22 Ocak Pazar 2017
Ana Sayfa / Edebiyat / Yeni Türk Edebiyatı / Varoluşçu Edebiyat Kuramı Hakkında Bilgi

Varoluşçu Edebiyat Kuramı Hakkında Bilgi

Varoluşçu Edebiyat Kuramı Hakkında Bilgi 

Varoluşçu Edebiyat Kuramının Genel Özellikleri

Varoluşçu Edebiyat Kuramı Temsilcileri

Varoluşçu Edebiyat Kuramı Nedir

Fransa’da 1945-1960 yıllan arasında bir felsefî akım olarak ortaya çıkan varoluşçuluk (egzistansiyalizm) aynı dönemlerde bir sanat ve edebiyat kuramı haline gelir. Bu düşünce sisteminin kaynaklan çok daha eskiye gitmekle beraber özellikle 20. Yüzyılda iki önemli savaş geçiren Avrupa’da manevî değerlerin alt üst oluşu neticesinde ortaya çıkan felsefî bir arayış olarak görülebilir. Varoluşçu­luğun sistemleştirilmesi Kierkegaard ile başlamış, Kari Jaspers ve Martin Heide- gger tarafından geliştirilmiştir. Fransa’da ise Jean Paul Sartre ve Gabriel Marcel varoluşçu felsefenin önemli temsilcileri olarak görülmektedir. Sartre özellikle bu felsefeyi, Heidegger’in Tann’yı inkâr eden anlayışı üzerine geliştirmeyi tercih etmiştir. Varoluşçuluk, varoluşun önceliğini benimseyen bir kuramdır. Bu bakım­dan insanın varoluşunu, somut gerçekliği içinde ve toplumdaki bireyselliği açı­sından göz önüne alan felsefî öğreti olarak tanımlanabilir. Bir başka deyişle soyut kavramlardan uzakta duran öz (cevher) ile ilgilenmeyen, varolan şeyle (existen- ce) ilgilenen bir felsefe akımıdır. Sartre’m varoluşçuluk üzerine düşüncelerinden hareketle bu felsefenin dört temel ilkesi olduğundan söz etmek mümkündür. Söz konusu dört ilke ve kuramın edebî esere uygulanışı noktasında ortaya çıkan yön­temler Ali İhsan Kolcu’nun tasnifiyle şöyledir:

1 -Varoluş öz’den Önce Gelir: Varoluşçuluk temel ilkesini Sartre’m “insan (kendisinde varolan) cevherden, özden önce gelen varlıktır” sözü belirler. Bunun anlamı şudur: insanoğlu ilkin vardır, sonra şu ya da budur. Kısacası, insanoğ­lu kendi özünü eliyle yaratmak zorundadır; kişiliğini, dünya sahnesine atılarak, acı çekerek, kavga ederek yavaş yavaş belirler ve tanımlama sonuna dek açıktır; insanoğlu ölmeden, insanlık yok olmadan ne oldukları söylenemez. Buna göre her nesnede bir öz bir de varoluş vardır, öz, cevher bir nesnenin özelliklerinin değişmez bir bütünüdür. Varoluşu ise kâinatın içinde gerçek olarak bulunuşudur. Dinsel düşünce ve öğreti öz’ün önce, varoluşun daha sonra geldiğini zanneder. Egzistansiyalistler bunun tam tersini düşünürler. Önce insan yani varolan vardır, daha sonra onun şu ya da bu oluşu söz konusudur.

2-Sınırsız Özgürlük. Başta Sartre olmak üzere varoluşçular, varolan’ın yani insanın kendisini gerçekleştirebilmesi için sınırsız bir özgürlüğe sahip olması­nın gerektiğine inanırlar. Onun özgürlüğü hiçbir egemen güç tarafından asla sı- nırlandınlmamalıdır. İnsan günlük hayatında olduğu gibi hayatının tamamında birtakım hedefler, amaçlar belirler. Bunlara ulaşmak için emek, güç ve zaman harcar. Yaptığı seçimin cinsi bu emek ve zamanın sınırlarını belirler. Kişinin ken­di başma verdiği kararlar ve bunlann uygulamalarının faturası kendinedir. Sartre özgürlük kavramından söz ederken onun tek başma karar alabilme gücüne vur­guda bulunur.

3 -Sorumluluk: Sartre, yaşadığımız çağdan, olaylardan sorumlu olduğumuzu, varoluşumuzun bir göstergesi olarak görür. İnsanı bir varolan olarak sorumlu tu­tar. Meseleyi daha çok edebiyat çerçevesinde ele alan Sartre, bu konuda yazan bir sorumlu figür olarak incelemeye çalışır. Son yüzyılda yazan birtakım maddi ilişkilerin aktörü olarak sorumluluklanna sorumsuz kaldığı için eleştirir.

  • İç Sıkıntısı: Varoluşçularda iç sıkıntısı bireyin yaptığı seçimlerin, genel hayat tercihlerinin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Tanntanımaz varoluşçularda bu, günah duygusunun yarattığı bir sonuçtur. Sartre iç sıkıntısını bireyin yaptığı seçimde uğradığı yanılgının neticesi olarak algılar. Buna göre bu sıkıntının so­rumlusu bireydir ve ona katlanma zorunluluğu vardır. Bunaltı, tiksinme, saçma ve hiçlik, iç sıkıntısının kaynağı olarak görülür.

Varoluşçu bakış açısıyla edebî metinlerin incelenmesinde çeşitli yöntemler izlenir.

  • Hayat Eser Birliği: Varoluşçu inceleme yönteminin ilk aşaması eserle yazan birleştirme eylemidir. Eserle yazann hayatınm birleştirilmesini amacı metin­de geçen olaylann asıl sebebinin bulunmasına yöneliktir. Böyle bir inceleme için edebiyat araştırmacısı, gerekli malzemeyi eserden, hayattan veya bizzat kendi hayatından elde etmektedir. Araştırmacı için sadece varlığın, nesnenin temel problemleri söz konusu olmalıdır, fakat araştırmacının kendi başından geçenler ve gördükleriyle birlikte olmalıdır.
  • Teşhis Etme: Teşhis etme, araştırmacının kendisini metindeki kahramanla ay- nileştirmesidir. Bu temeli ortaya çıkarmak için araştırmacı, kendisiyle ilgili şeyleri de araştırmalı ve edebî eserdeki varlıkla bir özdeşleşmeyi tercih etme­lidir. Yine araştırmacı, objektif bir tutum ve gözlem yerine konuya sübjektif olarak yaklaşmalıdır.

Sübjektivite (öznellik): Bu aşama Kierkegaard’ın “Sübjektivite gerçektir, hakikattir” sözünde kendisini ifade eder. Bu sübjektif tutumda insanın her şeyi, hayat tecrübeleri ve somut varlığı ağır basmaktadır. “Herkes, bir insan olduğu cesaretini korkmadan göstermelidir. Kişinin kendi hayatından sağ­ladığı ölçütler, gerçeğin de kriterleridir.” O halde inceleme kriterlerinin bir bağlayıcılığı yoktur.

Objektiflik ile Sübjektifliğin Birleştirilmesi: Varoluşçu inceleme yönteminde eseri ile inceleyen arasında kuvvetli bir etkileşim söz konusudur. Hatta müm­künse söz konusu nesne ile öznenin, hiç ayrılmayacak şekilde ve her ikisinin de iç içe gireceği şekilde birbirine yakın olması gerekir. Bu, kuramın incele­me yönteminden hayli uzaklaşmak anlamına gelebilir. Bu durumda varoluşçu kriterlere göre şu durum ortaya çıkar: “Sübjektiflik, objektiflik yönünde po- zitivistlerin amaçladıkları objektif olaydan daha fazla gerçekleri beraberinde getirebilmektedir. Objenin sujeleşmesi ya da nesnenin özneleşmesi varolu­şun kodlarını çözmeye yarar.

His: Emile Steiger, “sübjektif his, bilimsel çalışmaların temelini oluşturur” der. Edebiyatta hissin öteki bilimlerde olmadığından daha fazla işe yaraya­cağına inanılır. Hele aynı yazar genetiğinden gelen insanlar için durum ve olayların ‘his’le kavranması çok önemlidir ve metni, yoruma büyük zengin­lik katar.

Hislerle Doğrulama: Schopenhaeur’un edebiyat eserini yorumlamada kullan­dığı, “Baş yukarıda kalmalı, fakat soğukkanlı olmalı, insan kalbi ve kafasıyla aksiyona girmeli” sözünün aksine varoluşçular hissi yaklaşımın kaçınılmaz olduğuna inanırlar. Hislerin doğrulanması ya da ispatı sübjektif histen bilim­sel doğruluğa giden bir yol izlenerek yapılır. Araştırmacı hislerinin söylediği­ni metinlerdeki unsurlarla desteklemeli, ona bilimsel bir kisve giydirmelidir.

İlgi ve İhtiras: Bu aşamanın esasmı, “bir şeyi tanımak isteyen kişi, heyecan­lanmaya ve duygulanmaya hazır olmalıdır” sözünde ifadesini bulur. İlgi ve ihtiras, araştırmacının öznelliğinin ahlâkı olarak belirir. Kierkegaard’ın hisse ağırlık veren yaklaşımının metni yorumlamada eleştirilecek yanlan vardır. His, metindeki unsurlarla desteklenmedikçe sağlıksızdır, başka bir şekilde ifade edersek metnin desteklemediği his şüphelidir.

Hissiyat: Heidegger’e göre hissiyat ve mevcut olma, his etkileşimi alanında bir kaynak konumundadır. Her ikisi de varoluşçu yöntemin kaçındığı irras­yonel plana işaret eder. Heidegger’e göre hissiyat bir varoluştur. Yani insanın kaçıp kurtulamayacağı bir kanundur. Bu yanıyla hissiyat tıpkı varolan (insan) gibi sürekli varolan bir şeydir. Zira hissiyatm değişkenliği varlığın yani insa­nın devamlı bir uyum içinde olduğunu gösterir. O halde anlama denilen edim de bu uyumda yani insanda ağırlık kazanır.

  • Yorum: Varoluşçu bir metnin yorumu yukarıda sıralanan aşamaların tama­mının ya da bir kısmının idrak edilmesiyle gerçekleşebilir. Buna göre; bir metnin tam ve mükemmel yorumu varolana dayanıyorsa ilk önce varolan şey, yorumcunun anlaşılan ve tartışmasız yorumundan başka bir şey değildir.
  • Temeli Anlama: Kari Jaspers’a göre varoluşçu edebiyat bilimden ziyade fel­sefenin olmalıdır. Jaspers’in bu düşüncesini ifade ettiği yıl 1937’dir. O za­manki bilim daha ziyade tecrübe ve hatıralara dayanan dünya görüşü arasında bulunmaktaydı. Yani bugünün genişleyen bakış açısı ve yöntemlerine sahip değildi. Bu bakımdan eğer bir edebiyat eserinde geçen olaylar tarafsız olarak değerlendirilecekse ‘araştırmacı, bilhassa kendi arzularım, sempatilerini ve antipatilerini teşhis olayının dışında tutmalıdır. Çünkü bu yönlendirilmiş bir temeli anlama edimi olur. Bir araştırıcının sempati, antipati, arzu ve istekleri onun hissiyatını oluşturur.
  • Analize Karşı Bütünlük: Edebiyatın, varoluşçu yöntem takip edilerek, rasyo­nel bilgiler alanında kalınamayacağı ve farklı elemanlara ayrılmadan okuyu­cu ile yazar veya şairde farklı olan varoluşçu temellerin ortaya çıkarılmasıyla bir eserin bütünlüğünün korunması gerektiği görüşü vardır. (Kolcu, 2008: 254-268)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir