Şimdi kim gider, onun kabrinde yatar?” Bu söz küçük kardeşin yüreğine dokundu: Kendi gitti, babasının kabrinin üs­tünde bir çadır kurdu, orada yattı. Gece olunca, oğlan bir karartı gördü. Ça­dırdan dışarı çıkınca kendisi kara, atı kara birini gördü, derhal kılıcım çı­kardı, vurdu onu öldürdü. Oğlan atı da öldürmek isteyince, at ağladı, dedi:

“Ey oğlan, beni öldürme, bırak! Benden bir tutam kıl kopar; ne zaman bana ihtiyacın olursa, bu kıllardan birini yak, ben derhal hazır olurum.” Oğlan dedi:

“Pekâla”, sonra, öbür kara adamın giysilerini çıkardı, atın üstüne koy­du. Atı da bıraktı ve at gitti. Öbür gece, oğlan ortanca kardeşine gitti, dedi:

“Evet, şimdi nöbet sırası şendedir. Baban sana ne vasiyet etmişti?” Or­tanca kardeş dedi:

“Bırak be, mezara girsin! Kim şimdi kabrin üstünde yatmağa gider?” Oğlan dedi:

“Pekiyi, sen de gitme. Babamız vasiyet etti, fakat sen de gitmiyorsun. Ben kendim giderim.” O gece de kendisi gitti ve kabrin üstünde yattı. Ge­ce yansı, kırmızı giysili birinin geldiğini gördü. Yerinden kalkınca, baktı ki, gerçekten bir kişi var. Atı da kırmızı, kendisi de kırmızı bir giysi giy­miş. Kılıcını çıkardı, vurdu onu da öldürdü. Atı da öldürmek isteyince, at dedi:

“Kardeşimi serbest bıraktın. Benden de bir tutam kıl kopar! Beni de bı­rak, gideyim. Bana ihtiyacın olduğunda, bu kıllardan birini yak, ben hazır olurum. Bir gün derdine koşanın.” Oğlan, “pekiyi”, dedi ve giysileri de atın üstüne koydu ve at gitti. Öbür gece kendi nöbeti idi, geldi, kabrin üs­tünde yattı. Bu defa, baktı; ak giysili biri geldi. Kendisi de, atı da ak giyin­mişti. Oğlan yine kılıcını çıkardı, vurdu, o kişiyi de öldürdü. Atı da öldür­mek isteyince, at ağladı, dedi:

“Beni de öldürme! İki kardeşimi serbest bıraktın. Benden de bir tutam kıl kopar, beni de serbest bırak! Ne zaman istersen, derdine koşarım.” Oğ­lan bu atı da serbest bıraktı, sonra geri geldi.

Küçük oğlanın kardeşleri, şimdi bunlar şehirde çalışmak istiyorlardı. Kardeşlerine dedi:

“Biz sultanın oğullarıyız, bizim bu şehirde çalışmamız iyi olmaz. Ge­lin, çıkıp gidelim, başka bir şehirde çalışalım.” Başka bir şehire çıktılar gittiler, baktılar ki; o şehrin içi pek kalabalıktır. Gittiler, baktılar ki, orada bir yaşlı kadın oturmaktadır. Ona, şehrin niye böyle kalabalık olduğunu sordular. Yaşlı kadın dedi:

“Sultanın üç kızı var, bu üç kızını kocaya vermek istiyor. Bir hendek kazdırmış ki, seksen metre genişliğinde, seksen metre uzunluğunda ve seksen metre derinliğindedir. Kim atı ile bu hendeğin o yanından bu yanı­na atlamayı başarır ve sıçrarsa, padişahın kızının attığı elmayı tutabilirse, o kız onun olur.” Onlar eve geri geldiler. Küçük kardeşe dediler ki:

“Sen burada otur, biz çöle gidiyoruz.” İki kardeş ardarda çıktılar gitti­ler. Küçük kardeş, onların nereye gittiğini görmek için arkalarından çıktı, baktı ki; atlara binmişler, hendeğe doğru gidiyorlar. Onlar, her ne yapsa da, atlar, hendeğin ne o yanından ne de bu yanından karşıya sıçrayamaz­lar. Küçük oğlan gitti, bir tutam kılı aldı, bir dağın arkasında yaktı. Atlar­dan biri, kara at göründü. Oğlan kara ata bindi, bir hey! çekti, hendeğin bu yanından öbür yanma, o yanından da bu yanma sıçradı. Kız elmayı attı, o tuttu. Sonra geldi, o dağın arkasında giysilerini çıkardı, atın üstüne bağ­ladı ve atı bıraktı. Kardeşlerinden daha çabuk eve geldi. İki kardeşinin yorgun ve bitkin bir şekilde geldiğini gördü. Kardeşlerine her ne kadar da sorsa, “nereye gittiniz, beni götürmediniz?”, onlar onu döverler, cevap vermezler.

Ertesi gün, büyük kardeşler yine gitti. Küçük kardeş geldi, yine yaşlı kadına yüz tornan verdi, dedi ki:

“Eğer kardeşlerim gelirse, de ki ‘çöle gitti’, şimdi gelecek.” Oğlan, yi­ne dağın arkasına gitti ve kılları yaktı; kırmızı at geldi. Oğlan yine kırmızı giysileri atın üstünden alıp giydi ve ata bindi, hendeğe doğru gitti. Bir ıslık çaldı; at hendeğin bu yanından öbür yanma, öbür yanından bu yana sıçra­dı. Kız da bir elma attı, elmayı tuttu. Geldi, yine o dağın arkasında giysi­lerini çıkardı, atı da bıraktı. Yine iki kardeşinden önce eve geldi. Baktı ki, kardeşleri henüz gelmemiş, orada üzüntüyle oturdu. Kardeşleri gelince:

“Nereye gittiniz, beni yanınıza almadınız?”, dedi, “iki gündür gidiyor­sunuz, bir gün de Allah aşkına beni götürün, dünya yüzü göreyim!” Kar­deşleri dediler:

“Hey, biz büyük kardeş olduğumuz halde, bir iş başaramıyoruz. Sen ki bizim küçüğümüzsün, elinden ne gelir?”

Üçüncü gün, yine o iki kardeş gidince, küçük oğlan yaşlı kadına yine yüz tornan verdi, dedi, “ben gidiyorum, eğer ağabeylerim dönerse, ‘hemen geliyor’, de.” Oğlan o dağın arkasına yine gitti, kıllan yine yaktı; ak at gel­di. Giysileri atm üstünden aldı giydi, ak ata bindi, hendeğe doğru gitti. Hen­değin yanma ulaşınca, bir ıslık çaldı, at o yandan bu yana sıçradı, bu yan­dan o yana sıçradı. Kız elmayı attı, o da tuttu, yine dağın arkasına gitti, giy­sileri çıkardı, atı bıraktı. Yine o iki kardeşinden önce eve geldi, yine kardeşleri gelinceye dek zehirli yılan kulesi gibi orada oturdu, Onlara dedi:

“Hey kardeşler, üç gündür gidiyorsunuz, Allah aşkına, beni de bir gün yanınızda götürün!” Dediler:

“Biz üç gündür gidiyoruz, herşey bitti, artık elimizden birşey gelmez. Üç kız vardı, üçü de elimizden gitti.” Oğlan dedi:

“Bakın, ben size önceki gün ‘beni götürün’, diye dedim, götürmediniz. İşte, bu büyük elma büyük kardeşimin, orta boy elma ortanca kardeşimin, şu küçük elma da benimki. Şimdi gidin, düğününüzü yapın.” Küçük kar­deş, yine dağm arkasına gitti, kılları yaktı; üç at giysileriyle hazır oldular. Üç kardeş giysileri giydiler, her biri bir ata binip sultanın yanma gittiler. Sultan, üç kızını da üç kardeşe verdi, onların düğünlerini yaptı, taht ve ta­cım da onlara verdi, kendi de bir kenarda oturdu.

Ben sağ, sen selâmet.




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir