? Yapısalcılık Hakkında Bilgi | Evvel Cevap
Ana Sayfa / Edebiyat / Yeni Türk Edebiyatı / Yapısalcılık Hakkında Bilgi

Yapısalcılık Hakkında Bilgi

Yapısalcılık Hakkında Bilgi 

Yapısalcılık Genel Özellikleri

Yapısalcılık Nedir

Edebî yapısalcılık 1960’larda modem yapısal dilbilimin kumcusu Ferdinand de Saussure’ün yöntem ve görüşlerini edebiyata uygulama girişimi olarak gelişti. Saussure’ün çığır açıcı (Course in General Linguistics (1916) [Genel Dilbilim Dersleri) eserine dayanarak denebilir ki Saussure dili, artzamanlı (diachronical) olarak, yani tarihsel gelişimi içinde değil de “eşzamanlı” (synchronical) yani tari­hin belirli bir noktasında bütün bir sistem olarak incelenmesi gereken bir göster­geler sistemi olarak görüyordu. Her göstergenin (sign), bir gösteren (signifier) ile bir gösterilenden (signified) oluştuğu düşünülmeliydi.

Saussure, dil sisteminde yalnızca farklılıklar vardır, der: Anlam esrarengiz bir biçimde göstergeye içkin değildir, işlevseldir ve o göstergenin diğer gösterge­lerden farkının sonucudur. Nihayet Saussure, dilbilimin gerçek konuşmayla yani kendi deyişiyle parole (söz) ile ilgilenirse, ümitsiz bir karmaşaya düşeceğine ina­nıyordu. Saussure insanların fiilen ne söylediklerini araştırmakla ilgilenmiyordu; göstergelerin insamn konuşmasını mümkün kılan nesnel yapısıyla ilgileniyordu ve buna da langue (dil) admı veriyordu. Saussure, insanların hakkında konuştuğu gerçek nesnelerle de ilgilenmiyordu: Dili etkili bir biçimde inceleyebilmek için göstergelerin göndergeleri, yani işaret ettikleri şeyler paranteze alınmalıydı.

Genel anlamda yapısalcılık, bu dil kuramım, dilin kendi dışındaki nesne ve faaliyetlere uygulama çabasıdır. Bir mite, güreş müsabakasına, kabilevi akrabalık sistemine, lokanta mönüsüne veya bir yağlı boya resme bir göstergeler sistemi olarak bakabilirsiniz: yapısalcı analiz ise, bu göstergelerin birleşip anlama dö­nüşmesini sağlayan temel yasalar kümesini yalıtmaya çalışır. Göstergelerin fii­len ne “söylediklerini” büyük ölçüde görmezden gelir, onun yerine göstergelerin birbiriyle ilişkilerine yoğunlaşır. Frederic Jameson’un dediği gibi, yapısalcılık “her şeyi dilbilimin terimleriyle yeni baştan, bir kez daha düşünme” girişimidir. Yapısalcılık, dilin içerdiği sorunlar, gizemler ve içerimler ile, 20. yüzyıl düşünce hayatı için hem bir paradigma hem de bir takıntı haline gelmesinin bir sempto­mudur.

Biçimciliğin kendisi tam anlamıyla bir yapısalcılık olmamasına rağmen, Sa- ussure’ün dilbilimsel görüşleri Rus Biçimeileri’ni etkilemiştir. Biçimcilik edebî metinleri “yapısal açıdan” inceler ve göstergenin kendini incelemek için gönder- geyle ilgilenmeyi askıya alır, ama farklılık olarak anlamla ya da yaptığı çalışma­ların çoğunda, edebî metnin temelindeki “derin” yasalar ve yapılarla özellikle ilgilenmez. Gelgeldim Biçimcilik ve modem yapısalcılık arasındaki en önemli bağı, Rus Biçimcileri’nden biri olan dilbilimci Roman Jakobson kurmuştur. Bi­çimciliğin, Çek yapısalcılığının ve modem dilbilimin her yerinde Jakobson’m etkisi görülebilir. Jakobson’a göre her türlü iletişimde altı unsur vardır: Hitap eden kişi, muhatap, ikisi arasında gidip gelen mesaj, söz konusu mesajı anlaşı­labilir kılan ortak bir kod, bir “bağlantı”, yani fiziksel iletişim ortamı ve mesajm gönderme yaptığı bir “bağlam”. Belirli bir iletişim ediminde bu unsurların her­hangi biri hâkim konumda olabilir: Hitap eden kişi açısından bakıldığında dil “duygusaP’dır (emotive), yani bir zihin durumunu ifade eder; muhataba göre ise “çağnsaF’dır (conative), bir etki yaratmaya çalışmaktadır; iletişim bağlam ile il­gili ise “göndergesel”dir (referential), kodun kendisine yönelik ise “üstdilseP’dir (metalinguistic) [iki kişinin birbirlerini anlayıp anlamadıklarını tartışmaları gibi], bağlantılım kendisine yönelik iletişim ise “ilişkisel”dir [phatic].

Prag Bilim Okulu (Jakobson, Jan Mukarovski, Felix Vodiçka ve diğerleri), Biçimcilikten modem yapısalcılığa geçişi temsil ederler. Bu kuramcılar Biçimci- lerin düşüncelerini işlemişler, ama bu düşüncelerini Saussure’cü dilbilim çerçe­vesi içinde daha sağlam bir biçimde sistematikleştirmişlerdir. Şiirlere, gösteren ve gösterilenlerin tek bir karmaşık ilişkiler kümesi tarafından yöneltilen “işlev­sel yapılar” olarak bakılmalıydı. Bu göstergeler bir dış gerçekliğin yansımaları olarak değil, başlı başma incelenmeliydiler. […] Prag okulunun çalışmalarıyla birlikte “yapısalcılık” terimi, “göstergebilim” kelimesiyle kaynaşmıştır. “Gösö- tergebilim” ya da “göstergebilgisi” göstergelerin sistematik olarak incelenmesi anlamına gelir ki edebî yapısalcılar da gerçekten bunu yaparlar.

Yapısalcılık, ilk olarak edebiyatı merhametsizce gizeminden anndırmıştır. Edebiyat eserini de bütün diğer dil ürünleri gibi bir inşa olarak kabul eden ve bu inşayı meydana getiren mekânizmalann da diğer bütün bilimlerin nesneleri gibi sınıflandırıp incelenebileceğini fark eden bu eleştiri, gevşek öznel gevezelikleri bertaraf etmiştir. Şiirin tıpkı insan gibi canlı bir özü, incelemeye tabi tutmanın saygısızlık sayılacağı bir ruhu olduğu yolundaki Romantik önyargının maskesi acımasızca düşürülerek, örtük bir teolojiden, edebiyatı bir fetişe dönüştürüp, “do­ğal” bir hassasiyet sahibi eleştirel elit zümrenin otoritesini pekiştiren, rasyonel araştırmaya karşı duyulan hurafeyle karışık bir korkudan ibaret olduğu gösteril­miştir. Dahası, yapısalcı yöntem, edebiyatın benzersiz bir söylem biçimi olduğu iddiasını da üstü kapalı olarak sorgulamıştır. (Eagleton, 2004: 125-137)

Yapısalcılığın temel yönelimlerinin zannedildiği gibi karmaşık olmadığına işaret eden Tahsin Yücel, Saussure’den Greimas’a değin tüm yapısalcıların yapıt­larında kolaylıkla saptanabilecek yönelimleri şöyle özetler:

  1. Ele alman nesnenin ‘kendi başma ve kendi kendisi için’ incelenmesi.
  2. Nesnenin kendi öğeleri arasındaki bağıntılardan oluşan bir ‘dizge’ olarak ele alınması.
  3. Söz konusu dizge içinde her zaman işlevi göz önünde bulundurma ve her olguyu bağlı olduğu dizgeye dayandırma zorunluluğunun sonucu olarak, nesnenin artsüremlilik içinde değil, eşsüremlilik içinde değerlendirilme­si.
  4. Bunun sonucu olarak, köken, gelişim, etkileşim vb. türünden artsürem- sel sorunlara ancak nesnenin elden geldiğince eksiksiz biz çözümlemesi yapıldıktan sonra ve bunların da dizgesel olarak ele alınmalarım sağla­yacak yöntemler geliştirilebildiği ölçüde yer verilmesi.
  5. Nesnenin ‘kendi başma ve kendi kendisi için’ incelenmesinin sonucu olarak, ‘doğaötesel’ değil, ‘özdekçi’ bir tutum izlenmesi.
  6. Bu yaklaşımın felesefî, siyasal ya da sanatsal bir öğreti değil, tutarlı bir çözümleme yöntemi olmaya yönelmesi, dolayısıyla düşüngesel yakla­şımla fazla bir ilgisi bulunmaması (Yücel, 2005: 16).

Özetle yapısalcılar, dilbilim modelini edebiyata uygulamaya çalışmış fakat birbirinden farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Ana ilkeler noktasında tüm yapısal­cıların paylaştığı ortak noktalardan şöyle sıralanabilir. Edebiyat incelemesi tek tek yapıtların incelenmesi ya da değerlendirilmesi değil, edebiyat yapıtlarının tümünün uyduğu sistemin araştırılması demektir. Bundan ötürü, edebiyatın tarih içindeki gelişimi bir yana bırakılarak, her şeyden önce eşzamanlılık içinde ince­lenmesi gerekir. Edebiyatın eşzamanlılık içinde, kendi başına, bağımsız bir yapı olarak incelenmesi ise, bu yapıyı oluşturan öğelerin birbiriyle olan bağıntılarının, yani işlevlerinin saptanması demektir. Bunu yapmak için de, dilbilimdeki söz’e tekabül eden somut edebiyat eserlerinden yola çıkarak bunların uyduğu sisteme (dil’e) ulaşmak şarttır; çünkü sistem ile tek tek eserler arasındaki bağmtı, dilbi­limde dil ile söz arasındaki bağıntının benzeridir. (Moran, 1991: 181)



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir