18 Ocak Çarşamba 2017
Ana Sayfa / Türküler / Telli Senem İle Yazıcıoğlu Osman Ağa Türküsünün Hikayesi Sözleri Notaları

Telli Senem İle Yazıcıoğlu Osman Ağa Türküsünün Hikayesi Sözleri Notaları

Telli Senem İle Yazıcıoğlu Osman Ağa Türküsünün Hikayesi Sözleri Notaları

Telli Senem İle Yazıcıoğlu Osman Ağa Türküsünün Hikayesi

Her biri, bilinmez bir mezar şimdi. Mezar taşlan ürpertir, ürkütür insanları. Ama beni, o hassas o bir melteme bile dayanamıyacak kadar hafif vücutları, yüreklerin çektikleri, katlandıkları ve yaşadıkları, dillere destan ateş dolu, acı dolu hayatları daha çok ürpertmiştir hep.

“Sen ne güzel bulursun-gezsen Anadoluyu” demiş Ozan. Demiş ya, ne yürekten demiş, ne doğru demiş.

Anadolu’m benim. Günde bin güzellik görüp birine vurulduğumuz gam ile derd ile yoğrulduğumuz, gök gözlü, güneş yüzlü, derin sözlü, yanım özlü, ekmeğini el ile paylaşan, çarşambasını sel alan, sevdiklerini el alan, kor yürekli, demir bilekli, başı bulutlarda yiğitlerin, vafalı, sadık, fedakar, örük saçlı, uzun boylu yapalakların, tor sunaların, toraşanların, gül yüzlü güzellerin, ceylanların, ahuların, efsanelerin, destanların, lav gibi fışkıran yüreklerin, düğünlerin halayların, türkülerin, ağaların, beylerin ozanların, kahramanların ve dillere destan aşkların diyarı Anadolum.

Kerem ile Aslı’sı var. Ferhat ile Şirin’i var. Leylâ ile Mecnun’u var. Elif ile Mahmud’u, Sürmeli Bey’i, Şah İsmail’i, Summani’si var. Dil hangi birine döner, yürek hangi birinin yüküne katlanır ve kalem hangi birin yazabilir, yazıp başedebilir.

İşte Senem ile Yazıcıoğlu da bu yürek yangınlarını ömür boyu çekmiş, binlerce kor yığınından ikisi.

Tülü mayalar, kır atlar, koçlar, taylar kuzular, gökçe gelinler ve koç yiğitlerden kurulu yörük kervanı, Binboğa dağlarının üzerinden aşıp, güneşin kızıla boyanıp battığı Tanır yaylasına doğru ince bir çizgi gibi bir uçtan bir uca süzülüp geçti. Günlerdir at üstündeki aşiret mensupları yorulmuşlar, bunalmışlardı; ama yol bitmiş koca Tanır’ın hemen yanıbaşındaki konak yeri Yapalak görünmüştür. Akşam üstü yaylaya ulaşınca kervan, en önde giden tülü mayadan yaşlı bir yörük beyi sıçrayıp indi, arkasında uzanan kervana dur etti ve bağırdı.

– Konak yerimiz buradır. Atlar bağlana, denkler çözüle, tez elden çadırlar kurula, Allah hayreleye.

Yiğitler atlardan, gelinler tülü mayalardan sıçrayıp indiler. Bir kaç genç kadın, yörük beyinin indiği devenin yedeğindeki al bir attan genç bir kızı incitmekten korkar gibi tutup indirdiler yere. Altına kilim serildi, üzerine gölgelik çekildi hemen, bağdaş kurup oturdu genç yörük kızı yere. Omzunun bir ucundan bir ucuna fişeklik çevriliydi. Belinde gümüş saplı bir hançer takılıydı. iran iplerindendi tüm giysileri. Samur saçları, başındaki yeşil berenin içinde toplanmış, kenarlardan taşmıştı. Uzun boylu, beyaz tenli, simsiyah gözlü, ceylan bakışlı, bakanların bir daha baktığı, görenlerin yüreklerini yaktığı bir ahuydu bu. Ne Tanır, ne Binboğlar, ne de bu küçücük Yapalak yaylağı böyle bir güzele çadır açmamış, böyle bir ceylana rastlamamıştı.

Tez elden çadırlar kuruldu. Atlar, koçlar, kuzular, koyunlar çayıra salındı. Bey’in siyah çadırdan geniş obası kuruldu. Tüfekler, sazlar asıldı çadır direklerine. Ay orta yere gelip dolandı, mehtap bir uçtan bir uca ışığa boğdu Yapalak’ı, Yörükler meydan yerinde yaktıkları gökyüzüne uzanan bir ateş yığınının başında geceye teslim ettiler ilk günlerini.

Ertesi sabah hemen duyuldu Tanır’a, yürüklerin gelip Yapalak’a yerleştikleri, adettendi, yerli halk gider, hoş geldiniz derdi. Birkaç ay kalıp sonra çekip gidecek olan bu göçebe yürüklerle kardeş gibi geçinirlerdi. Hoş geldine gitmek, bölgenin Ağa’sına düşerdi. Ağa yanma bölge büyüklerini toplar, kadınım yanma alır, gider yeni misafirlerle tanış olurdu. Yine öyle oldu. Tanır’ın şanlı beyi Yazıcıoğlu köyün büyüklerini çağırıp, başlarına da Kadın ile oğlu Osman’ı katıp hoş geldine gönderdi yörük içine.

Atlayıp, atlara, vardılar Yapalak yaylasına yerliler. Yörükler hürmetle yürekten karşıladılar gelenleri. Koşup Ağa’sına haber verdiler. Kara çadırdan önce bir ak saçlı. Yörük Bey’i, ardından o ahu gözlü, fidan boylu ceren çıktı, bir hançer gibi dikildi karşılarına. Başı yukarda, iki eli böğründe, daha buyurun diyemeden, ziyaretçilerin başında, atının üstünde bir kartal gibi duran yemyeşil gözlü, yanık yüzlü, çınar gibi heybetli yeni yetme Osman ile takıldı kaldı gözleri. Bir yıl gibi sürdü ikisi içinde o bakışlar.

Buyrun, dedi Yörük Beyi. İnin hele, yanında hâlâ yere saplı bir hançer gibi duran kızına döndü.

Senem, dedi, at tut kızım.

Koştu Senem, âdetleri gereğince, gelen kafilenin Beyi ile Hanım Anasının atlarının yularlarına sarıldı. Kadın da, Osman da sıçrayıp indiler. Tam kafile, yörük ileri gelenleri ile halka kurup oturdular. Hoş geldiniz edildi, kahveler, katıklar içildi, konuşup tanışıldı, ama iki gencin aklı ve gözleri bir an bile ayrılmadı birbirinden. İşte diyordu Senem, kendimi kollarına teslim edebileceğim, erim erkeğim, diyebileceğim çınar gibi bir yiğit! İşte diyordu Yazıcıoğlu Osman Ağa, baba evine eşim diye götürebileceğim, övünç duyup yaslanacağım bir ahu.

Akşama kadar kalındı yörük yaylasında. Geniş sofralar yazıldı yere. Koyunlar kızartıldı, katıklar yayıldı, yenildi içildi ama, ne Senem, ne de Osman Ağa bir kere düşen bir kor yığını ile yanıp tutuşup, bakıp durdular birbirlerine. Akşam yürüklerden ayrılıp Tanır’a doğru yola çıktıkları zaman, Osman yüreğinden bir parçanın Yapalak’ta kaldığını hissetti. Senem yüreğinden bir parçanın kopartılıp alındığım, içinden bir şeylerin eksildiğini sandı.

Günler akıp geçti. Ne Senem, ne Osman unutamadılar birbirlerini. Bir bahane bulup yeniden gidemedi Osman, Yörük çadırlarına, Senem obadan dışarı ayak atmadı. Ama seven yürek nelere kâdir değil ki, her şeyin çaresi bulundu. Bir yörük kadını yardım etti Bey kızma, Bey Oğlu her gece atlayıp atına Senem’e koştu ay ışığında. Her bulup konuşmalarında daha çok yandı yürekleri, daha çok sevdiler, daha çok bağlandılar birbirlerine. Sevda bu ki bir de çaresiz olursa, sarartıp soldurur, öldürür adamı. Senem ile Osman da aynı ateşle yanıp, sararıp, kahroldular. Senem seviyordu, ama, çaresizdi. Biliyordu ki babası obadan dışarı kız vermez. Osman biliyordu ki bir Yörük kızını evine gelin almaz babası. Kaçalım, dediler bir gün yok dedi Senem, ben böyle bu ateşte yana yana ölürüm de, kaçmam, Kaçıp yere yıkmam başını babamın. Başka çare gerek, kaideleri yıkacak, iki sevdalıyı birbirine kavuşturacak. Ağır, kuvvetli, Yörük Beyini ikna edecek bir dünür kafilesi gerek!

Bir yiğit sararıp solar, erir giderde, bir bey kadını, hatun anası hissetmez mi gayri. Sordular Osman’ın derdini, anlattı Osman. Bir tek oğlanın derdine çare bulmak, onu bu acıdan kurtarmak için kaideleri bir bir yıktı babası. Etraf çevrelerden ağalar toplandı, dünür kafilesi ve hediyeler hazırlanıp varıldı Yörük Ağa’sına. Bir sevinç, bir umut düştü içine Senem’in, bir sevinç doldurdu içini Osman Ağa’nın. Ne kaldı ki, aha, bu gün olsa, yarın kavuşurlar, birbirine yaraşan bir nazarlık çift olurlar.

-Allahın emriyle, dediler, kızını, dediler…

-Allah yazdıysa biz ne edek, velakin obamızın kanunları vardır, ihtiyarlarımıza soralım, birkaç gün izin verin, düşünelim, iletiriz kararımızı, İsterik ki kızım oğlunuza kurban ola, böyle bir beyin gelini ola.

Umut içinde dönüp geldi dünür kafilesi. Bir yangın düştü içine Yörük Beyinin, ama, ölür de törelerini yıkmaz, aşiretten dışarı kız vermezdi. Fakat bu çevrenin en güçlü adamı dünür geliyor, vermezse, basar, kaçırırlar kızı. Onlar basmadan, biz kaçmalıyız, dedi oba yaşlılarına. Hemen o gece çadırlar söküldü, sürü toplandı, kervan hazırlandı ve Senem içi kan ağlayarak, bir ölüden farksız, tüm oba yiğitlerinin arasında çekilip gittiler Yapalaktan.

Ertesi gün tüm Tanır’lılar boş buldular yaylayı. Bin yerinden hançerlenmiş gibi inledi, yıkıldı, bir ölüden farksız oldu Osman. Her yana haberler salındı, gözcüler gönderildi. Aylar yıllar sürdü bu arayış, ama ne yörük kervanının izine rastlandı, ne de Senem’den bir haber alındı.

Yıllar geçti aradan, yandı yıkıldı Osman Ağa, ama Senem’den haber alamadı, talihi her gün biraz daha karardı. Bir düğünde bir gözünü kaybetti değen saçmalarla. Babası anası öldü sonra, bir ayağı sakat kaldı. Günler yel gibi gelip geçti, onun içindeki yangın geçmedi. Unutamadı Senem’i, 10 yıl, 20 yıl, 50 yıl, 60 yıl geçti, bir haber gelmedi Senem’den.

Sonra bir yaz günü evinin önünde oturur, torunlarıyla oynarken, köyün çerçisi bir Ermeni vardı, o geldi koşarak yanma.

Ağam, dedi, Ağam kurban olam, haberler ki ne haberler! desem yıkılır mısın, desem sevinir misin! Eski bir yaraya tuz mu atarım?

Anlat, dedi Yazıcıoğlu, anlat hele ne istersin? Haberin hayırlıysa tarla veririm, değilse çek git.

Kozan’daydım, dedi Ermeni çerçi, mal satardım. Açmış oturmuştum metaımı, buğday alıp kumaş verirdim. İki büklüm bir ihtiyar geldi yanıma, saçları ak, gözlerinin feri sönmüş bir ihtiyar kan, oğul dedi, nerelisin? Tanır’lıyım ana, dedim. Osman Ağa’yı bilin mi?, dedi. Bilirim helbet, dedim. İnsan köyünün Ağa’sını bilmez mi? Kuşağından bir çıkın çıkarttı, aha bu lapatmı elime tutuşturup, git Osman Ağa’ya söyle, Senem Ananınn selamı var. Yüreği yüreğinle birdir. Kimseye yâr olmamıştır. Bir yayla kızı gibi sevmiş, bir yayla kızı gibi sadık kalmıştır, de. Ama gayri her şey geçti. Gelip aramaya, arayıp sormaya, de; dedi. Ağam, Selam yerde kalmazmış, getirdim sana. Gayri sen bilirsin, dedi Ermeni çerçi. Yüreğinde 70 yıl evvelin koru yerinden yandı Osman Ağanın, içine kaynar bir şey aktı.. Altınlar, tarlalar verdi Ermeni çerçiye… At hazırlattı, yanında iki adamı düştü Kozan’ın yoluna.

Osman Ağa Senem’le görüştü mü bunu bilmiyoruz. Ama Maraşta, Tanır’da Toroslarda, Afşar illerinde ne zaman bir düğün kurulsa, önce Osman Ağanın, aldığı haberde sonra söylediği şu türküyü söyler tüm kadınlar, erkekler. Yankılanır Torosların, Binboğaların ötesine doğru yanık bir ses, yanık bir yürek. Nerde bir gece toplantısı olsa yaşlılar gençlere Senem ile Yazıcıoğlu Osman Ağanın sevdalarını anlatırlar bir bir.

Telli Senem İle Yazıcıoğlu Osman Ağa Türküsünün Sözleri

Bir haber geldi de Telli Senemden

Deli gönlüm şad olmaya başladı

Akmaz iken Köp pınarın ayağı

Suyu geldi çağlamaya başladı

****************

Aşkın cezvesi de ocakta kaynar

Durmaz deli gönül meydanda oynar

Ermeni, dillerin şekerler söyler

Tatlı tatlı söz olmaya başladı.

****************

Senemin giydiği ipekli san,

Ölmeden yüzünü göreydim bari,

Yıkık değirmenin bozuk çar evi,

Suyu geldi çağlamaya başladı

****************

Âşık Yener geçmez oldu modamız,

Ele kaldı beyler konan obamız,

Yazıcı oğlu Osman ağa dedimiz

Şimdi kimse bilmiyorsa neyleyim

 

 



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir