21 Ocak Cumartesi 2017
Ana Sayfa / Edebiyat / Yeni Türk Edebiyatı / Türkçülük Fikrinin Doğuşu Gelişimi ve Türklükle İlgili Çalışmalar

Türkçülük Fikrinin Doğuşu Gelişimi ve Türklükle İlgili Çalışmalar

Türkçülük Fikrinin Doğuşu Gelişimi ve Türklükle İlgili Çalışmalar 

20. yüzyılın başlarından itibaren Osmanlı-Türk fikir hayatında en etkili dü­şünce akımı Türkçülüktür. Özellikle II. Meşrutiyet’in ilanından sonra devlet, Türkçülüğün ilkelerine göre yönetilmiştir. Yaşanan savaşlar ve siyasi olaylar OsmanlInın Türkçü bir yönetim içine girmesini adeta zorunlu hale getirmiştir. 1798 Fransız İhtilali’nden sonra dünya düzenini derinden değiştiren milliyetçilik, devlet yapısı azınlıklardan ve azınlıkların ortak idealler çerçevesinde birleşme­siyle oluşmasından meydana gelen imparatorlukları parçalamıştır. Osmanlı İm­paratorluğu da bu gelişmelere bağlı olarak azınlıklara geniş haklar tanımış; ancak isyanların önüne geçememiştir. Azınlıkların tek tek bağımsızlaşmasının ardından Osmanlı yönetimi, devleti idare etme anlayışında köklü bir değişikliğe gider ve Oğuzların Kayı boyuna bağlı bir Türk aşireti olan hanedanlık kendi milli kökleri­ne dayalı bir yönetim yapısına geçmeye çalışır. Tanzimat yıllarından itibaren ilmi ve kültürel yönüyle dile getirilen Türkçülük Balkan SavaşlarTyla birlikte siyasi bir kimliğe bürünür.

Osmanlı Devleti’ni kuranlar ve yönetenler Türklerdir. Ayrıca yönetilen hal­kın çoğunluğunu da Türkler oluşturmaktadır. Bununla birlikte kuruluş ve gelişme dönemlerinde ırkçı bir yönetim anlayışı güdülmemiş, ümmetçilik esas alınmıştır. Fakat Osmanlının son dönemindeki siyasi şartlar, Türkçülük ilkesine bağlı bir yönetimi gerekli kılar.

19. yüzyılda Avrupa’da Türklerle ilgili iki önemli gelişme yaşanır. Birincisi, “sömürgecilik ihtirasının var ettiği oryantalizm; İkincisi ise “Türk hayatı ve sa­natına olan ilgi ”dir. (Çetişli, 2007:140) Bu doğrultuda Avrupa’da Türklerle ilgili önemli çalışmalar yapılır. Göktürk Kitabeleri’nin okunması, Radlof’un Büyük Türk Lügati’ni hazırlaması bunlardan bazılarıdır.

Tanzimat’la birlikte Osmanlı aydın ve bürokratları da Türk tarihi, kültürü ve dili üzerine önemli araştırmalara girişirler. Ahmet Vefik Paşa, Lehçe-i Osmanlı’da (1876) Osmanlıcanın ayrı bir dil değil Türkçenin bir kolu olduğunu vurgular. Yine Vefik Paşa, Ebülgazi Bahadır Han’ın Şecere-i Türkî adlı eserini Türkiye Türkçesine çevirerek tarih anlayışında önemli bir değişikliğin ilk adımı­nı atar. Türk tarihi, sadece Osmanlılar dönemiyle sınırlandırılmamak, İslamiyet öncesi Türk devletleri de tarihimize dâhil edilmelidir. Aynı tarih anlayışı doğrul­tusunda Süleyman Paşa’nın askeri okullarda okutulmak üzere hazırladığı Tarih- Âlem>i (1876) ve Necip Asım’ın Leon Cahun’dan çevirdiği Türk Tarihi (1899) önemlidir. Süleyman Paşa bir diğer önemli eseri İlm-i Sarf-i Türkfsinde Osmanlı kelimesinin Türk dili ve edebiyatı için kullanılamayacağını, Osmanlının sadece devlet adı olduğunu belirtir. Türklük alanında dönemin en önemli çalışmaların­dan biri ise Şemseddin Sami’nin Kamus-ı Türkî isimli Türkçe lügati hazırlama­sıdır. Yine Şemseddin Sami “Lisan-ı Türkî” isimli makalesinde Osmanlı lisanı tabirinin yanlışlığı üzerinde durur. Bu lisanı kullanan kavmin ismi Türk ise lisan-ı Türkî ifadesi en doğrusudur.

Bu çalışmalar Osmanlı Devleti’nin kurucuları olan Türklerin kendi dil, ta­rih ve kültürleri hakkında bilinçlenmelerini sağlamıştır. Orta Asya’ya kadar uza­nan tarih anlayışının gelişmesi ve farklı Türk boylarının birliği düşüncesi yine Türklük alanında yapılan çalışmalar sonrasında ortaya çıkmıştır. Dil ve edebiyat alanında Türkçenin, Arapça ve Farsçamn dil bilgisi kurallarından arınarak kendi

kimliğine kavuşması düşüncesi yaygınlaşır. Milli şuur ister istemez milli edebi yüzyılın başlarından itibaren Osmanlıya bağlı etnik grupların isyan iha­netleri, emperyalist Avrupa devletlerinin bu toplumdan Osmanlıya karşı kışkırt­ması ve kullanması Türkçülük fikrinin hızla yayınlaşmasının sağlamıştır. Balkan Savaşları’nın ardından yönetimde bulunan İttihat ve Terakki Partisi, Türkçülük düşüncesini halk arasında yaymak için demekler kurar. Bu derneklerin en önem­lileri Türk Derneği (1908), Türk Yurdu (1911), Türk Ocağı (1912), Türk Bilgi Demeği (1914), Türk Gücü, Halka Doğru Cemiyeti’dir. (1917)

Bu derneklere bağlı olarak veya olmayarak Türklük düşüncesini savunan belli başlı dergi ve gazeteler şunlardır: Genç Kalemler (1911), Türk Yurdu (1911), Büyük Emel (1912), Halka Doğru (1913), Bilgi Mecmuası (1913), Türk Duygusu (1913), Yeni Hayat (1913), Türk Sözü (1914), Yeni Mecmua (1917), Büyük Mec­mua (1919), Küçük Mecmua (1922).

Tanzimat’tan Meşrutiyet’e kadar olan sürede Türkçülük fikrini savunan ve bu doğrultuda eser üreten başlıca isimler ise şunlardır: Ahmet Vefik Paşa, Ali Suavi, Süleyman Paşa, Necip Asım, Şemseddin Sami, Bursalı Mehmet Tahir, Ve- led Çelebi, Ziya Gökalp, Ömer Seyfeddin, Yusuf Akçura, İsmail Gaspıralı, Ah­met Ağaoğlu, Mehmet Emin Yurdakul, Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Aka Gündüz, Hamdullah Suphi Tanrıöver.

Bütün bu isimler içinde Türkçülük fikrinin kuramsallaşmasında önemli hiz­metleri olan Ziya Gökalp’in fikirlerine özellikle değinmek gerekmektedir. Ziya Gökalp Türkçülüğü üç safhaya ayırır: Türkiyecilik, Oğuzculuk/Türkmencilik ve Turancılık. Ziya Gökalp’te Türkçülük düşüncesinin ilk safhası Turancılıktır. Türkçe konuşan bütün Türk boylarının birlikteliğine dayanan Turancılık, “büyük ve müebbet bir ülke”dir. 1916’dan itibaren Turancılık fikrinden Türkiyecilik fik­rine döner. Anadolu’nun bile tehdit altında olduğu Birinci Dünya Savaşı ve Milli Mücadele günlerinde Turancılık ve Oğuzculuk uzak mefkûre haline gelir. Türk­çülüğün Esasları (1923) isimli eserinde çerçevesini çizdiği ilkeler aynı zamanda yeni devletin siyasi kimliğini belirler. Dikkat edilmesi gereken husus, Gökalp’in Türkçülüğü kültürel değerler birlikteliğine dayandırmasıdır. O, yüzyıllar içinde ortak değerlerden beslenen toplumun Türklük kimliği altmda, ırk, kavim gibi de­ğerlere bağlı olmadan kültür birlikteliği ilkesine göre bir arada yaşayabileceğini ifade eder. “Millet; lisanca, dince, ahlakça ve bediiyatça müşterek olan yani aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bulunan bir zümredir. ” (Ziya Gökalp, 1976: 17)


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir