Ana Sayfa / Edebiyat / Yeni Türk Edebiyatı / Minör ve Majör Edebiyat Kavramları Hakkında Bilgi

Minör ve Majör Edebiyat Kavramları Hakkında Bilgi


Minör ve Majör Edebiyat Kavramları Hakkında Bilgi 

Minör edebiyat, kuramsal çerçevesi Deleuze ve Guattari’nin Kafka ve eser­leri üzerine yaptıkları inceleme içerisinde çizilmiş olan ve minör bir dilin ede­biyatı olarak değil, daha ziyade, “bir azınlığın majör bir dilde yaptığı edebiyat” şeklinde tanımlanır. Minör edebiyatın en temel özelliği, dilin, güçlü “yersizyurt- suzlaşma” katsayısından her koşulda etkilenmiş olmasıdır. Deleuze ve Guattari, majör dilde yapılan azınlık edebiyatı için Kafka’yı örnek verir. “Kafka, Prag Ya – hudilerine yazı yolunu tıkayan ve edebiyatlarını olanaksız kılan çıkmazı şu şekil­de tanımlar: Yazmama olanaksızlığı, Almanca yazma olanaksızlığı, başka türlü yazma olanaksızlığı. Yazmamak olanaksızdır, çünkü ulusal bilinç, ister belirsiz olsun, ister baskı altında, zorunlu olarak edebiyattan geçer. (Edebî savaş, olası en geniş ölçekte gerçek bir meşruluk kazanır.) Almancadan başka bir dilde yazma olanaksızlığı, Prag Yahudileri için, başlangıçta Çek yerliyurtluluğu ile ortadan kaldırılamaz bir uzaklık duygusu anlamına gelmektedir. Almanca yazma olanak­sızlığı ise ‘kitabi’ ya da yapay bir dil konuşan baskıcı azınlığın, bizzat Alman nüfusunun yersizyurtsuzlaşmasıdır; Yahudiler olsa olsa, hem bu azınlığın bir par- çasıdırlar, hem de tıpkı ‘Alman çocuğu beşiğinden çalmış olan çingeneler’ gibi bu azınlıktan dışlanmışlardır. Özetle, Prag Almancası, tuhaf minör kullanımlara uygun, yersizyurtsuzlaşmış bir dildir.

Minör edebiyatların ikinci özelliği, bu edebiyatlardaki her şeyin siyasal ol­masıdır. Tersine “büyük” edebiyatlarda bireysel sorun (ailevî, evliliğe ilişkin vb.) daha az bireysel olmayan başka sorunlarla birleşme eğilimindedir, toplumsal or­tam, çevre ve arka plan olarak kullanılır; öyle ki, bu Oedipusçu sorunların hiçbiri, ne özellikle vazgeçilmezdir, ne de mutlak olarak zorunludur; ama tümü birlikte daha geniş bir mekânda “blok oluşturur”. Minör edebiyat ise tümüyle farklıdır: Daracık mekânı, her bireysel sorunun doğrudan siyasete bağlanmasını sağlar. Yani bireysel sorun, içinde bambaşka bir öykü hareket ettiği oranda zorunlu, vaz­geçilmez ve mikroskop altmda büyütülmüş hale gelir. Aile üçgeni, bu anlamda, bu üçgenin değerlerini belirleyen ticari, ekonomik, bürokratik, hukuksal başka üçgenlerle de bağlantılıdır. Kafka, “babalarla oğullar arasındaki çatışmanın yu­muşatılarak, bu çatışma üzerinde konuşma olanağının yaratılması”nı minör bir edebiyatın ilk hedefleri arasında saydığında, Oedipusçu bir fantasma değil, siya­sal bir programdır söz konusu olan.

Minör edebiyatın üçüncü özelliği ise, her şeyin kolektif bir değer taşımasıdır. Gerçekten de, minör bir edebiyatta yetenekli kişilere bolca rastlanmadığından, koşullar, şu ya da bu “usta”ya ait olan ve kolektif sözcelemden ayrılabilir, birey- leştirilmiş bir sözcelemden kaynaklanmaz, öyle ki, yetenekli kişilere az rastlan­ması aslında yararlıdır ve ustalar edebiyatından başka bir şeyin kavranmasına izin verir: Yazarın tek başına dile getirdiği şey, zaten ortak bir eylemi oluşturur ve söylediği ya da yaptığı şey, başkaları hemfikir olmasa da, zorunlu olarak si­yasaldır. Siyasal alan her türlü sözceye bulaşmıştır. Dahası, özellikle kolektif ya da ulusal bilinç “dış yaşamda çoğunlukla edilgin ve her zaman dağılma sürecin­de” olduğundan, bu kolektif, hatta devrimci sözcelem işlevini ve rolünü olumlu olarak üstlenen de yine edebiyattır. Kuşkuculuğa rağmen etkin bir dayanışmayı yalnızca edebiyat üretebilir; ve eğer yazar kendi dayanıksız cemaatinin kıyısında ya da uzağındaysa, bu konum onu, başka bir potansiyel topluluğu ortaya çıkar­mak, başka bir bilincin ve başka bir duyarlılığın araçlarım oluşturmak için daha da yeterli kılar.

Minör edebiyatın üç özelliği; dilin yersizyurtsuzlaşması, bireyselin dolay- sız-siyasal olana bağlanması ve sözcelemin kolektif düzenlenişidir. Sanki “mi­nör”, artık bazı edebiyatları değil, büyük (ya da yerleşik) diye adlandırılan edebi­yatın bağımdaki her türlü edebiyatm devrimci koşullarım nitelemektedir. Büyük bir edebiyat ülkesinde dünyaya gelme bahtsızlığına sahip biri bile kendi dilinde yazmak zorundadır, tıpkı bir Çek Yahudisinin Almanca ya da bir Özbek’in Rusça yazmak zorunda olması gibi. Sığınacak yer arayan bir köpek, yuva yapan bir fare gibi yazmak. Bunun için ise, kendi azgelişmişlik noktasını, kendi taşra ağzmı, kendi üçüncü dünyasını, kendi çölünü bulmak. (Deleuze-Guattari, 2008:25-28)




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir