9. Sınıf Türk Dili ve Edebiyatı Ders Kitabı Sayfa 38 Cevapları Öğün Yayınları
9. Sınıf Türk Dili ve Edebiyatı Ders Kitabı Cevapları Öğün Yayınları Sayfa 38 ulaşabilmek ve dersinizi kolayca yapabilmek için aşağıdaki yayınımızı mutlaka inceleyiniz.
9. Sınıf Türk Dili ve Edebiyatı Ders Kitabı Sayfa 38 Cevapları Öğün Yayınları
Nebile savaş başlangıcında babasının hem yolda katık, hem şehirde azık olur, masrafı azaltır diye heybelerine kuru dut, cevizli sucuk, bastık, erik pestili doldurarak İstanbul’a gidişini çok iyi hatırlıyordu. Kasabadaki küçücük dükkânı için mal satın alacak, üç hafta sonra dönecekti.
On altısına basmış, boy atmış, (…) esmer kızına, fırçalanmamaktan paslı bakır rengine çalan koca, koca, yüksük kalınlığında bir sıra dişlerini gösterip sırıtarak:
“Sana da fistanluk getiririm!” demişti.
Fakat aylar geçmişti, geri dönmemişti. Gönderdiği mektuplarda-eski harflerle yazdığı için Nebile ortaokulun son sınıfında olduğu halde bunları mahkeme kâtibine okuturdu-işlerinin bitmediğini, yeni işlere girdiğini bildiriyor, sonuncularda da artık oraya yerleşmek, yakında kendilerini aldırmak niyetinde olduğunu söylüyordu. Kasabaya yayılmıştı:
“Çerçi Halil işini düzmüş… Haydi, o da çıksın bir tahta, salınsın birkaç hafta!” Nihayet bir gün yolcu oldular. Haydarpaşa Garı’na indiler. Anası da, kendisi de yeldirme biçimi uzun mantolu, siyah başörtülü idiler; birbirlerine sokularak ve Kavaf Ahmet ustanın nalın sesi çıkaran kaba kunduralarını parkeler üzerinde bir garip takırdatarak köstekli adımlarla yürürlerken Nebile babasındaki değişikliğin farkına vardı: Kasketi atmış, başına siyaha yakın, kadifemsi bir şapka geçirmişti; pantalonu, baldırlarından kopçalı ve büzmeli değildi artık… Mintanı da bırakmış kravatlı gömlek giyiyordu. Ayakkabıları iki renkli, pırıl pırıldı.
Fakat asıl değişme tavırlarında: Kaymakam beyin kasabada gezisini hatırlatıyor; eşraftan Kollukçu’nun oğlu gibi göğsünü çıkarıp ensesini şişirerek azametle bir gidiyor ki…
Daha o gün denizden, vapurdan, otomobilden başlayarak Nebile sonu gelmeyen bir heyecan âlemine girivermişti. Hele babasının Taksim Meydanı karşısında tuttuğu apartmanın asansörüne binip de yükseliverdikleri zaman salavat getiren anasına sarıldığını hiç unutmamıştır. Ama sonraları bu acemiliğin yüzüne vurulmasından kızarıyordu; babası eve beş yüzlük banknot desteleriyle döndüğü akşamlar, yarenlik olsun diye o vakayı hatırlatınca; çıkışıyor, aksilik ediyordu.
Şehirli görünmek tutkusu, kendini beğenmesi, kasaba kızının İstanbul’dan aldığı ilk kötü huy oldu ve birkaç hafta geçince babasıyla anasının yeni hayata kendisi gibi uyamayacaklarını, hep kaba, geri, taşralı kalacaklarını anlayınca hırçınlaştı.
Onlarla beraber bulunmaktan, insan içine çıkmaktan utanmaya başladı.
***
Oluk gibi akan parayı nasıl sarf edeceklerini bilemiyorlardı.
Zaten bir müddet ana kız büyük mağazaların sadece vitrinleri önünde durup bakmışlar, içeriye girmek cesaretini bulamamışlardı. Fakat apartmanın bodrum katındaki kiracı Fitnat Hanım’la ahbap olunca iş değişmişti, kadın, taşralıları peşine takmış, bu mağaza senin, o dükkân benim, ikisini de alışverişe, gezip tozmaya, terziler bularak, işçi kızlar tutarak giyim kuşama alıştırmıştı; kâhyalıklarını ediyordu.
Derken yeni dostlar peyda olmuştu. Altı ay geçmemişti ki ayaklarında mantar ökçeli iskarpinler, başlarında tüllü şapkalar, Beyoğlu kalabalığına gülünç bir ana-kız daha katılmıştı. Nebile tek başına mağaza mağaza dolaşıyor, en pahalısından el çantaları, eşarplar, eldivenler ne bulursa alıyordu. Birçok şoför, tezgâhtar, dükkâncı kız veya pastacı tarafından tanınan, “küçük hanımefendi” diye çağırılan sayılı tiplerdendi artık…
Hacıağanın kızı muhitinde nam salmıştı. Komşular “Kabak çiçeği gibi açıldı (…)” diyorlardı.
İkinci yıl plajlara da dadandı; yüzüyor, kumda yatıp güneşleniyor, dans ediyor, kürek çekiyordu. İşsiz güçsüz delikanlıların etrafında dönüp dolaştıkları Nebile bir şımarmış, bir arsızlaşmıştı ki… Anasını durmadan, nefes aldırmadan azarlıyor, babasını adam yerine koymuyor, ağzını açarken susturuyordu. Hele birlikte sokağa çıktılar mı etrafındakileri onlardan olmadığına inandırmak için muhakkak ya ileride, ya geride yürüyor, eve dönünce de “Beni yerin dibine geçirdiniz! Rezil ettiniz!” diye kıyametler koparıyordu. Saçlarını sarıya boyatmış, perçemlerini bir gözünün üstüne indirerek Veronica Lake’e (Veronika Leyk) benzediğine inanmıştı. Ayak tırnaklarına kadar boyanıyor, bütün tuvalet eşyasını markalarından tanıyordu. İki kere nişanlandı; ikisinde de yüzükleri geri verdi; nişan bozmak modasından bile geri kalmamıştı. Her seferinde çeyiz düzülüyor, piyasaya yeni kumaşlar, modeller çıktığı için onlar bir yana atılıp tekrar yenileri…
- Cevap: Bu sayfada soru bulunmamaktadır.
9. Sınıf Öğün Yayınları Türk Dili ve Edebiyatı Ders Kitabı Sayfa 38 Cevabı ile ilgili aşağıda bulunan emojileri kullanarak duygularınızı belirtebilir aynı zamanda sosyal medyada paylaşarak bizlere katkıda bulunabilirsiniz.























