11. Sınıf Türk Dili ve Edebiyatı Ders Kitabı Cevapları Meb Yayınları Sayfa 91
“11. Sınıf Türk Dili ve Edebiyatı Ders Kitabı Cevapları Sayfa 91 Meb Yayınları” ulaşabilmek ve dersinizi kolayca yapabilmek için aşağıdaki yayınımızı mutlaka inceleyiniz.
11. Sınıf Türk Dili ve Edebiyatı Ders Kitabı Cevapları Meb Yayınları Sayfa 91
Bütün gece kalktı oturdu, gitti geldi ve yatıp uyuyamadı. Karısı da uyumuyordu ama uyur gibi yapıyor, kocası odadan her çıkışında derin bir iç çekiyordu. Onu kararından caydırmaya çalışmanın yararı yoktu. Ona "İyi düşün? Nereye gideceksin? Neyapacaksın? Çocuklaştın mı yoksa! İnsanlar yüzüne bakıp bakıp gülecekler!"demek istiyordu ama söyleyemiyor, susuyordu. Çünkü o zaman ihtiyar kocası ona "Öz anası olsaydın beni caydırmaya çalışmazdın!"diyebilirdi. O da böyle bir söz duymak istemiyordu. Kadın Çordon'un oğlunu tanımıyordu, onu hiç görmemişti. Birinci karısı on yıl önce ölmüştü ve onun ikinci karısıydı. Aslında kadının da hiç huzuru yoktu ve bundan sürekli olarak ama haksız yere kocasını sorumlu tutuyordu. Kocasının evli iki kızı vardı, şehire yerleşmişlerdi ve her nedense, hiç gelip görmezlerdi onları. (...)Çordon şafak vakti kalktı. Çıkıp atını eyerledikten sonra tekrar odaya döndü. Paltosunu giydi, duvarda asılı duran kamçısını aldı. Sonra karanlıkta karısının yatağına eğilerek kulağına fısıldadı:— Ben gidiyorum Nazifkan. Merak etme, yarın akşam dönerim. Duyuyor musun? Niye bir şey söylemiyorsun bana? Anlamaya çalış. O benim oğlum. Elbette her şeyi biliyorum ben, ama yine de gitmem gerekiyor oraya. Kalbim sıkışıyor, anlıyor musun beni...
(...)Çordon kısrağına bindi ve köpekleri uyandırmamak için evlerin arkasından dolanarak geçti. Köy uykudaydı. Çitleri de geçtikten sonra dağ yolunu tuttu. (...)Çordon, köye varıncaya kadar yolda, bu durumlara düşmemek gerektiğine, geçmişin geri gelmeyeceğine inandırmak istedi kendini. Buna rağmen oğlunu görmek için o köye gitmek arzusu önüne geçilmez bir yangın gibi büyüdü içinde. O böyleydi işte. Aslında bu yangın yıllardan beri, çok uzun zamandan beri yakıyordu içini. Oğlunu, onun çalıştığı köye gitmeyi, askere gitmeden önce son günlerini geçirdiği yerleri tavaf etmeyi, gezmeyi, ayağını bastığı yerlere eğilip bakmayı hayal ediyordu. Sefer Ali ile karşılaşması, o yangından küçük bir kıvılcımın sıçramasından başka bir şey değildi. Şimdi oğlu hayalinde yeniden canlanmış, yaşıyordu. Asla denetim altına alamadığı bu hayaller ve arzular yılların birbirine eklenmesi ve karışmasıyla gerçeğe dönüşüyordu sanki. Köye varışını canlandırıyordu gözünde, oğluyla buluşmasını ve konuşmasını hayal ediyordu. Kuşkusuz oğlu çok sevi- necekti:"Ah, sonunda gelebildin babacığım!"diyecekti. O da ona sokulacak,"İşte geldim oğlum, merhaba!"di- yecekti,"Hiç değişmemişsin, ben ise gördüğün gibi ihtiyarladım işte.""Hayır baba, hayır, o kadar ihtiyar değilsin, sadece aradan çok zaman geçti. Gelmekte niçin bu kadar geciktin? Kaç yıl geçti? Yirmi yıl mı? Belki daha fazla... Belki beni özlemedin?""Ne demek özlemedin! Hayatım boyunca hep seni özledim, seni düşündüm ben. Bu kadar çok beklettiğim için özür dilerim. Bir türlü karar veremiyordum. Biliyorsun annen de öldü. Onu gömdük. Senin ölümünden sonra o da yatağa düştü ve bir daha kalkmadı. Ve işte şimdi ben seninle, hatıranla övünmek, aralarında yaşadığın insanlara saygılar sunmak için geldim. Bu toprakları, bu dağları, senin teneffüs ettiğin bu havayı, senin içtiğin suları selâmlamak istiyorum. İşte yine buluştuk, görüştük oğlum! Niçin öyle durup bakıyorsun bana? Hadi beni okuluna götür, okulunu göster, çok çok sözünü ettiğin köyü göster..."
(...)Çordon'un hiç aklına getirmek istemediği tek bir olay vardı. (...) O olaydan sonra, şehirde oturan kızları yüzüne karşı onu suçladıkları zaman, Çordon yine bir pişmanlık duymamış, bir şey de söylememişti...O acıklı olaydan bugüne kadar kızları onu hâlâ affetmiş değillerdi. Bu, Sultan'ın cepheye gönderilmek üzere şehir istasyonuna gittiği zaman olmuştu.Ekim 1941 'de, iş yerinde demir döverken, biri koşarak gelmiş ve ona hemen eve gitmesini, oğlunun veda etmek üzere geldiğini söylemişti. Çordon, kirli ve yanık demirci önlüğüyle hemen koşmuştu. Örs ve çekiç sesi hâlâ kulağındaydı. Hızlı gidiyordu. Önce kulaklarına inanmamıştı. Oğlu çok gençti çünkü, askere gidecek yaşa gelmemişti daha. Ama doğruydu, çağırmışlardı onu cepheye: Sultan, bölge şefliğinden temin ettiği bir atı dörtnala sürerek hasta annesini görmeye gelmişti. Annesi altı aydan beri hastaydı ve iyileşemiyordu. Babasının da şehre gelmesini ve istasyona beraber gitmesini istemişti Sultan. Birbirleriyle uzun uzun konuşacak ve gereği gibi vedalaşacak vakitleri olmamıştı. O zamanlar şartlar böyleydi. Her birinin içinde söylenmemiş o kadar çok söz, o kadar çok düşünce kalmıştı ki! O günlerde halkın kalbinden geçenleri derleyip toparlayacak ve açıklayacak birinin çıkması ihtimali de pek azdı...
- Cevap: Bu sayfada soru bulunmamaktadır.
11. Sınıf Meb Yayınları Türk Dili ve Edebiyatı Ders Kitabı Sayfa 91 ile ilgili aşağıda bulunan emojileri kullanarak duygularınızı belirtebilir aynı zamanda sosyal medyada paylaşarak bizlere katkıda bulunabilirsiniz.