28 Mart Salı 2017
Ana Sayfa / Kitap Özetleri / Hayal İçinde Romanının İncelemesi Ana Fikri Konusu Özeti

Hayal İçinde Romanının İncelemesi Ana Fikri Konusu Özeti


Hayal İçinde Romanının İncelemesi

Hayal İçinde Romanının Ana Fikri

Hayal İçinde Romanının Konusu

Hayal İçinde Romanının Özeti

Hüseyin Cahit’in kitaplarının isimleri arasındaki benzerlik son derece dikkat çekicidir. Hayat-ı Muhayyel, Hayal İçinde, Hayat-ı Hakikiyye Sahneleri. Hayat, hayal ve hakikat… Bu üç kelime birarada Servet-i Fünûn edebiyatının muhteva bakımından taşıdığı en önemli bir özelliği ifade etmektedir: Hayatın hayal ile hakikatin beraber yer aldığı ve çatıştığı bir sahne olması ve daha kısa bir ifade ile hayal- hakikat çatışması.

Sanatçının, Servet-i Fünûn dergisi döneminde yazdığı ‘Hayal İçinde’ o dönem eserleri arasında sade bir dile sahip olup, özellikle belli bir zümrenin yaşayış tarzını göstermesi bakımından realist bir nitelik taşımaktadır diyebiliriz. ‘Hayal İçinde’de adından da anlaşılacağı üzere, olay örgüsü kahramanının hayalleri etrafında geliştirilmiş; bütünüyle, aklı hislerinin hâkimiyeti altında, hayalperest bir kahraman olan Nezih’in yaşayışı etrafında dönen bir romandır. Eserde konu, kahramanın geçirdiği tecrübelere bağlı olarak derinleşir.

Hayal İçinde ferdi bir roman olmakla birlikte, taşıdığı özellikler dolayısıyla, yazıldığı dönemin daha iyi kavranabilmesini sağlayan bir eserdir. Hüseyin Cahit, romanını nasıl oluşturduğundan bahsederken şunları anlatır:

“Lisenin üçüncü sınıfındayken, bir akşam Tepebaşı bahçesine gitmiştik. Rastlantıyla yanımızdaki masada birtakım genç kızlar oturuyorlardı. İşte roman böyle başladı, ‘Hayal İçinde’de gördüğümüz yolda sürdü ve o biçimde bitti. Yalnız adlar biraz değişti. Gerçekte ‘Sevastopulo’ aile adını taşıyan kızlar, romanda ‘Diyapulo’ adını aldı. İşte bu kadar.”

Romanın daha iyi değerlendirilebilmesi bakımından olay örgüsünden bahsedelim:

Bir pazar günü Gülyortusu münasebetiyle, Tepebaşı bahçesinde toplanmış bir kalabalığın ayrıntılı bir tasvirinin ardından, en büyüğü yirmi iki yaşında gösteren üç gencin bahçede görünmesiyle, başlayan roman, bu gençlerin yazar tarafından okuyucuya tanıtılmasıyla devam eder. Bu üç genç erkek arasında başkahraman Nezih de bulunmaktadır. Diğerleri ise onun okuldan arkadaşları Ziya ve Şükrü’dür. Nezih Tepebaşı bahçesine ilk defa gelmiştir ve manzara onu büyülemiştir. Nezih ve arkadaşları için, o pazardan sonra Tepebaşı artık fırsat buldukça gelecekleri ya da gelmek için fırsat kollayacakları bir mekân olur. Bahçede farklı tipte bir sürü insan ağaçlar altında oturup sohbet etmekte ya da gezmektedir. Romancı bu bölümde Tepebaşı’ndaki kişileri Nezih’in gözüyle anlatmakta ve böylece Nezih’in mekândan nasıl etkilendiğini daha belirgin şekilde ortaya koymaktadır.

Nezih, kendi kendine yazılar yazan, hayallerle yaşayan bir gençtir, o dönem gençlerinin çoğunun piyasa yapıp vakit geçirdikleri, eğlendikleri bu mekânı görmenin yazacağı hikâyelere büyük bir katkısı olacağını düşünür ve buraya sürekli gelmeyi planlar. Nezih, hayret dolu bakışlarla Tepebaşı’ndaki farklı farklı insanları izler, sonra onlar üzerinde düşünür. Onlar hakkında muhayyilesinin yardımıyla yorumlar yapar. Bu sırada okuyucu onun düşüncelerinin çoğunu öğrenme fırsatı bulur ve kahramanı daha yakından tanımaya başlar.

Nezih, on yedi yaşının verdiği hayal gücüyle; önündeki mutlu çocuklara bakar, onların gelecekte yaşayacakları sıkıntıları, düşecekleri felaketleri gözünün önüne getirir. Bahçede dikkatini çeken diğer insanları süzer: Süslü, bir o kadar makyajlı kadınları inceler, güzel giyimli erkeklere imrenir. Nezih, bütün bunlara şahit olduktan sonra romancı; onu romanın diğer önemli kahramanları ile aynı mekânda buluşturur: Diyapulurlar ailesinin iki güzel kızı.

Bu iki genç kız, mürebbiyeleri refakatinde her akşam düzenli olarak bu bahçeye gelir aynı masaya otururlar. Bu kızların en önemli işleri sayfiye mekânlarında vakit geçirmek, konuşmak, eğlenmek, kendilerine göre bu şekilde cazip bir hayat yaşamaktır. Tepebaşında birçok kişi bu kızları tanır, onlarla muhabbet etmek için fırsat kollar. Nezih’in arkadaşları da bu kızlar hakkında bir birkaç söz işitmiş ve onları rahat görebilmek için kızların masasına yakın bir yer ayarlamışlardır. Bu kızlardan ortanca olan sarışın ve mavi gözlü İsmaru’ yu Nezih çok beğenir. Hatta ona bir anda vurulur. Hüseyin Cahid roman içinde sürekli kendilerinden bahsedilen bu kızların iç âlemleriyle okuyucuyu hiç bir zaman buluşturmaz, sanki onlar, sadece bir figüran gibi gidilen mekânlarda gözükmek için romana yerleştirilmişlerdir.

Nezih ve arkadaşları kendi aralarında sık sık aşk üzerine konuşurlar. Nezih, ise bu konuşmalarda aşk sözcüğü ile alay eder, aşka inanmadığını ve anlatılan aşkların ancak romanlarda olabileceğini          iddia eder.Fakat daha sonra;

Saraçhanebaşından oturan, oradan her gün zor ulaşım şartlarıyla Tepebaşına sadece İsmaru’ yu görmeye gidecek olan Nezih, böylece kendi iddiasını çürütmüş ve İsmaru’ dan başka bir şey hayal edemez olmuştur. Bir süre sonra derslerine çalışamayan yazıları üzerinde dikkatini toplayamayan Nezih, her an o kızı görmek uğruna büyük can sıkıntıları yaşar ve hiçbir zaman kendisini ifadeye güç yetiremediği için de roman boyunca iç sıkıntılarından kurtulamaz.

Yaz mevsimi geldiğinde ailesi ile birlikte adaya giden İsmaru bir süre ortadan kaybolunca Nezih de onun nereye gittiğini araştırıp peşinden adaya gider. Adada roman boyunca yaşadığı ruh sıkıntıları doruk noktasına ulaşır, parasız kalır ama sürekli takip ettiği kızlara kendisini anlatma fırsatı yakalayamaz. Onları hep uzaktan seyretmekle yetinir. Adada geçirdiği hafakanlar onu boğulacak konuma ulaştırır, yazı yazamaz olur, gönlü kırık üzgün bir şekilde gezinip durur. İsmaru’nun kendisini beğenmediğini düşünüp, hayal kırıklıkları yaşar. Ada’dan İstanbul’a döner, uzun bir süre Tepebaşı’na uğramaz.

Bir gün, tesadüfen samimi bir arkadaşının da İsmaru’ yu beğendiğini fakat ona kendini ifade edemediğini ona yollamak üzere birçok mektup yazdığını öğrenir ve bu mektupları okuma fırsatı eline geçince onları dikkatlice inceleyip, tek çarenin mektup vermek olacağını düşünür. Arkadaşı Behçet in sevgisiyle kendi sevgisini karşılaştırır. Nezih, İsmaru’yu çoktandır görmemektedir, onu unuttum zannederken tekrar içinde ona karşı yoğun bir ilgi uyanır. Roman boyunca Nezih’in içinde:“ İsmaru’yu seviyor muyum, yok öyle değil ise ona karşı ne hissediyorum?” soruları sürüp gider.

Bu arada, Nezih kızları görmeyeli tam bir sene olmuştur. Bir gün, kızların Tepebaşı’na geldiklerini öğrenince, arkadaşları ile beraber onları görmek için tekrar o mekâna gider. İşte o akşam, kızlar tekrar Tepebaşı bahçesine ulaştıklarında kendi masalarında yer bulamaz ve ayakta kalırlar ve bunu fırsat bilen Nezih ile arkadaşlarının yanına oturmak zorunda kalırlar.

Bir senedir hayalini kurduğu ana ulaşan Nezih, İsmaru’nun hiç de hayallerindeki gibi olmadığını kısa sürede anlar: Karşısında hayallerindeki İsmaru değil; kendini beğenmiş, idealsiz, vasıfsız, basit bir kız durmaktadır. Nezih, sürekli Almanca ve Fransızca konuşmaları, karşılarındaki kişileri alaycı bakışlarla süzdükleri için, arkadaşlarıyla birlikte onlara bir ders vermek ister. Kızlarla bir güzel alay ederler. Bir sene boyunca peşinden koştuğu, kendini ifade etmek uğruna ona göre türlü çilelere katlandığı bu kızın ve masadaki diğer kızların masadaki konuşmalarından, sadece gülmek ve eğlenmek için yaşadıklarını düşünür, hayalleriyle henüz fark ettiği hakikat arasındaki bu çelişki sebebiyle canı sıkılan

Nezih, o ortamdan uzaklaşmak için masadan kalkar. Bu kalkış; belki de onun, üzerindeki hayâl örtüsünden sıyrılmasını sağlayacaktır.

Roman; Nezih’ in duygu ve düşüncelerini; İstanbul’un gecesi, denizi ve muhteşem manzarasıyla birleştirmesiyle son bulur. Nezih muhtemelen, yaşadığı bu tecrübe ile olgunluğa ermiş, hayat adına mantığını ön plana alıp İsmaru’ dan kurtulmuştur. O zamana kadar boşuna vakit harcadığını anlayan, hayallerle yaşamanın faydasız bir hiç olduğunu gören roman kahramanı, denizi ve İstanbul’u yüksekten seyrettiği mekânda derin düşüncelere dalar.

Hayal İçinde romanında, hayatta büyük icraatları olmayan, amaçsız yaşayan ya da amaçları kendi kurdukları hayaller kadar sığ olan, ümitsiz, mutsuz, huzursuz, sıkıntılı, boşluk içinde yuvarlanan, boş emellerin peşinden sürüklenen ve sonunda da bu hayattan yorulan eğlenceye, boş lafa meraklı, gezmeyi dolaşmayı, karşı cinsle vakit geçirebilmeyi en büyük meziyet sayan, geleneklerle ya da dini kültürle hiçbir münasebeti olmayan, menfaatleri ve arzuları uğruna yaşayan, tek düze, gelişmesi olmayan bir düşünce girdabına saplanmış, hatta hiçbir mefkûresi olmayan, buna karşın iç sıkıntıları ile kuşatılmış bir gençlik tablosu görmekteyiz. Sürekli hayaller kurup bu hayallerin gerçekleşmemesiyle biraz daha hayattan kopan bu gençlik, Nezih’te kendisini bulmuş, onunla temsil edilmiştir.

Hüseyin Cahit; Nezih’e, hayal kırıklığının son noktasında, yıkılmış hayal dünyası ile İstanbul’un Haliç’ten görünen manzarası karşısında bırakır ve hayatta yaşadığı tecrübeden hareketle geliştirdiği düşüncelerin onu hangi neticeye eriştirdiğini şöyle açıklar:

“(…)Öyle boş aşklar arkasından yüksek âlemlere kaçmak isteyip de cerihalar almaktan, gittikçe kökleşecek bir husumet, derunun her an kaçacağı bir zehr-i muhrik ile bu yaraları alevlendirmekten ise büyük bir metanet göstererek bunları unutmak hayatını bir genç adamın memleketine medyûn olduğu mukaddes vazifeye, hizmete hasr etmek ve daha âli daha asil bir gaye olmak üzere bütün insaniyet için çalışmak lazım geldiğine hükm etmiş, bu yolda bir ahd-i kavîde bulunmuştu.”

Nezih, her şeyin bir tesadüften ibaret olabileceği düşüncesiyle tereddüte düşerse de bundan kurtulur:

“Hayat elbette bir mecmua-i tesadüf değildir, olamaz.”(…)“Maziye tahassür istikbâle adem-i itimat”

Böyle bir hayat Nezih’e göre artık yanlıştır.

Romanın bütününde olan sadelik ve fikir bakımından yoksunluk, roman sonunda kaybolur ve Nezih düşüncelere daldıkça romanın anlatımı da yoğunlaşır. Roman, tereddütlerinden sıyrılmak isteyen Nezih’in içinde bulunduğu halin tasviri ile biter.

“Nezih, bütün bütün dalarak hiçbir şey görmüyor gibi kendinden geçerek hayallere, rüyalara gömülüyor, bir taraftan yükselen avâze-i tevhîd ile diğer taraftan geliyor zannettiği feryâd-ı nâkus, dağlarda, tepelerde, semâlarda bir in’ikâs-ı mehîb ile teşeddüd ede ede dimağını sarstıkça pîş-i rü’yetini kesif bir duman kaplıyor, bu duman arasında birbiriyle çarpışmak ister gibi sabırsızlıkla yerlerinden kıpırdadıklarını gördüğü iki kıtanın, hilâl ve salîbin ortasında kendi tereddütleri, kendi düşünceleriyle bîçare ve metrûk eziliyordu ve ayaklarının altında yeşil, karanlık, korkunç damlacıklar halledilemeyen bir muammanın müstehzî timsalleri gibi birer hatt-ı istifhâm teşkil ederek uzaklara taa uzaklara koşuyorlardı…”

Romancı, Nezih için kesin bir çözüm bulmak istemez ve onu sualleriyle baş başa bırakır, zaten roman, kocaman bir soru işareti ile son bulmaktadır.




Tek Yorum

  1. güzel bir site emeğinize sağlık..

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir