Ana Sayfa / Edebiyat / Yeni Türk Edebiyatı / 1950 Sonrası Türk Şiirinde İslamcı Söylem

1950 Sonrası Türk Şiirinde İslamcı Söylem


1950 Sonrası Türk Şiirinde İslamcı Söylem

Osmanlı sisteminin temel referansı olan İslamiyet’in, hukuk, ekonomi gibi alanlarda olduğu gibi sanatta, konumuz açısından belirtecek olursak, özel olarak şiirde de önemli yansımaları vardı. Bu etkiyi, sadece dini içerikli şiirlerdeki İslami söylemlerde değil, Divan şiirinin soyut ve mecazi imgeler sisteminde de gör­mek mümkündür. Dünyayı fani bir yer olarak gören Divan şairi, şiirlerde fani ve somut olandan ziyade, ebedi ve soyut olanı anlatmış ve şiirde genel olarak somut dünyadan uzak durmuştur. Tanzimat şiiri ise, soyuttan somuta geçer, dünyevileşir.

Ramazan Korkmaz ve Tank Özcan, Tanzimat’tan sonra, İslami söylemin ge­rilemesini üç sebebe bağlarlar: Osmanlı aydınının, Batı karşısında bir nevi bir kültürel şok yaşayarak, kendi değerlerine olan güvenini yitirmesi ve bu değerle­rin kökeni olarak gördüğü dinden uzaklaşması, İslami bir edebiyat olarak Divan edebiyatının gözden düşmesi ve yenileşme dönemlerinde laikliğin bir din gibi görülmesidir. (2009: 321-322)

Bu nedenlerle, Tanzimat sanatçılarının eserlerinde hala önemli bir yeri olan dini hassasiyetler, Tevfik Fikret’in şiirinde yerden yere vurulmuş, Milli Edebiyat döneminde ise milliyetçi düşüncenin gerisinde kalmıştı. Cumhuriyet Dönemi’n- de ise “Batı kaynaklı yeniliklerin çağdaşlaşma yolunda yeterli unsurlar olduğu inancı” (Çandır, 2011: 168) ile halifeliğin kaldırılması, tekke ve zaviyelerin kapa­tılması gibi “reformlar” nedeniyle İslami duyuşa karşı belirli mesafe konmuştu. “Burdur milletvekili Mehmet Akif’in, ülkesini terk edecek kadar rahatsız edildiği bir ortamda” (Çandır, 2011: 169) İslami duyarlılıklara dayanan şiirin gelişmesi oldukça zor olmuştu. Akif’ten sonra, Necip Fazıl ve ondan daha örtük bir şekilde Asaf Halet Çelebi İslami duyarlıkları konu edinen şiirler yazmıştı.

1952 yılında “Monna Rosa” ve “Yağmur Duası” şiirlerini yayımlayarak (Doğan, 2011: 732) adından söz ettiren, “Akif’in özüyle Necip Fazıl’ın sözünü şiirinde birleştirmeyi başaran Sezai Karakoç, İslami söylem bakımından çok daha özlü ve sözlü olan bir sanatkardır. Bu nedenle kendisinden sonraki kuşak üzerin­de daha etkili olur.” (Korkmaz ve Özcan, 2009: 322)

Sezai Karakoç, bazı edebiyat tarihlerinde ilk şiirleri nedeniyle İkinci Yeni­cilere yakın görülmüş ve bu grup içinde değerlendirilmiştir. Ancak “onun me­tafizik ve gelenek kavramlarıyla olumlu ilişkisinin diğerlerinde bulunmaması” nedeniyle (Daşçıoğlu, 2012b: 131) diğer II. Yeni şairlerinde ayrı tutulduğunu da görüyoruz. Örneğin Ali İhsan Kolcu, Sezai Karakoç’u “İslamcı-Mistik Eğilim­ler” (Kolcu, 2009: 196-238) başlığı altında Necip Fazıl, Asaf Halet Çelebi ile birlikte ele alır. Korkmaz ve Özcan ise, ara bir formül olarak, Sezai Karakoç ve takipçilerini İkinci Yeni’ye has dil ve söylem özelliklerini kullanarak İslam dinini esas alan konulara yönelen “İkinci Yeni’nin diğer kanadı” (Korkmaz ve Özcan, 2009: 292) olarak ifade ederler. Bu durumunun ortaya çıkmasında Karakoç’un Batılı bir anlayışla İslami öğeleri birleştirmesinin etkisi vardır. Yoğun imgeli, sembollere dayanan ve dille oynayan II. Yeni şiiri onun elinde, başka bir soyuta, dine yönelmişti. Yer yer Divan edebiyatı temlerine yönelmesi onu II. Yeni’nin yepyeni imgeler peşinde koşan, folkloru şiire düşman gören anlayışının dışında bırakır. Karakoç, “Ben hecede ısrar ediyordum. ‘Gül’ kavramını yeniden diriltmenin gereğini düşünüyordum hep. ‘Mona Rosa’ (Mona Roza) böyle doğ­du. Modem bir Leyla ile Mecnun denemesiydi bu.” (Akt. Doğan, 2011: 233) diyerek şairliğinin başlangıcından itibaren geleneğe bağlı olduğunu ortaya koyar. Bu bağlantının devam ettiğini 1980 yılında “Şiirler VI” isimli kitabında “Leyla ile Mecnun” mesnevisini yeniden yazmasından da anlayabiliriz. Şair, “Hızırla Kırk Saat”, “Taha’nın Kitabı/Gül Muştusu” , “Körfez/Şahdamar/Sesler, “Zama­na Adanmış Sözler” , “Ayinler/Çeşmeler” , “Leylâ ile Mecnun” , “Ateş Dansı”, “Alın Yazısı Saati” , “Monna Rosa (Aşk Ve Çileler)” , “Monna Rosa (Ölüm ve Çerçeveler)” , “Monna Rosa (Pişmanlık ve Çileler)” , “Ve Monna Rosa” , “Ka­rayılan” adlı şiir kitaplarını “Şiirler” adı altında seri halinde yayımlamış, bütün şiirlerini de 2000 yılında “Gün Doğmadan” adıyla yayımlamıştır. Şairin ayrıca denemeleri, incelemeleri, tiyatro oyunları, hikâyeleri ve “Diriliş” düşüncesini an­lattığı düşünce eserleri vardır.

Sezai Karakoç’un açtığı yoldan ilerleyen bir diğer şair ise Cahit Zarifoğ- lu’dur. Zarifoğlu da Karakoç gibi II. Yeni şiirine benzeyen; ancak İslami içeri­ğiyle ondan ayrılan bir şiir dili kurar. Şiirinde zaman zaman gerçeküstü öğeler kullanan şairin ilk şiirlerinde yoğun imge kullanımı dikkati çeker. Destansı ve düşük bir söylev dilinin kullanıldığı bazı şiirlerinin yanında, tasavvuf düşünce­sinin izlerini taşıyan, lirik şiirleri de vardır. Eserlerini “İşaret Çocukları”, “Yedi Güzel Adam”, “Menziller” ve “Korku ve Yakarış” adlı kitaplarda toplayan Zarifoğlu’nun Maraş’tan arkadaşı olan Erdem Beyazıt da İslami öğelerden beslenen şiirler yazar.

Erdem Bayazıt İkinci Yeni anlayışına uygun olarak serbest biçimde ve kapalı bir anlatımla yazar. Şiirlerinde çoğunlukla kentin getirdiği sıkıntılardan bahseder. Şiirde sese önem veren şair, “serbest tarzda bir dil virtüözü gibi dizenin düzenini alt üst eder. Amacı; dilin anlatım imkânlarım genişletmektir.” (Korkmaz ve Öz- can, 2009: 324) İlk şiirlerindeki şikayetçi tavrın tavsamasıyla şiirinde de durgun bir söyleyiş hakim olmaya başlar. Şiirlerini “Sebep Ey” ve “Risaleler” adlı kitap­larında yayımlayan şair, daha sonra bu kitaplarını “Şiirler” adı altında bir araya getirmiştir.

İlk şiirlerini Marksist bir çizgide ve II. Yeni anlayışına bağlı olarak yazan İsmet Özel “1974’te yayımlanan ve bir beyanname niteliği taşıyan Amentü adlı şiiriyle İslami söyleme yönelir. (Korkmaz ve Özçan, 2009: 325) Bu nedenle ilk şiirlerinde kapitalist sistem, sonraki şiirlerinde ise Batı, eleştiri konusu edilir. De­ğişen dünya görüşüne rağmen, şiirin özgür olması gerektiği düşüncesi ve “radi­kal, şiddet içeren imajlar her döneminin değişmez öğesidir.” (Andı, 2012: 141)

1974’ten sonraki şiirlerinde îslami bir şiir dili kuran şairin şiir dili hiçbir zaman kuru bir söylev dili olmamıştır. Her zaman şiire sadık kalmış, fikirlerini şiiri kul­lanarak ifade etmemiştir.

Nurullah Genç, 1950 sonrası îslami şiirin sembolik ve kapalı şiirinden sonra, geleneğe yaslanan, daha sade ve duru bir dille şiir yazmıştır. Şairin “divan ve hece şiiri estetiğiyle ördüğü imge dünyası, çok renkli ve özgündür.” (Korkmaz ve Özcan: 326) Şair “Yağmur” adlı şiiriyle 1990 yılında “Türkiye Diyanet Vakfı Na’t-ı Şerif Büyük Ödülü”nü kazanmıştır. Atatürk Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü mezunu olan şair, İstanbul Ticaret Üniversi­tesi, Ticari Bilimler Fakültesi’nde alanıyla ilgili dersler vermektedir. Genç’in şiir kitaplarından bazıları şunlardır: Çiçekler Üşümesin, Nuyageva, Yankı ve Hüzün, Aşkım İsyanımdır Benim, Siyah Gözlerine Beni de Götür, Yanılgı Saatleri, Yağ­mur, Rüveyda, Birkaç Deli Güvercin, Çanakkale: Her Şey Yanıp Gül Oldu, Ateş Semazenleri.




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir