“11. Sınıf Türk Dili ve Edebiyatı Ders Kitabı Cevapları Sayfa 110 Meb Yayınları” ulaşabilmek ve dersinizi kolayca yapabilmek için aşağıdaki yayınımızı mutlaka inceleyiniz.

11. Sınıf Türk Dili ve Edebiyatı Ders Kitabı Cevapları Meb Yayınları Sayfa 110

Bir de benim tanıdığım İstanbul'da bu şehrin kenar köşe semtlerinin kahvehanelerinde, mahallenin mektep medrese görüp mürekkep yalamış okumuşları etrâfında toplanarak hikâye dinleyen gruplar da vardı.(...)Komşularımız olan İbrahim Paşa'ların, Nâşid Paşa'ların, Sami Paşa'ların, Viyana Sefîri Gâlip Beylerin, Mâliye müsteşarlarının, amcamız İbrâhim Efendilerin hanımları ve kızları ile aynı mahalle ve sokakta bulunarak komşuluk ettiğimiz âilelerin kadınları arasında ne memleket mes'eleleri konuşulur ne de bir mâneviyat alış-verişi olurdu.Dedikodudan hiç hoşlanmayan büyüklerim, bu insanlarla ne konuşurlardı?Terbiyeli, mazbut ve îtidalli bir hayat yaşayan bu genç ve yaşlı hanımların meclisleri, hâfızamda bir tortu bırakmamıştır.Halbuki, her akşam annesini ziyâret ettikten sonra evine giden ortanca dayım Dr. Server Hilmi Bey ile, gene ablasının hatırını sormak üzere uğrayan büyük dayım Cemal Bey'le, büyük annemin de annemin de aralarında birbirlerine geçit veren mânevî bir köprü vardı. Onların ileri adımlarına yetişememekle berâber, bu köprünün başında durup bekler, hatta oraya çekine çekine şöyle bir ayak basıp kaçardım.Harem tarafında esen mânevî hava, dağınık duyguları bir araya toplayarak, içinde bulunanlara sükûnet ve bir başka türlü rahatlık verirdi.Bâzen oda, birden kalabalıklaşır, konuşmalar harâretlenirdi. Anlayabildiğim kadarda, bütün o karşılıklı sohbetlerin altına bir çizgi çekip yekûn alındığında, çıkan netîce, insanın ıslâh-ı hâline âit olurdu.Bu seviye ve bu irtifâda bir konuşmayı, selâmlık odasında da, hanımlar meclisinde de aramak abesti.Çocuk yaşıma rağmen, ihtiyarsız, hatta farkında dahi olmadan, iki tarafı birbiri ile karşılaştırıp, aklımca mukâye- se etmekten kurtulamamakta idim.Dokuz yaşıma geldiğimde, hemen ilk defa, hanımlar arasında kopan bir fırtınaya şâhit oldum. İstanbul sosyetesinin hem alış-veriş hem de mülâkat yeri olan Hacopulu isminde bir Rum'un Sultanhamam'ında bir kumaş mağazası vardı. Bu dükkândan herhangi bir şey satın almak, âdeta hanımlara gurur verirdi. Gerçi malları çok pahalı idi ama, üstünlük ve zevkte de benzeri pek yoktu.Fakat günün birinde, Hacopulu'nun, Yunanistan'a bir harp gemisi satın alarak hediye ettiği haberi, İstanbul'u sarsarken, hanımların da ağızlarının tadını kaçırdı ve hem de gerçekten sinirlendirdi.Fakat bu öfke, daha çok kendilerine idi. Ne diye bir vatan hâinine yıllar yılıdır etek dolusu para vermişler, kıra- athâne gibi eş-dost hep orada bir araya gelip kahvesini içmiş, âile sırlarına varıncaya kadar, dillerinin ucuna ne gelmişse burada konuşmuşlardı.(...)Günün birinde tasını tarağını toplayıp Yunanistan'a giden Hacopulu unutulur gibi oldu.Fakat, bir müddet sonra, "vatanım" diye koştuğu Yunanistan'dan yüz bulamayarak sefâlete düştüğü rivâyeti, gene şehirde bomba gibi patlayıverdi.Yunanistan, muhâcir gibi topraklarına sığınan bu adama, sanki milyonlarını fedâ eden o değilmiş gibi, sırt çevirerek yüzüstü bırakmaktan sıkılmamış. Elinde avucunda sermâyesi kalmamış olduğundan da, yeni bir iş de kuramamış.Böylece de yok yoksul kalakalan bu eski zengin tâcir, nihâyet ekmek parasını, bir çiftlikte bulduğu kâhyalıktan temin eder olmuş.Yunanistan'dan İstanbul'a uçan haber, hanımlar için bir nevi teselli yollu ibret olmuş ve:"Küfrân-ı nîmetin sonu budur!"dedirterek, günlerce konuşmalarına zemin teşkil etmişti.

  • CevapBu sayfada soru bulunmamaktadır.

11. Sınıf Meb Yayınları Türk Dili ve Edebiyatı Ders Kitabı Sayfa 110 ile ilgili aşağıda bulunan emojileri kullanarak duygularınızı belirtebilir aynı zamanda sosyal medyada paylaşarak bizlere katkıda bulunabilirsiniz.