Ana Sayfa / Masal / Yaşlı Adam ve Üç Kızı Masalı
masal

Yaşlı Adam ve Üç Kızı Masalı


Yaşlı Adam ve Üç Kızı Masalı

Biri vardı, biri yoktu, Hüdâdan başka kimse yoktu. Bir yaşlı adam var­dı, bunun işi çalı çırpı toplamaktı. Bu adam, her gün gelir, dikenli çalıları kopartır, sonra pazara götürür satardı. Bu adamın huriler periler gibi üç kı­zı vardı.

Yaşlı adam nice gün sonra, birçok dikenli çalı topladı ve onları birbi­rine bağladı, fakat ne yaptıysa da, onları sırtına alamadı; çünki, dikenli ça­lılar çok ağırdı. Bunların bir destesini alıp götürmek isteyince, baktı; yine ağır, götüremiyor. Bunun üzerine, başka bir deste aldı, baktı ki; bu da ağır, götüremiyor. Sonra, bir de baktı ki, bu dikenli çalıların içinde bir yılan yatmaktadır. Yılana der ki:

“Ey yılan! Burdan kalk git ki, çalıları götürüp satayım, ekmek alıp eve götüreyim.” Yılan dile gelip konuşur:

“Eğer büyük kızını benimle evlendirirsen, yerimden kalkarım; yok, ver­mezsen, kalkmam, seni sokar, öldürürüm.” Yaşlı adam ağlar ağlar, der ki: “Pekiyi, gideceğim, kızıma diyeceğim. Eğer seni isterse, mesele yok, benim diyecek sözüm olmaz.” Yılan yerinden kalktı; adam çalıları alıp bağladı, sırtlayıp eve -şehre gitti, dikenleri sattı, birşeyler alıp eve gitti. Eve gelince, üzüntülü şekilde toprağa oturdu, ‘şimdi ağlamasın da, ne za­man ağlasmdı?’ Yoldan gelip su getiren büyük kızı, onu görünce, dedi: “Baba, sana ne oldu? Niye ağlıyorsun?” Babası der ki:

“Ey kızım, bir yılan seni istiyor. Onunla evlenir misin?” Kız der: “Dünyada insan mı kalmadı, gidip bir yılanla evleneyim? Kesinlikle evlenmem.” Yaşlı adam, içi yine huzursuz, kalktı, evine gelip yattı. Sabah kalkınca, çöle gitti, çalı topladı; yine yılan geldi. Yılan dedi ki:

“Ey ihtiyar, bana ne haber getirdin?” Yaşlı adam dedi ki:

“Ey yılan! Kızım teklifini kabul etmedi, dedi, ‘dünyada insan mı kal­madı, onunla evleneyim?’ ” Yılan dedi:

“Pekâla, zararı yok, yarın ortanca kızma söyle.” Yaşlı adam, yine çalı­ları pazara götürüp sattı, ekmek falan aldı, eve getirdi; yine o toprağın üs­tüne üzgün bir şekilde oturdu, ‘şimdi ağlamayacaksın da, ne zaman ağla­yacaksın’ diye, başladı ağlamağa. Ortanca kızı sudan gelince, babasının ağladığım gördü, dedi:

“Baba, sana ne oldu da, ağlıyorsun?” Adam dedi:

“Ey kızım, seni bir yılan istiyor, onunla evlenir misin? İki gündür be­ni çalışmaya bırakmıyor.” Ortanca kız:

“Dünyada adam mı kalmadı, ki bir yılanla evleneyim”, dedi, “hiç de evlenmem.” Yaşlı adam, yine kalktı, evine gitti, ağlaya ağlaya sabah oldu. Çöle yine geldi ve yine yılan göründü. Yılan:

“İhtiyar, bana ne haber getirdin?”, dedi. Yaşlı adam dedi:

“Ey yılan! Kızım kabul etmedi”, dedi, “dünyada adam mı kıt, ki gide­yim bir yılanla evleneyim?” Yılan dedi ki:

“Pekâla, bu defa küçük kızma diyeceksin. Olduysa, oldu. Olmadıysa, sabah buraya geldiğinde, seni sokar, öldürürüm.” Yaşlı adam dedi, “peki­yi”, daha sonra çalıları aldı, şehre götürüp sattı; çay, ekmek satın aldı ve eve gitti; yine oturdu ağladı. Küçük kızı sudan gelince, baktı ki; babası oturmuş, ağlıyor, dedi:

”Ey baba, ne oldu da, oturmuş ağlıyorsun?” Babası dedi:

“Ey kızım, o iki kızkardeşine dedim; onlar yılanla evlenmeyi kabul et­mediler. Şimdi senin akim yetecek mi bana cevap vermeye?” Kız dedi: “Haydi, söylesene, belki de onların aklı yetmedi.” Babası dedi:

“Sen yılanla evlenmek istiyor musun?” Kız dedi:

“Elbette, ediyorum, niye etmeyeyim? Allahtan yılarım karısı olmak isti­yorum. Git, yılana kabul ettiğimi söyle ve sakın ağlama!” Yaşlı adam yerin­den kalktı ve neşeyle çöle çıktı, çalı topladı; birden yılan ortaya çıktı, dedi:

“İhtiyar, ne haber?” Yaşlı adam dedi:

“Hiç, küçük kızım kabul etti.” Yılan dedi:

“Pekiyi, artık çalı çırpı toplaman gerekmeyecek. Git evine, orada üç çeşit yelin geldiğini göreceksin; onların biri kırmızı, biri ak, biri de kara­dır. Kırmızı yel gelince, anla ki, kızını götürmeğe geliyorlar”, dedi. Yaşlı adam:

“Pekiyi”, dedi, geldi evde oturdu, baktı ki; gerçekten de önce kara yel geldi, evi tamamen sildi süpürdü ve heryere çiçek serpti. Ak yel gelince, baktı ki; gerçekten de her yerde, her çeşit tatlı hazır oldu. Kırmızı yel ge­lince, baktı ki; gerçekten de develerin çıngırak sesleri kulağına geliyor. Yerinden kalkınca, baktı ki; her yer at dolu. Atların üstünde de yılanlar var. Yalnız kıza ait olan atın üstü boştur. Yaşlı adam geldi, kızının yüzün­den öptü ve onu o boş atın üstüne bindirdi. Atlar, dolandılar gittiler.

Bir kaç gün sonra, yaşlı adam dedi ki, kalkıp gideyim, bir kızımı yok­layayım, bakalım ne yapıyor? Yılan kızıma ne yaptı? Gitti, evin içine bak­tı ki, nasıl bir ev, her yer tamamen mücevherle dolu! Yılan geldi, derisin­den sıyrıldı, havuzun başına gitti, abdest aldı ve namaz kıldı. Sonra geldi, kensıyla yemek yedi. Yaşlı adam, adam derisinde, fakat ademoğlu pek de güzel bir damadı olduğunu gördü. Evine dönünce, iki kızkardeş babalarına:

“Kardeşimizi gördün mü? Adres ver, biz de gidelim”, dediler. Babala­rı der:

“Hayır, sevgili kızlarım, siz oraya gitmemelisiniz. Orada bir yılan var. Siz oraya nasıl gidersiniz? Eğer hiddetlenirse, sizi sokar.” Kızlar, babala­rının sözüne kulak asmadılar; kalkıp gittiler, kardeşlerinin evine vardılar. Yılanın geldiğini görünce, gizlendiler. Yılanın derisinden sıyrılıp havuzun başmda abdest alıp namaz kıldığını gördüler; nasıl da güzel bir delikanlı imiş! Yılan, yine karısıyla yemek yedi vesonra derisine girip çöle çıktı. İki kızkardeş geldiler, küçük kardeşlerine:

“Kocan gelince, ona ‘derin nasıl yanar?’, diye sor”, dediler. Küçük kardeşleri dedi:

“Olur.” İki kızkardeş, yılanın geldiğini görünce, yine gizlendiler. Yı­lan gelince karısı ona:

“Senin derin ne ile alev alıp tutuşur?”, diye sordu. Oğlan tuttu onu

dövdü, dedi:

“Eğer benim derimi ateşe verirsen, beni bulamazsın! Demirden bir asa ve bir çift ayakkabı alacaksın, yoksa beni bulamayacaksın.” Kız dedi: “Hayır, derini kesinlikle ateşe vermeyeceğim.” Oğlan dedi:

“Benim derim, yalnız sarımsak ve soğan kabuğuyla ateş alır”, dedi. Orada gizlenen iki kızkardeş, bu sözleri duydular. Pazara gittiler, sarımsak ve soğan kabuğu alıp geri geldiler.

Yılan gelince, derisinden sıyrıldı. İki bacı gittiler, yılanın derisini alıp ateşe verdiler. Deriyi ateşe verince, oğlan bir güvercin oldu, uçtu bir du­varın üstüne oturdu, dedi:

“Allaha ısmarladık! Ben gidiyorum.” İki kızkardeş de gittiler.

Küçük kardeş, bir kaç gün bekledikten sonra, bir demirci dükkanı bul­du. Demirciye dedi ki:

“Bana demirden bir asa ve bir çift ayakkabı hazırla!” Kızın adı Mehri- nigar, kocasmmki ise Salman idi. Kız gitti, ayakkabıları giydi, asasını da eline aldı, çöle çıktı. Gitti gitti, sonunda bir suya ulaştı. Bu sudan içtikten sonra, bir küme tavuğa ulaştı, orada bir adama sordu:

“Ey baba, bunlar kimindir, düzlüğe bırakmışlar?” Adam cevap verdi:

“Bunlar, Salmana aittir. Mehrinigann kabalasıdır.24 Kız dedi:

“Pekiyi, onları tut da, şuradan geçeyim.” Gitti gitti, ilerde birkaç davar gördü, bir adama sordu:

“Ey baba, bunlar kimindir? Topla da geçeyim.” Adam dedi:

“Bunlar Salman’a aittir, Mehrinigann kabalasıdır.” Oradan geçip git­tikten sonra, bir çeşmeye ulaştı. Çeşmenin başında su içmeye oturdu. Bu­rada bir kızm su almaya geldiğini gördü, kıza dedi:

“Ey kız, o tası ver, biraz da ben su içeyim.” Kız dedi:

“Hayır, veremem. Onunla ben ağabeyimin eline su dökeceğim.” Kü­çük kız, kargış etti, dedi:

“Götürdüğün su, ağabeyinin eline döküldüğü gibi, kan olsun!” Kız, su­yu götürüp kardeşinin eline dökmesiyle, su kan oldu. Ağabeyi ise, meğer Salman imiş, dedi:

“Ey bacım, suyun başında kim vardı?” Kızkardeşi dedi:

“Orada bir kadın oturuyordu. Benden su istedi, ben de vermedim. O da kargış etti.” Ağabeyi dedi:

“Pekâla, şimdi gideceksin, tası sudan çekip ona vereceksin, yarısını da bana getireceksin.” Kızkardeşi der:

“Olur.” Gelir, su kabını sudan çeker, Mehrinigara verir. Mehrinigar su­yu içer, içtikten sonra, elindeki yüzüğü çıkarıp suyun içine atar. Kıza da der:

“Suyu ağabeyinin eline dökerken, birden dök!” Kız suyu ağabeyinin yanına götürür. Ağabeyi der:

“Ver, elime dökeyim.” Kızkardeşi der:

“Hayır, eline ben kendim dökeceğim.” Kızkardeşi suyu ağabeyinin eli­ne birden döker. Ağabeyi, birden eline bir yüzük düştüğünü görür, kızkar- deşine der ki:

“Ey kardeşim, gideceksin, o kızı alıp buraya getireceksin, sakın ola, ona eziyet vermeyesin!” Kızkardeşi der:

“Pekiyi.” Çeşmenin başına geldiğinde, kızın hala orada oturduğunu görür, elinden tutup der:

“Kalk, gidelim!” Mehrinigar der:

“Nereye gidelim?” Salmanın kızkardeşi der:

“Ağabeyim seninle görüşmek istiyor.” Onu alıp Salmanın yanına geti­riyor. Salman bakar ki; o gerçekten de kendi karısıdır! Karışım görünce, elinden tutar. Giderler, evde otururlar. Yemeklerini yedikten sonra, karısı der ki:

“Ben seni bulmak için epeyi yol katettim. Aman, ne güzel bir bağ böy­le! Gel, gidelim, beni burada gezdir!” Elele tutuşup bağm içinde gezerken, sonunda bir eve rastlarlar. Karısı der ki:

“Bu evin kapısını aç, bir göreyim.” Salman der:

“Pekâla.” Evin kapısını açar. Açtıktan sonra, Mehrinigann gözü bir şi­şeye ilişir, sorar:

“O şişe nedir?” Salman der:

“O şişe anamın ömrüdür.” Mehrinigar gider, şişeyi alıp yere atar ve kı­rar. O an, havada bir fırtına kopar ve her ikisi uykuya dalar. Bir süre son­ra, uykudan kalkarlar. Ondan sonra birbirleriyle güzel bir yaşam sürerler.




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir