? Tanzimat Döneminde Tiyatro ve Özellikleri | Evvel Cevap
Ana Sayfa / Edebiyat / Yeni Türk Edebiyatı / Tanzimat Döneminde Tiyatro ve Özellikleri

Tanzimat Döneminde Tiyatro ve Özellikleri

Tanzimat Döneminde Tiyatro ve Özellikleri 

Tanzimat Tiyatrosu Hakkında Bilgi

Tanzimat’tan sonra ivme kazanan batılılaşma serüveninin genişlemesinde büyük âmillerden biri hiç şüphesiz tiyatrodur. Tanzimat’a kadar dramatik türü Karagöz ve Ortaoyunu ile tanıyan Türk seyircisi, Tanzimat’tan sonra bu türün Avrupai şekillerini tanıma imkânı bulur. Tanzimat’ın daha ilk yılında İstanbul’da

tiyatro binaları yapılmaya başlanmış ve önceleri rakipsiz olan yabancı tiyatro toplulukları yerlerini yerli topluluklara bırakmışlardır. Ancak bu yeni türün ta­mamıyla yerlileşmesi için, otuz yıllık bir zamana ihtiyaç hâsıl olmuştur. Dev­rin şartlarına göre de, böyle bir zamanın geçmesi normaldir. Çünkü tiyatronun o zamanki seyircisi, yalnız Batı kültürü ile temasa geçebilmiş, sayılan sınırlı aydınlardan oluşmuştur. Üstelik tiyatronun henüz pahalı bir eğlence olması, bu ufak seyirci topluluğunu daha da daraltmıştır. İslâmiyet’in kadını kapalı tutma­sı, bu sebeple Türk kadınının sahneye çıkamaması ve Ortaoyunu’nun halk ara­sında henüz rağbette bulunması gibi tesirler de, Avrupai Türk tiyatrosunun daha kısa zaman içinde kurulmasına ayrıca engel olmuşlardır. Böylece Türk tiyatrosu uzun süre sanatçı olarak -azınlıklar arasında Türk yaşayışını en çok benimsemiş olan- Ermenilerden faydalanmak zorunda kalmış ve Türk kadını sahneye ancak 1919 senesinde çıkabilmiştir. Ermeni sanatçıların Türkçeyi iyi konuşamamaları Türk seyircisinin sürekli şikâyet konusu olduğu halde, 1840’tan başlayarak, İstanbul’da oldukça hareketli bir sahne hayatı kurulmuştur. Tiyatro tesislerinin çok masraflı olmaları sebebiyle bu masrafları karşılamak için bazı yerli müteşeb­bislerin tiyatro açma hususunda “resmi tekep’ler edinmelerine rağmen, otuz yıl içinde sahne hayatının gösterdiği gelişme oldukça büyüktür. Öncelikle yabancı­ların kurdukları İtalyan ve Fransız tiyatroları ile yerlilerce kurulmuş olan Hacı Naum, Hasköy, Şark ve Ortaköy tiyatrolarından sonra 1867’de kurulup yan resmî bir himaye görmüş olan ilk ciddi Türk tiyatrosu, Osmanlı Tiyatrosu’dur. Sonraları Müslüman olup Yakup adını alan Güllü Agop tarafından İstanbul’da Gedik Paşa’da kurulmuş olan bu tiyatro, devrin devlet adamlarının ve edebiyatçılarının gösterdikleri yakın ilgi sayesinde hızla gelişmiş ve zengin bir repertuarla, uzun süre devam etmiştir. Bu tiyatro, 1884 yılında Ahmed Midhat’ın Çerkez Özdenler adlı dramının imparatorluğun etnik unsurlarına hürriyet duyguların aşıladığı ba­hane edilerek II. Abdülhamid tarafından yıktırılmış, böylece Türk seyircisi uzun bir süre sadece tuluat tiyatroları seyretmek zorunda kalarak 1908’e kadar ciddi tiyatro eserlerinden mahrum bırakılmıştır.

1840’tan başlayarak Türk tiyatrosu bu gelişim seyrini izlerken, yeni türün gördüğü rağbet, Türk yazarlarını da harekete geçirmiş ve kısa süre içinde birçok tiyatro eseri meydana getirilmiştir. îlk Türk piyesinin ne zaman ve kim tarafın­dan yazıldığı kesin kanıtlarla ortaya konulamasa da, Abdülhak Hâmid’in babası Hayrullah Efendi tarafından 1844’te kaleme alındığı tahmin edilen ancak 1939 yılında yayımlanan Hikâye-i İbrahim Paşa be İbrahim-i Gülşenî adlı piyesidir. Vak’asmı Kanûnî devrinden alan, dört perdeden ve on iki tablodan oluşan küçük

bir dramdır. Yayımlanmadığı için zamanında bilinmeyen ve tabiatiyle Avrupai Türk tiyatro edebiyatının meydana gelmesinde hiçbir tesire sahip olmayan bu eserden sonra, tiyatro eserlerinin aralıksız olarak ortaya çıkışı, 1860-1880 yıl­lan arasındadır. Bu yirmi yıl içerisinde Türk tiyatrosu oldukça hızlı bir gelişme gösterir. Bu minvalde Tanzimat tiyatrosunun ikinci önemli eserinin Şinasi’nin Şair Evlenmesi olduğunu belirtmek gerekir. 1859’da yazılıp 1860’da ilk defa Tereümân-ı Ahvâl’ de tefrika suretiyle yayımlanan bu eser, konusu görücü usulü ile evlenmenin yanlışlığı üzerine kurulmuş basit, tek perdelik bir komedidir. Bu eserin yayımlanması zamanla etkisini göstermiş ve tiyatrodan zevk alan aydın gençlere, yeni denemeler yapmaları için, teşvik edici olmuştur. Dönemin tiyatro yazarları arasında öne çıkan isimlerden biri Ah Haydar’dır. (1836-1913) Türk tiyatro edebiyatında ilk manzum piyes ve ilk trajedi olma iddiasını taşıyan Sergüzeşt-i Pervîz (1866) daha çok dram karakteri taşımaktadır. Yazarın bundan baş­ka Sâsâniyân Hükümdarlarından II. Erzas’ın Sergüzeşti (1866) ve Rüya Oyunu (1876) başlıklı manzum tiyatrolar da yazmıştır. Bu eserlerin önemi Türk tiyatro tarihinde yazılan ilk manzum piyes denemeleri olmalarıdır.

Bu dönem içerisinde ismi zikredilmesi gereken tiyatro yazarlarından biri de Âli Bey’dir (1844-1890). Mutasarrıflık ve valiliklerde bulunmuş olan Âli Bey, bir ara Düyûn-u Umûmiyye Direktörlüğü’nde de görev yaptığı için Direktör Ali diye de anılır. Kokona Yatıyor (l 870), Misafiri İstiskal (1870) ve Geveze Berber (1872) adlı üç komedisinden başka, Letâfet (1899) adlı bir de opereti vardır. 1870’ten sonra piyes yazmayı deneyenlerden biri de Recaizâde Mahmud Ekrem’dir. İlk tiyatro denemesi Afife Anjelik’tiı (1870). Atala Yahut Amerika Vahşileri adlı ikin­ci denemesinin önsözünde, Afife Anjelik’in. ilk Türkçe dram olduğunu söyler. Hayrullah Efendi’nin piyesi o tarihte henüz yayımlanmamış olduğu için, yazarın böyle bir iddiada bulunabilmesi tabii karşılanmalıdır. Kocasının yokluğu sıra­sında uşağının tecavüz teşebbüsüne karşı direnmiş genç bir kadının hikâyesini anlatan^ dört perdelik ve şahıslan Fransız olan bu basit dramın vakasının nereden alındığı henüz belli değildir. Yazarın üçüncü tiyatro eseri ise Vuslafiu (1874). Bu arada Ekrem, başka bir deneme daha yapmış, Fransız yazar Chateaubriand’dan 1872 yılı başlarında Türkçeye çevirdiği Atala adlı romanı piyes haline sokarak ayrıca bastırmıştır. Ekrem, ölümünden sonra yayımlandığı için yazılış tarihi belli olmayan ve vakasını Bin Bir Gündüz Masalları’ndan alan Çok Bilen Çok Yanılır (1914) adlı komedisinde modem tiyatro eserinin bütün özelliklerini gerçekleştir­miş ve böylece Tanzimat devrinin en iyi tiyatro yazarları arasına girmiştir. Aynı tarihlerde tiyatroya geniş bir değer vererek bir yandan Osmanlı Tiyatrosu’nun

modern bir tiyatro haline gelmesi için büyük çaba harcayan Namık Kemal, bir yandan da aynı tiyatroda oynanmak üzere piyesler yazmakta da gecikmez. Ona göre ciddi tiyatro eseri, seçkin bir topluluğa belli düşünceleri aşılamak için, en faydalı eğlence idi. Namık Kemal 1872 yılı sonlarında Osmanlı Tiyatrosu’nun edebî heyetine girdiği gibi, birkaç ay sonra da ilk piyesi olan Vatan yahut Silistre’yi yazar. 1 Nisan 1873 günü oynanan ve bir hafta sonra Kemal’in Magosa’ya sürümesine sebep olan bu piyes, büyük bir rağbet görerek İstanbul, İzmir ve Selanik’te altı yüz defaya yakın oynanır. İlk piyesin provaları yapıldığı sırada Gülnihâl (1875) adlı piyesini yazan Namık Kemal, Kıbrıs’ta kaldığı otuz sekiz ay içinde de dört piyes daha yazar. Zavallı Çocuk (1873), Âkif Bey (1874), Kara Belâ (1875), Celâleddin Harzemşah (1875). Bu piyeslerin hepsi de dramdır. Piyesle­ri arasında özellikle Celâleddin Harzemşah’ın mukaddimesi, Namık Kemal’in tiyatro hakkındaki görüşlerini içermesi bakımından önemlidir. Dönemin tiyatro yazarları arasında Ahmed Midhat Efendi’yi de zikretmek gerekir. Zira Vatan ya­hut Silistre’nin oynanmasından birkaç gün evvel onun Eyvah! (1872) adlı bir dra­mı oynanmıştır. Bu dramın teması da Tanzimat tiyatrosunun bazı ürünlerindeki sosyal muhtevaya uygundur. Ahmed Midhat 1875’te oynanan bir başka oyunu Açık Baş komedisinde halkın dinî duygularını kötüye kullanan softalara büyük bir şiddetle saldırır. Yazarın adı bilinen piyeslerinin sayısı on ikiyi bulmakta ise de ancak yedisi basılmıştır.

Tanzimat tiyatrosunun en mühim ve en verimli şahsiyeti şüphesiz Abdülhak Hâmid’dir. Tiyatro türünde ilk denemesini, Mâcerayı Aşk (1873) ile yapan Hâmid, kısa aralıklarla Sabr u Sebât (1874), İçli Kız (1874) ve Duhter-i Hindû’yu (1875) yazar. Vakası Hindistan’da ve bir masal atmosferi içinde geçen Mâcera-yı Aşk, şairdeki egzotizm eğiliminin ilk örneği olarak kabul edilir. Bu eğilim Hâmid’de Fransız ve İngiliz edebiyatlarından gelme tercümelerle ve ilk gençliğinde babası ile Tahran’a kadar yaptığı ve pitoreski bol manzaraların yer aldığı uzun yolculukla ilgili olduğu kabul edilebilir. Sabr u Sebât ve İçli Kız’da. Hâmid egzo­tizmden kurtulup tekrar yerli hayata döner. Bu iki denemeden sonra yazar Duh­ter-i Hindu ile yerli hayattan ayrılarak tekrar egzotizme döner. Hâmid, yukarıda ismi zikredilenlerin dışında da birçok tiyatro eseri yazmıştır. İsimlerini tek tek saymaya gerek görmediğimiz ve toplamda yirmi bir tiyatro kaleme alan şairin ilk piyeslerinde tiyatro tekniğine uyduğu görülürken, sonraları bu itinayı bırakır ve bilhassa 1880’den sonraki piyeslerini okunmak için yazmaya başlar. Hâmid’in piyeslerindeki en büyük kusur, dilde ve üslûbdaki düzensizliktir. İlk piyeslerinde konuşma diline ve üslûbuna çok yaklaşmış olduğu halde, sonraki eserlerinde bu

dilden yavaş yavaş uzaklaşmış ve nihayet Türkçeye çok yabancı bir dilde karar kılmıştır.

Tanzimat tiyatrosunda da, Tanzimat’ın prensiplerine uygun olarak, genellik­le sosyal eğitimin ön planda olduğu görülür. Bu gayeye, bazen de sosyal aksak­lıklara doğrudan doğruya dokunmak veya tarihin “ibret verici” olaylarını ele alıp onlardan ahlâkî sonuçlar çıkarmak suretiyle varılmak istenir. Fakat sosyal mese­leler, daha çok, aile çerçevesi içinde kalmıştır. Bu da yazarların sosyal yaşayışı gözleme ve inceleme alışkanlığına henüz gereği gibi sahip bulunamayışlarından ileri gelmektedir. Konulan Doğu ve İslâm tarihinden alınmış olan bazı piyeslerde olayların aynı zamanda ihtişamlı oluşlarına gösterilen dikkat ise, romantik tiyat­rodan gelen tesirle ilgilidir. Bu tesir 1870’den sonra başladığı için, daha önce ko­medilerin çoğunlukta olmalarına karşılık, bu tarihten sonra dram daha büyük bir rağbet görmeye başlar. Ancak romantik dramda ferdî ihtiraslar çok büyük bir yer tuttuklarından, tarihî temalara değer veren Tanzimat tiyatro yazarları, Türk tiyat­rosunun daha çekici olan ferdî konulara yönelmesini önlemek maksadı ile “Millî Tiyatro” adım verdikleri bir tiyatro çeşidi çıkarmışlar ve bununla da konularını “İslâm tarihinden veya Osmanlı İmparatorluğundaki Müslüman azınlıkların ha­yatından” alan piyesleri kastetmişlerdir. Türk toplumunca yaşayış özellikleri az bilinen etnik toplulukların yaşayışlarını anlatan bu eserler, böylece, bir yandan hafif bir egzotizme büründükleri gibi, bir yandan da -ister istemez- bir örf ve âdet piyesi haline de gelmişlerdir.

Tanzimat tiyatrosunda dil ve üslûb, 1880’e kadar, henüz işlek olmamakla be­raber, konuşma dili ve üslûbuna çok yaklaşmıştır. Fakat bu tarihten sonra -diğer edebî türlerde olduğu gibi- tabiîliğini kaybetmiş ve özellikle Abdülhak Hâmid’in eserlerinde, yapma bir hal almıştır. Piyes tekniği, bu devir tiyatrosunun en zayıf yönüdür. (Akyüz, 1995: 41-55) Bu ise, yeni türdeki bilgi ve deneyim yetersiz­liğinin tabiî sonucu sayılmalıdır. Tanzimat tiyatrosu büyük bir hızla serpildiği sırada, devrin siyasi ve sosyal şartlarından meydana gelen atmosferinin tazyiki altında kalarak ilerleyemeyişi, tiyatronun geleceği açısından olumsuz tesirlere se­bep olur. Nihayetinde tiyatronun Türk edebiyatı içindeki en zayıf halka olmasının sebepleri de be devirde aranmalıdır.



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir