21 Ocak Cumartesi 2017
Ana Sayfa / Kitap Özetleri / Dilara Romanının İncelemesi Ana Fikri Konusu Özeti

Dilara Romanının İncelemesi Ana Fikri Konusu Özeti

Dilara Romanının İncelemesi

Dilara Romanının Ana Fikri

Dilara Romanının Konusu

Dilara Romanının Özeti

Yazar 1901-1908 yılları arasında 1904’te Dilara adlı romanı yayımlamıştır.

Roman, üçüncü şahıs ağzından anlatılmış ve altı bölüme ayrılmıştır. Eserin başında anlatıcı yazar tarafından kahramanlar hakkında bilgi verilir.

Konu, Dilâra adlı bir kızın yaşam öyküsüdür. Dilâra dokuz on aylıkken babasız kalır, annesi Güzide Hanım, kızıyla beraber kızkardeşi Müşfika Hanım’ın evine yerleşir. Müşfika Hanım ve Pertev Bey’in Cemal isminde çok güzel bir oğulları vardır. İki aile birlikte mutlu bir şekilde yazları Büyükdere sahilinde; kışları, İstanbul’daki bir konakta hayatlarını sürdürürler. Cemal ile Dilara, dört beş yaşlarından itibaren çok iyi anlaşan birbirlerini çok seven iki arkadaş olmuşlardır. Günler geçer ve Güzide Hanım ağır bir hastalığa yakalanır. Öksürük krizleri ve bir süre sonra da ağzından kan gelmesi, onun ölümünün yakın olduğunu haber verir. Güzide Hanım, kızının kendisini bu halde görmesini istemez ve kardeşinden, onu başka bir yere götürmesini ister ve kızına çok iyi bakmalarını vasiyet eder. Dilâra Cemal’le birlikte bir akrabalarına gönderilir. Kızını kardeşine emanet eden anne bir süre sonra vefat eder. Yetim olan Dilâra artık annesini de kaybetmiştir.

Birinci bölüm, Dilâra ve Cemal’in Müşfika Hanım ile beraber eve geri geldikleri akşamın anlatılması ile devam eder. O gece hiç kimse uyuyamaz, Dilâra sürekli annesinin nerede olduğunu sorar, ona cevap olarak hava değişikliği için Çamlıca’ya gittiği söylenir. Romancı, Dilâra’nın eve geldiği geceyi ve duygularını ayrıntılı bir şekilde anlattıktan sonra bir gece biter ve o gecenin sabahında romanın ilk bölümü son bulur.

İkinci bölümde yazar, okuyucuya bütün kahramanlarını tek tek tanıtır. Üçüncü bölümde iki sene sonrası anlatılır. Sıcak bir temmuz sabahı Cemal ve Dilâra bir Fransız öğretmenden Fransızca öğrenmektedir. Fransız öğrtemenin kızı ile birlikte Cemal ve Dilâra’nın evinde bulundukları gün piyano dersi üzerine konuşmalar yapılır. Hem Cemal hem de Dilara çok akıllı ve çalışkan iki çocuktur. Fransızca ve piyanoda Dilara ileride daha başarılı olacaktır.

Dördüncü Bölümde romana farklı bir aile daha dâhil olur: Münir Efendi onun oğlu Nâşid Bey eşi Müzeyyen Hanım çocukları Dürefşan ve Ahmed Süreyyâ. Bu iki aile sıkı dost olur birbirlerine gidip gelirler.

Beşinci Bölümde; sekiz sene sonrası anlatılır. Bir bahar gecesinin tasviri içinde Cemal ile Dilara’nın gençliklerinin en güzel demlerinde olduğunu, iki âşık gibi birbirlerini sevdiklerini görürüz. Cemal’in annesi Müşfika Hanım bu durumu fark etmektedir. O gece romanda şöyle anlatılır:

“Latif ve münevver bir bahar gecesi. Kamer Anadolu dağlarının arkasından yavaş yavaş tulû’ ediyor. Deniz bî-mecâl, sessiz. Hafif bir rüzgar uzaklardan bir bûy-ı ruh- fezâ getiriyor.”

Cemal ve Dilâranın birbirlerini çok kuvvetli sevdiğini o gece daha iyi anlarız . Cemâl’in hayattaki en büyük zevki sandalla denize açılmak Dilâra’nın ise piyano çalmak şarkı söylemektir. O gece, Dilâra Cemal’in en sevdiği şarkıları çalar, söyler sanki piyanoda ağlar. Halbuki Dilara Süreyya ile nişanlanmış hatta evlilik hazırlıkları başlamıştır. O gece Müşfika Hanım hissettiklerni eşi ile paylaşır. Onların nişanlarının evlilik ile sonuçlanmasının Cemal ve Dilâra için nasıl bir sonuç doğuracağı anlatmaya çalışır.

Altıncı bölüm hâtime adıyla verilmiştir. Babasının Cemal’le konuşma sahnesinin anlatıldığı bölümde babası, oğlunun Dilâra’yı nasıl sevdiğini anlayamaz. Bir süre sonra Dilâra annesinin kaderine benzeyen bir kaderle ölümcül bir hastalığa yakalanır. Çok geçmez, iki ay sonra Dilâra Cemal’e kavuşamadan ölür. Evden kısa bir süre sonra onun arkasından ayrılığına dayanamayan Cemal ‘in cenazesi de çıkar ve roman bu şekilde acıklı bir sonla biter.

Roman başından Dilâra’nın babasının ve annesinin ölmesi ile sıkıntılı bir havaya girmiş daha sonrasında da Dilâra’nın ve Cemal’in arka arkaya ölmesi marâzî bir hava doğurmuştur. Romancı, nisan sonunda başlattığı romanı eylül ayında bitirerek vak’a ile mevsim arasında Mehmet Rauf’un Eylül’ündekine benzeyen bir münasebet kurmuştur. Roman, bahar ayında tabiatı tasvir ile başlar daha sonra Cemal ve Dilâra’dan bahsedilir. İki kahraman arasındaki aşk ile bahar birleşir. Dilara’nın ardından eylül ayında da onların aşklarının güzelliğini temsilen verilirken, romanın sonbahar başlangıcı eylül ayında Cemal’in ölümüyle son bulması da romanda; ölümün, ayrılığın acının sonbaharla birleştirildiğini göstermektedir.

Roman, konusu ve konunun işlenişi itibariyle Servet-i Fünûn romanıyla bağlantılı ferdî unsurlarla çerçevelenen bir yapıyı içerir: Vak’a İstanbul’un en güzel semtlerinde geçer. Bu semtlerde para sıkıntısı olmayan sosyal bir refah içerisinde bulunan kişiler vardır. Dilara romanı, yalı ve köşk hayatının özelliklerini içinde barındıran- özel hocalar, hizmetçiler, dadılar- şahıs kadrosu ile Batılı bir karakter çizen- Fransızcaya hâkim, güzel piyano çalan- hüzünlü ve karamsar bir şekilde son bulan bir eserdir.


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir