23 Ocak Pazartesi 2017
Ana Sayfa / Hikaye / Refik Halit Karay Şiirler ve Şairler Hikayesi
Şiirler ve Şairler Hikayesi

Refik Halit Karay Şiirler ve Şairler Hikayesi

Refik Halit Karay Şiirler ve Şairler Hikayesi

ŞİİRLER VE ŞAİRLER

TANZİMAT EDEBİYATI

Başlarında yumuşacık ensiz fes, sırtlarında bol redingot, yumuşak gömlekler, kaim kravatlar, ye­leklerinde kalın saat köstekleri, hepsi de çember sakallı, bıyıkları bu sakallara kadar uzatılmış, ilk bakışta çehreleri hemen hemen birbirinden kolayca fark edilmeyen üç adam. O zamanki nesil, onlardan ikisinin henüz genç, delikanlılık çağında oldukları­nı kestirebilirse de biz, bugün kendileriyle karşılaş­sak —sakal, bıyık, tavır ve kıyafete aldanarak— yaşlı ve yaşıt olduklarına hükmederiz. Üstüne, yer­lere kadar sarkan, uçları püsküllü kadife örtü se­rilmiş bir masa başında, saçaklı, farbalalı ve yaldız lı koltuklara oturmuşlardır, önlerinde hokka, ka­mış kalem, kâğıt destesi ve aralarında Fransızcası da bulunan bir kaç kitap vardır.

Birincisi — (Sakin bir sesle okur):

İkincisi — (Birdenbire ayağa kalkar, gürleyerek okur):

Üçüncüsü — (Yerinden azıcık kımıldanır ve filozofça bir eda ile şöyle söyler):

(Bir kısa sessizlik, sonra üçüncüsü tecvide uy­gun bir ahenkle devam eder):

Hepsi — (Bir müddet düşünürler, sonra hep birden inlerler).

«Biz ol ulvî nihadanız ki nteydan-ı hamiyyet- te / Bize hâk-i mezar ehven gelir hâk-i mezellet­ten!»

İşte bugün Tanzimat Edebiyatı dediğimiz akımın zihniyet ve irfanından örnekler bunlardır: Me­deniyete, ilerlemeye, adalete ve hakka hasret çekiş, hürriyet ve din aşkı, biraz da masumane felsefe ve hikmet satışı.

Fakat o akımın karşıtları da vardı: Balıkpaza- rı’ndaki koltuk meyhanelerden birinde, tahta masa başına geçmişler, içmektedirler. Bunların kıyafeti dağınık, eski tabirle «harabâtî» dir. Hepsi de gazel ve kaside, yani, daha çok söz ve ahenk ustalarıdır Bunların fikrince şair, vatan ve memleket işlerine karışmaz, İlâhî veya cismanî aşk cazibesiyle yazar ve yaşar. Lâkin başlarına geçmiş olan çember sakallı­sı, karşıt olmakla beraber nesir ve nazmında öteki­lerden fazla sadelik ve yenilik gösterebilmektedir. Kusuru çevresini iyi seçememesindedir.

Çember sakallısı (giydiği setre pantola ve tak­tığı kolalı önlük ile siyah fiyongo kravata hâlâ alı­şamamış bir haldedir) — Size yeni bir «Fahriye» okuyacağım:

Fakat, zannetmesinler ki, yeni tarzda manzu­melerde de «yedi tûlâ» sahibi değilim, işte size Alf- red de Musset’den bir tercüme:

Ayrıca, bilgece bir beyitimi de dinleyiniz:

Diğerleri — (İçkinin tesiriyle hep bir ağızdan söylerler).

«Lâle olursun söylesem bir fıkra tab-ı sineden / Bir sahife açsam ağlarsın kitab-ı sineden!»

Diğer taraftan müstakbel bir dâhî de Çamlıca’daki köşkünde oturmuş, bir trajedi yazmakla meşguldür. Müstakbel dâhî (yazarak):

«İskender : Kimdir bu kadın ki bunda maslub?/ Eşber : işte o kadındı sizce matlub! / Maşuka için selâma durmuş! / İskender : Eşber, bu herif demek kudurmuş!»

SERVET-İ FÜNUN EDEBİYATI

Fesler, içi mukavvalı, gayet sert ve diktir; genç­lerinki bukle bukle saçlarla yarısına kadar, sarma­şıklar kaplamış bir kameriye gibi süslü ve özenti, fırdolayı çevrilmişti. Yine sert ve dik kolalı yaka­lar, bir kısmında ip gibi uzun, diğer kısmında pılastron denilen ehli ve yayvan kravatlar. Ceketler ve pantolonlar dapdaracık, ayakkabılar sipsivri ve yu­murta ökçeli, bıyıklar burma ve kozmetiklidir. Yine gençler kâğıt gibi beyaz, kansız dermansız ve hülya­lıdırlar; arasıra kesik kesik öksürürler bile… O ka­dar ki, bu asırda olsa, sağlık teşkilatı, müracaat edilmeden yolda çevirir ve muayene için bir sanator­yuma sevk eder.

Üstat — (Gayet zarif giyinmiş, sakalı bıyığı itina ile kesilmiş, beyaz pike yelekli, kravatında, gözleri zümrütten, çöreklenmiş bir yılanı gösteren altın iğne; gözleri yarı örtük, okur):

Müstakbel üstat — (Gösterilen şiddetli ısrar üzerine mahcubane okur):

«Acı bir levha şüphe yok ki hayat / Görmemek ne büyük tesellidir!»

Bir başkası — (Ne yapılana, ne yaptığına ina­nır, müstehzi, kayıtsız bir halde okur).

En genç şair — (Saçları uzun, bet beniz kül gi­bi, parmaklar titrek; okur):

«— Saçların… / Saçlarımla eğlenme, / Öyle kalsın ve ihtizaz-ı mesa / işvesin her telinde bir na­me!»

Serveti fünun Edebiyatı Meşrutiyetin ilanından sonra ve şiir faslında bir taraftan sembolikleşir; di­ğer taraftan enderunîleşir. Fakat başka bir yoldan da hece vezniyle tekke, yahut halk nazmına sürüklenmiş, bir yandan da dinileşmiştir. Bu devirde naz­mın kafiyesi, vezni, ahengi, mânası, gayesi, ne müm­künse her şey vardır.

Sembolist şair — (Sinirli sinirli okur):

«Gunıb-u hun ile perverderuh olan kuşlar / Kı­zıl kumaşlara, yakut âba konmuşlar; / Ufukta bir ser-i maktuu andıran güneşi / Sükût-u gamla ye­mişler ve şimdi doymuşlar.»

Enderuni şair — (Kendi şiirine herkesten evvel kendisi hayran, besteler gibi ahenkle okur):

«Gördüm ol meh dûşuna bir şal atıp lâhûrdan/ Gül yanaklar üstüne yaşmak tutunmuş nûrdan.»

Tekke şairi — («Ben şair değilim, filozofum; ara sıra, keyfim isterse şiir de yazarım» dedikten sonra okur):

«Asude canlan hep uyandırdık, / Derya-yı vah­deti dalgalandırdık, / Aşkın çerağını yaktık, yandır­dık / Pervane gönüller nûra meftundu.»

Dinî şair — (Fesini düzelttikten sonra, iyilik ve alçak gönüllülükle):

«Müslümanlıkta anâsır mı olurmuş? ne gezer!/ Fikr-i kavmiyyeti tel’in ediyor Peygamber.»

Hece şairi — (İnsanı büklüm büklüm eden, he­lezona çeviren bir tempo üe okur):

«Ne oluyor, hiç sebepsiz bu gülüş? / Belinizde bu asabî bükülüş? / Başkalaşmış yürümeniz sokak­ta!»

ŞİMDİKİ DURUM

«Küllük» kahvesinde iskemlelere ters oturmuş, traşları uzun, saçları yağlı ve kepekli, ceketleri ga­yet uzun ve bol, pantalonları çekik, çoraplan dü­şük, sırtları kabarmış, omuzları kalkık, kırkma yak­laşmış «gençler»… Bir müddet, aralarında, «Eskile­ri yerlerinden atmalı! Gazetelerin baş köşeleri bi­zim hakkımızdır! Bunak ve cahiller defolsun!» diye haykırıştan sonra birbirlerine şiirler okumaya baş­larlar.

Birincisi — Size, şimdiye kadar yapılanlarla kı­yas kabul etmeyecek derecede nefis, iki mısralı bü­tün yeni edebiyatı, vücuda getirdiğimiz sanat inkı­lâbının tam ruhunu meydana koyacak bir manzume okuyacağım. Bu, bir şahaserdir ve tabiîdir ki benim­dir. (Okur):

«Döner kebap! / Artık dönmiyeceksin.»

Öbürleri — (Bağrışırlar) Harika! Mucize!

İkincisi — Bunu tek başına mı yazdın? Tek im­za ile mi yayımlayacaksın?

Birincisi, Hayır, o şeref bana fazladır zaten, il­ham eden de sensin. Çift imza ile, ikimizin imzala­rıyla basarız.

İkincisi — Ne saadet! Sevincimden çıldıraca­ğım.

Nargilelisi — (Marpucu mânalı mânalı sallaya­rak): Hakkınız var. Siz bu şiirle:

«Ağaca bir taş attım / Taşımı ağaç yedi.» ve «Gözlerim, / Gözlerim nerede? / Şeytan aldı, gö­türdü / Satamadan getirdi.»

Şedövrlerini gölgede bıraktınız.

Öbürleri — Fakat, senin şaheserine varama dik… Ah, o ne dahiyane, mutlak ve ebedî bir eser­dir. Hep birden tekrar edelim!

(Yeni şairler ayağa kalkarlar, birbirlerinin elin­den tutarak goygoycular gibi sıraya dizilirler. Önce deste başı olan nargilelisi, kalın, görkemli bir papaz sesiyle tek başına ağır ağır okur):

«Sidharta buddhâ! Myagrödhâ!»

Hepsi birden — (Kilisedeki ilahici çocuklar gi­bi ince, tiz bir ahenkle ve gittikçe yükselterek üç kere haykırırlar):

«Om mani padme hum! / Om mani padme hum!! / Om mani padme hum!!!»


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir