Ders ve Çalışma Kitabı Cevapları TIKLAYINIZ

Sponsorlu Bağlantılar
Ana Sayfa / Halk Edebiyatı / Türk Halk Şiirinin Tarihçesi
Halk Edebiyatı

Türk Halk Şiirinin Tarihçesi

Sponsorlu Bağlantılar


Türk Halk Şiirinin Tarihçesi

HALK ŞİİRİMİZİN TARİHÇESİ

Anadolu’daki Türk halk şiiri, kökleri İslâmiyet öncesine dayandığı için tarihi en eski olan şiirimizdir. Muhakkak ki, Orta Asya şiir geleneğimizi Anadolu’ya gelişimizden itibaren de sürdüren âşıklarımız vardı. Ne var ki ilk temsilciler hakkında yeterli bilgiye sahip değiliz. Adından söz edilen ilk halk şairimiz 14. yüzyılda Timur’un 1386’da Kars’ı işgal etmesi üzerine şiirler söyleyen Baykan yahut Bıkan adlı şairimizdir. Bu şairimizin:

Bu yıl kıştan keçip bizimyazımuz Çığır bülbül güle yetmez nazımuz Düşüb can kaydına itdük ö’zimüz Çü kars ögin alıp Kağan-ı Tatar

Dörtlüğüyle başlayan şiiri, Halk şiirmizin bu yüzyılda bilinen ilk örneği olarak kabul edilmektedir. Bu bakımdan Baykan’ı 14. yüzyılın tek temsilcisi olarak görmek durumundayız. Aynı belirsizlik 15. yüzyıl için de geçerlidir. Bu dönemden de hiçbir halk şairinin adı günümüze ulaşmamıştır. Bu yüzyıla ait bildiğimiz tek şey, Bahşi adındaki bir ozanın Sultan Selim’in Mısır seferi hakkında söylemiş olduğu destandan kalan küçük bir parçadır. Bir de Meâlî adlı klasik şairin, 1511’deki Şah Kulu olayını anlatan 8’li hece ölçüsü ve âşık tarzında 15 bentlik bir destanı bilinmektedir.

16. yüzyıla geldiğimizde ise bu belirsizlik ortadan kalkar. Bu yüzyıla ait kimi halk şairleri ve şiirleri hakkında az da olsa bilgi sahibiyiz. Divan ve tekke şiirinin çok önemli şairlerinin yetiştiği bu dönemde adlarından söz edebileceğimiz âşıklarımız mevcuttur. Bunlar arasında isimleri ve eserlerinden bazıları günümüze kadar gelen halk şairlerimizden en önemlileri şunlardır: Armutlu, Bahşî, Çırpanlı, Geda Muslî, Hayâlî, Köroğlu, Kuloğlu, Kul Çuha, Kul Mehmed, Kul Pırı, Oğuz Ali, Ozan, Karaca oğlan ve Öksüz Dede’dir.

Bu dönem için söylenecek bir söz de şudur: Bu dönemde Divan şairleri belli merkezlerde bulunmaktadır. Halk şairleri ise Anadolu’dan Rumeli’ye, Ortadoğu’dan Afrika’ya yani Osmanlı’nın olduğu her yerde bulunmaktadırlar. Zaten bu dönem şairlerinin çoğunun asker şair oluşu da bu yüzdendir. Zira bu çağ, başka coğrafyalara çok sayıda akınların yapıldığı bir zaman dilimidir. Birinci ve ikinci Lehistan seferleri, Yunanistan ve Güney Mora akınları bu yüzyılda gerçekleşmiştir. Bu yüzden şairlerimiz bir taraftan savaşarak devletin sınırlarını genişletirlerken bir yandan da şiirleriyle Türkçenin ses bayrağını bu coğrafyalarda yükseltmişler, buralarda bir dil ve kültür fethi gerçekleştirmişledir.

Bu şairlerimizden çoğu bu yüzden asker şairler olarak dikkati çekerler. Bu yüzden şiirleri ya savaşlarla ya da ölen asker ve komutanların acılarıyla ilgilidir. Mesela bu yüzyılın şairlerinden Bahşî’nin:

Sultan Selim’in cülusunda Salâ dedi de yürüdü Gidelim Mısır’a doğru Yola dedi de yürüdü

Mısralarıyla başlayan şiiri, Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi için söylenmiş bir destanıdır. Aynı şekilde Armudlu’nun:

Murad Reis geldi gulbang çaldırdı

Din-i Islâm sancağın diktügi vaktin

Şeklinde başlayan şiiri tarihi hadisleri şiir diliyle anlatan bir metin olarak dikkati çeker.

Şüphesiz, bu dönem şairlerinin farklı temalarda şiirleri de bulunmaktadır. Burada özellikle Karaca oğlan’ı anmamız gerekiyor. Zira Yunus Emre, nasıl Anadolu’daki Tekke şirinin en büyük temsilcisi ise halk şiirinde de bu özelliğe sahip olan şairimiz Karaca oğlan’dır. O da Yunus Emre gibi kendi tarzında sonradan gelecek olan şairlerin “pîr” kabul ettikleri bir isim olmuştur. Karaca Oğlan cönklerden ve sözlü gelenekten beslenen bir şair sıfatıyla yabancı dillerin etkisinden uzak Türkçesiyle tamamen yerli şiirler söylemiştir. Lirik tarzdaki şiirleriyle Anadolu insanının sesi olan Karaca oğlan’ın dışında Köroğlu’na da dikkat çekmek gerekir. Onun şiirleri de epik şiirimizin seçkin örnekleri olarak hâlâ dillerdedir.

17. yüzyıl halk şiirimizin en bereketli zamanıdır. Bu yüzyıl hem şair hem de eser çokluğu bakımından dikkati çeker. Söylenebilecek bir başka özellik ise bu çağ yine fetihlerle geçtiği için şairlerin çoğu yine asker şairlerdir. Bu yüzden şiirlerinin çoğu bu savaşlar etrafında söylenen koşma ve destanlardan oluşmaktadır.

Halk şiirimizin bu devirdeki başarılı grafiğinin bir önemli sebebi padişah IV Murad’ın saz şairlerine gösterdiği yakın ilgi ve destektir. Bu yüzden onlar da şiirlerinde IV Murad’ı sık sık övmektedirler. Bir örnek olarak âşık adlı şairin padişahın ölümü üzerine söylediği şu dörtlüğünü analım:

Kul dostların gözü ağ olsun Düşman olanların bağrı dağ olsun Şimdilik Sultan İbrahim sağ olsun Darb ile fethettiğim Bağdat elveda

Bu devirle ilgili söylenmesi gereken bir özellik de şudur: Halk şairlerimiz arasında okur yazarların sayısı bir hayli fazlalaşmıştır. Saray çevresine yakın olmaları bunu sağlayan sebeplerden biridir. Bu yakınlaşma sonucu bazılarının arı Türkçeden uzaklaştıkları ve divan şairleri gibi şiirler söyledikleri görülür. Gevher ve Âşık Ömer, bu eğilimin iki önemli ismi olarak dikkat çeker.

Devrin önemli şairlerine gelince; gerçekten de bu çağda adları ve eserleri günümüze kadar ulaşacak olan büyük isimler yetişmiştir. Bunlardan en dikkat çekici olanlar ise şunlardır: Âşık Ömer, Gevherî, Ercişli Emrah, Kayıkçı Kul Mustafa, Kuloğlu, Temeşvarlı Gazi Âşık Hasan, Bursalı Âşık Halil birinci derecede akla gelen isimlerdir. Bunların dışında Demircioğlu, Gedâî, Keşfi, Kul Süleyman, Şermî, Zaifî de belli bir seviyenin üstünde olan şairlerdir.

Bu isimler arasında şüphesiz ki çağa damgasını vuran iki isim Âşık Ömer ve Gevherî’dir. Bu hem şairlik güçleriyle hem de Karaca Oğlan geleneğini divan şiirine yaklaştıran isimler olarak öne çıkarlar. Bu dönemde halk şiirinde hecenin yanı sıra aruzun da kullanıldığını görürüz. Bu da onların tahsil görmeleriyle açıklanabilir. Mesela Âşık Ömer’in şiirlerinden onun iyi bir tahsil gördüğü ve Farisi bildiği, Mevlâna’nın Mesnevi’sini, Hafız’ın Divan’ını okuduğu anlaşılmaktadır. Aynı durum Gevherî için de söylenebilir. Onun şiirlerinden de oldukça iyi bir eğitim görmüş ve yalnızca halk arasında değil saray çevresinde de bilinen ve tutulan bir âşık olduğu anlaşılmaktadır.

18. asır, halk şiiri açısından iki önemli özellik arz eder. Birincisi, bu asırda halk şiiri geniş bir yaygınlığa ulaşmıştır. İkincisi, İstanbul gibi bir kültür muhitinde bile halk şirinin kabul görmesi, beğenilmesidir. Halk şiirinin İstanbul’da kabul görmesi içine divan şiiri unsurlarının da girmesi sonucunu doğurmuştur. Bu etkilenme özellikle dilde görülür. Ayrıca bu asırda halk şairleri ile tekke şairleri birbirlerine çok yaklaşmışlardır.

Buna karşılık bir önceki asırda olduğu gibi mesela Karaca Oğlan gibi büyük isimler yetişmemiştir. Yetişenlerin çoğu, bir önceki dönemin ustalarını taklit ile yetinmişlerdir. Hemen hepsi şehir şairlerinin etkisindedirler. Bu da onların saray ve konaklarda bulunmalarıyla ilgilidir.

Bir diğer özellik de şudur. Saz şairleri bu devirde divan şairlerinin de etkisiyle lirik şiirlerden çok hikmetli manzumeler söylemişlerdir. Önceki asrın destan geleneği ise muhteva değişikliğine uğramış, savaş destanlarının yerini toplumsal olayların gülünç taraflarını anlatan destanlar almıştır.

Bütün bunların yanı sıra bir başka özellik ise saz şairleriyle tekke şairleri arsındaki dil ve üslup benzerliğidir. Bunda bu şairlerin kendilerine uygun muhit olarak tekkeleri seçmeleri etkili olmuştur. Hatta bu durum kimilerinin saz şairi mi tekke şairi mi sayılmaları gerektiği hususunu tartışmalı hale getirmiştir.

Yine fetih asırlarının bitmesi yüzünden bu asırda asker şairlere de rastlanmaz. Zira bu devirde IV Murad devrinde olduğu gibi savaşlar yoktur. Devrin önemli isimlerinden bazıları şunlardır: Ravzî, Kâtibî, Mecnunî, Levnî, Abdî, Âşık Halil, Nigarî, Âşık Budala, Âşık Ahmed, Âşık Bağdadi, Tamburî Mustafa Çavuş, Şükrî, Âşık Nuri, Şem’i, Âşık Vartan, Âşık Derûnî, Kütahyalı Sırrî, Azbî, Âşık Nuri, Talibî adı anılması gereken şairlerdir. Bunlar arasında öne çıkanlar ise Levnî, Bursalı Halil, Abdî ve Tamburî Mustafa Çavuş’tur.

19. asır, Osmanlı’nın sancılı yıllarıdır. En çok öne çıkan hadise ise devletin varlık yokluk mücadelesi içine girmesi, Yeniçeri teşkilatının kaldırılması ve ardından çıkan Kabakçı isyanıdır. Bu devrin saz şairleri işte bunlar ve benzeri hadiselere tanıklık eden şiirler yazmışlardır.

Bu devrin şairleri de büyük ölçüde okur yazar kişilerdir. Bu yüzden onlar da divan şiiri etkisinde şiirler yazmışlardır. Dikkat çekici bir husus da şairlerin çoğunun gezgin kişiler olmalarıdır.

Bütün bunlardan sonra söylenecek en önemli husus ise bu çağda da sayıları az olsa da çok güçlü şairler yetişmiş olmasıdır. Zihnî, Şem’i, Emrah, Âşık Şenlik bu isimlerin en önde gelenleridir. Hatta bu isimler saz şiirinde Emrah, Ruhsati, Âşık Şenlik kolu gibi müstakil kollar oluşturmuşlar ve saz şiirimiz bundan böyle bu üç kol üzerinde yürümüştür. Bu durum, halk şiirinde usta çırak münasebetinin köklü bir geleneğe dönüşmesi gibi bir sonuç da doğurmuştur.

Yine bu dönemde bu şiirde bir yenilenme de görülür. Ortaya yeni konular ve biçimler çıkar. Aruzlu türkülere ağırlık verilir. Yine bu asırda halk şairlerinin örgütlü bir topluluk oldukları görülür. Öyle ki bu şairlerin bu asırda kendilerine özgü kahveleri, loncaları vardır. Gerek İstanbul içinde gerekse zaman zaman çıktıkları Anadolu gezilerinde geniş bir ilgiye mazhar olmuşlardır. Bu yüzyılda asker şairler tamamen ortadan kalkar. Tekke şairleri ile halk şairleri arasındaki yakınlaşma bu asırda da devam eder. Asrın önemli şairleri; Zihnî, Kayserili Seyranî, Tokatlı Nuri, Ruhsatî, Ispartalı Seyranî, Miratî, Âşık Ali, Derdli, Erzurumlu Emrah, Sümmanî, Celalî, Dadaloğlu, Deli Boran, Salip Baba, Zileli Talibi, Âşık Şem’i, Âşık Şenlik’tir.

20. asır halk şiiri için verimli bir yüzyıldır. Değişen sosyo­kültürel şartlara rağmen başarı çizgisini bu çağda da sürdüren halk şiiri geleneği çok sayıda âşık yetişmiştir. Bu asırda önemli bir değişim ise halk şiirinin aşk, gurbet gibi geleneksel temalarına toplumsal konular, demokrasi, özgürlük gibi yeni kavramlar girmiştir. Bu yeni dönemde halk kültürüne büyük önem verilmiş, halk müziği ve dili araştırmaları bilimsel bir kimlik kazanmıştır.

Bu çağa özgü söylenebilecek diğer özellikler ise şöyledir: Halk şairleri usta-çırak ilişkisi içinde yetişmeye devam etmişlerdir. Karaca Oğlan, Emrah, Dadaloğlu gibi geleneksel ustaların yanı sıra bir önceki yüzyılın Seyrani, Ruhsati gibi ustalarının açtığı yolda yeni eserler verilmiştir. Şairlerin çoğu saz eşliğinde şiir söyleme geleneğinin takipçisidirler. Bu yüz yıla özgü bir özellik de bazı şairlerin saz çalma geleneğine uymayıp sadece şiir yazan şairler olmalarıdır. Bu dönem halk şairleri, şiirlerinde geleneksel konuların yanında güncel konuları da işlemişlerdir. Dil, önceki dönemlere göre daha sadedir. Divan şiiri etkisi ve Arapça-Farsça sözcüklerin kullanımı bu dönemde oldukça azalmıştır.

Bütün bunlara ilave olarak bu asırda gazetelerin ortaya çıkıp yaygınlaşması, birçok teknik aracın icadı ve sosyal değişmeler şehirlerde saz şairlerinin yetişme ve gelişme ortamını ortadan kaldırmış olmakla birlikte sayı olarak âşıklarda bir azalma görülmez. Aksine çoğalma görülür. Konya ve başka şehirlerde yapılan âşıklık şölenleri bu geleneğin bu çağda da devamında etkili olmuştur.

Devrin usta şairleri olarak da şu isimleri anabiliriz. Âşık Veysel, Âşık Mehmet Yakıcı, Ali izzet Özkan, Bayburtlu Hicrani, Âşık Mahzuni, Kağızmanlı Hıfzı, Şeref Taşlıova, Âşık Müdami, Âşık Reyhanî. Bunlar arasında Âşık Veysel bu dönemin en sembol ismi olarak öne çıkar.

0
like
0
love
0
haha
0
wow
0
sad
0
angry


Sponsorlu Bağlantılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir