Fırat Kenarında Yüzen Kayıklar (I. VARYANT) Türküsünün Hikayesi Sözleri Notaları

Fırat Kenarında Yüzen Kayıklar (I. VARYANT) Türküsünün Hikayesi Sözleri Notaları

Fırat Kenarında Yüzen Kayıklar (I. VARYANT) Türküsünün Hikayesi

Fırat Kenarında Yüzen Kayıklar (I. VARYANT) Türküsünün Sözleri

Fırat Kenarında Yüzen Kayıklar (I. VARYANT) Türküsünün Notaları

Malatya ile Elazığ arasından geçen Fırat nehrinin üstünde bir asma köprü vardır. Köprünün yirmi beş, otuz metre ilerisindeki jandarma karakolunun bulunduğu kıyılarda bilhassa yaz günleri halkın son derece rağbet ettiği, dut ağaçlarının gölgelerine sığınmış yüzme yerleri pek hoş olur. Halk buralara yiyecekleri, çoluk çocuklarıyla gelir, büyük şehirlerin (Piknik) lerine karşılık, seyran ederler. Halkın bu masum seyrangâhı, yıllar yılı süre gelmiş. Anadolu’muzun kendine has örf ve adetleriyle süslü hayatı hiçbir aykırı olayla gölgelenmemişti. Yıl 1957 idi. Aylardan Haziran. Sıcak bir gündü. On, onbeş gündür İstanbul’daki Teknik Üniversite’ öğrenimini tatil dolayısıyla bırakıp anacığının yanına gelen Hüseyin Dağlar’da, gözlerini açtığı memleketinin örf ve adetlerini tekrardan yaşıyor, yurdunun yuvasının içten samimiyetini yudum yudum içiyordu. Kestane renkli gür saçları, ela gözleri, fidan boyuyla köyünün kızlarının yüreklerinde bir türkü gibi dolaşıyordu ama, o bu köy güzellerinden birine gönlünü çoktan kaptırmış, hatta nişanlanmıştı. Birbirlerini deliler gibi seven, birbirlerine yarınki mutluluk, evlilik günlerinden sık sık söz açan nişanlılar, esen rüzgardan nem kaparak, aşklarının ateşini alabildiğine körüklemeğe yarayan ufak, ufacık sitemlerin çocuksu dargınlığı içindeydiler o sıra. Hüseyin Dağlar, o gün belki de bu çocuksu dargınlığın acısıyla, havanın her zamandan daha mı sıcak olduğunu sandı. Kimbilir? Köyüne, Fırat’ına aşk derecesine bağlı bu yağız Anadolu delikanlısı ne bilirdi ki, o gün Fırat ona korkunç bir mezar olacak? Fırat; aşkının, gençliğinin, yiğitliğinin mezarı Fırat! Rüzgarları kulaklarında en tatlı aşk nameleri gibi fısıldayan Fırat! Ne bilecekti bu nazlı Fırat’ın sıcak rüzgarları arasında meş’um bir çan, bir ölüm çanı gibi çalmıyordu? Sevgilisi, kitaplarını bavuluna elleriyle, itinayla yerleştirmişti. İstanbul’da giydiği yeni elbisesini duvara asmıştı. Anacığının gönlünü ederse, Fırat kıyısına seyrana giderken eski elbiselerini giyecekti. O sıra bir iş için odaya giren anasına:

– Eze, dedi Eze be!

Anacığına böyle derdi.

Yavrusunun üstüne titreyen bağrı yanık kadın:

-Eze kurban oğul? karşılığını verdi,

-Hava çok sıcak değil mi?

Yaşlı kadın usulcacık gülümsedi. Biliyordu ki havanın sıcaklığı herzaman ki gibidir. Ama madem oğluna öyle gelmiş ona da tıpkı onun gibi gelmemiş olabilir miydi?

-Sıcak, yavrum, dedi.

Seninle Fırat kenarına gidek mi? Ana anladı oğlunun maksadını, lâkin renk vermedi:

-Gidek oğul, gidek ya n’apacağız orda?

-Canım yüzmek istiyor…

Ananın oldu bitti ödü kopardı Fırat’tan. Fırat’ın her yıl bir canı kurban aldığına inanılırdı. Gene de kesinlikle: “Yok, hayır. Fırat’ta çimmek yok!” demedi.

-Hava sıcak değil oğul, dedi. Değil ya, senin için sıkılıyor da ondan!

Oğul başını salladı:

-Doğru eze, çok sıkılıyor.

– Niye sıkıldığını biliyorum ben!

-Niye sıkılıyor?

-Niye olacak, on gündür nişanlınla küssün. Gönlün alev almış yanıyor. Fırat’ta serinlemeyi bunun için istiyorsun. Yalan mı?

-Oğul da acı acı güldü:

-Haşa anacığım, sen yalan söyler misin?

Sonra da anacığının içine oturacak biçimde derin bir iç geçirdi:

-Lâkin bakıyorum da gitmemek için bahane arıyorsun!

Ve anasının boynuna sarılarak yanaklarından öptü, öptü:

-Gidek ana. Oğlunun bu ricası çok mu büyük? Ta İstanbul’dan seni görmeğe gelmiş oğlunu kıracak mısın?

Yavrusunun bu sözleri anaya öyle dokunmuş, içini öylesine burkmuştu ki, nerdeyse, hani kendini zorla tutmasa hüngür hüngür ağlayacaktı. Çünkü; bu oğlunun ağası Cumali yanında, yanıbaşında dizinin dibindeydi. Buysa İstanbul’lara gitmişti Üniversiteyi okuyup bitirmek için. Hasretti buna. Şimdi ise İstanbul’lardan sırf anasını, evini, köyünü, kınalı nişanlısını görmeğe gelmiş bir zaman sonra da tekrar dönüp gidecek, aylarca göremeyecekti onu. Nasıl kırardı? Ana, kınalı ana, tek yavrusunun gönlü olsun diye işini, gücünü bıraktı, hazırlandı. Fırat’ın balıklarına atmak için hedik doldurdu ceplerine, toprağa gömülü ayran testisini çıkardı. Anayla oğul tuttular Fırat’ın yolunu. Bu gidiş ne gidişti! Sakın dönüşü olmayan, felaket dolu bir gidiş olmasındı? Güle söyleye, Malatya ile Elazığ’ı bağlayan Fırat üzerindeki asma köprü üzerinde durdular. Oğul, Fırat’a neresinden girmeliydi? Belliydi aslında gireceği yer. Sanki kader lambasını yakmış, anayla oğlunun ölecekleri yeri ışıtıp duruyordu.

-Şurdan girsern ana. Ha?

Anası beğenmedi oğlunun gösterdiği yanı:

-Oğul yok, orası çok akıntılı. Taa ordan girersin!

Ananın gösterdiği yer ilerdeki dut ağacının gölgesi yanıydı.

-İyi ya… dedi Hüseyin.

Vardılar oraya, oturdular peşin. Ana, ayran testisini oğluna uzattı. Oğul almadı. Anasının ilkin içmesini istedi. Ana dayattı. Oğul dayattı. Anayla oğul arasında ne tatlı bir ikram yarışıydı. Sonunda oğul:

-İçmezsen ölümü öp eze! dedi.

Ananın aklı gitti:

-O nasıl laf oğul? Allah bana o günü göstermesin!

Testiyi oğlunun elinden aldı, tepesine dikti, sonra geri verdi. Oğul da soğuk ayranı lıkır lıkır içti. İçi ya, içinin alev alev harareti soğumuyor, yangını sönmüyordu.

-Eze!

-Eze kurban?

-İçimin alevi, yangını sönmüyor!

-Sönmez oğul. Senin yangınını o söndürür bes!

-Kim?

-O işte!

Alınmamış gibi tekrarladı:

-O kim be eze?

Ana güldü, lâkin “Nişanlın” demedi. Oğulsa anlamaya anlamıştı ama, anlamamış davranmayı yeni gelişmekte olan gururuna daha uygun buluyordu. Aslında barışmağa, onu kollarının arasına almağa, hasretliğim kana kana gidermeğe can atıyordu. Kalktı.

-Nereye oğul?

Oğul karşılık vermedi. Ağır ağır soyunuyordu. Yavrusu soyunmağa başlarken ananın içinde bir şeyler kıpırdanmağa, gelecek belirsiz bir felaketin esrarengiz elleriyle yüreği sıkılmaya başlamıştı. Ah ne olurdu Hüseyin’i vazgeçseydi şu çimme işinden! Hayır bu kader ağını örmüş, lambasını tutmuştu. Hüseyin adım adım yaklaşıyordu kaderine.

Ana inledi:

-Hüseyin!

-Ezem, ne var?

-Uzaklara gitmiyecen değil mi?

-Gidersem ne olur?

-Boğlur moğulursun yavrum. Sonra niderim ben sensiz bu dünyayı?

Oğul gençliğin kayıtsızlığıyla anasının endişelerine kahkahalarla güldü.

Kendinden öylesine emindi ki:

-Demek boğulurum?

-Allah saklasın yavrum. Ne bileyim? Kör şeytan aklıma kötü kötü şeyler getiriyor!

Hüseyin anasının yanma geldi, okşadı teselli etti:

-Korkma anacığım. Ben İstanbul’da bundan çok daha büyük suya, koca denize girdim!

Anacığının dudaklarında pıtır pıtır bir dua. Hüseyin Fırat’a koştu. Bir tümseğe çıktı. Tümseğin üzerinden son defa baktı anacığına. Ne bilirdi bu bakışın son bakışı olduğunu? Gülüşünün son gülüşü olduğunu? Sakın bir veda bakışı ve bir elveda gülüşü olmasındı? Çevik bir zıplayış, sonra var gücüyle atlayış Fırat’a! İçinin sıkıntısı, yüreğindeki eziklik, dudaklarındaki pıtır pıtır duayla ana kalakalmıştı. Ne dalıştı bu! Bu ne güçlü; ne kendinden emin, ne pervasız dalıştı Yarabbi! İyi ama, suya daldıktan az sonra yüze çıkması gerekmez miydi? Gerekirdi elbette. Elbette gerekirdi ama, hani? Hüseyin ne yüze çıkmıştı, ne de çıkacağına dair en küçük bir işaret! Ana yerinden telaşla kalktı. Koştu oğlunun suya atladığı tümseğin yanma. Gözlerinde sanki farlar yanmaya başlamıştı. Baktı azgın sulara korkuyla, baktı çılgın çılgın, baktı derinlerine Fırat’ın, taa derinlerine. Yoktu, yok! Peki nerdeydi. Tekrar baktı, sonra tekrar. Fakat ne kadar baksa nafile, avını kuvvetli pençeleriyle parçalayıp yemeğe başlamış bir canavardı sanki Fırat, yiyordu yavrusunu elinden kapmış parçalamış, keskin dişleri arasına almış, çiğniyordu. Kalbi duracakmışçasına çarpıyordu ananın. Artık dayanamazdı. Korkusunu içinde saklayamazdı, dünyalara yayamadan edemezdi. Vahşi bir çığlık yayıldı sıcak Haziran gününün boşluğuna:

-Oğluuuum. Hüseyiiiin, Hüseyiiin, Hüseyiiin!!!  Yavrum nerdesin?

Bu yanık, bu yürekten, yüreğin taa derinlerinden kopup gelen bu feryat, çevreyi acı acı dolaştı. Seyrana çıkmış kadın, kız, erkek, yaşlı, genç, çoluk çocuk, civarda sürüsünü yaymakta olan çoban… koşarak geldiler. Ne vardı? Ne olmuştu? Tam işi anlamış müthiş facianın heyecanı içinde kendilerini bulmuşlardı ki, ana deli deli akan Fırat’ın derinliklerindeki bir kayayı yavrusunun karaltısını sanarak onu kurtarmak, onu kaderin elinden zorla almak istercesine kendini sulara attı. Azgın suların içinde sürüklenirken var gücüyle bağırıyordu:

-Oğluuuum, canım yavrum. Ben de geldim, bende geldim yanma evladııım!

İşin şakası olmadığını anlayan genç, güçlü çoban, tam zamanında attı kendini suya. Fırat’ın korkunç dalgalarında çırpman anayı boğulmaktan kurtararak sahile çekti çıkardı. Çıkardı ama, yavrusunu ebediyyen kaybeden ananın yürekleri paralayan çığlıkları günlerce durup dinmedi. Çevresini aştı, civar ilçelere, illere taştı, yayıldı, binler binlerce insanın bağrım yaktı, gözlerinden kanlı yaşlar akıtarak ıstıraplara gark etti. Beş gün geçti zarfında Hüseyin’in cesedi zalim Fırat’ta geceli gündüzlü arandı, fakat bulunamadı. Fırat sanki aşık olduğu genç kurbanının cesedine hasretti de onu bağrına basmış, kimselere vermek istemiyordu. Nihayet beşinci günün akşamı bulundu: Çok sevdiği Fırat’ın kumlarına tepe üstü saplanıp kalmıştı. Ceset önce camiye getirildi, musalla taşma konduğu zaman bütün köy oradaydı. Tek göz olmuş ağlaşılıyor, tek yürek olunmuş yanılıyordu. Derken üstünü başına parçalayarak, kendini yerden yere atarak nişanlısı geldi. Kendir kement zaptedemiyordu:

-Hüseyiniiiim, Hüseyiniiiim! Beni kimlere kodun da gidiyon Hüseyiniiim?

Nihayet hıçkırıklar içinde cenaze tabuta konulup, Fırat kıyısına felaketin vukuu bulduğu yere getirildi. Bir yanda ana, öte yanda nişanlısı daha öte yanda ağası Cumali, Küçük Hatçe… Çığlıklar, feryatlar göklere yükseliyor, tekmil köylü kan ağlıyordu. Her yıl Fırat’ın aldığı kurbana benzemiyordu bu. Bambaşka bir kurbandı!. Feryatlar arasında genç adamın boğulmuş, mosmor cesedi toprağa verildi. Ana ille de ana, yan çılgın, bir deri bir kemik, gece gündüz üç ay, tam üç ay çığlık çığlık dolaştı oğlunun mezarı etrafında. Üç ay sonra o da yavrusunun taze topraklı mezarı yanında bir toprak yığını oldu. Evet, Fırat bir değil iki kurban birden almıştı o yıl. Aradan sekiz yıl geçtiği halde nişanlı genç talebinin feci akıbetini kimse unutmadı, unutamadı. Unutulacak gibi değildi ki. Herkesin ciğeri yanıyor, ciğeri yananlar da türküler yakıyor, aşıklar sazının tellerinden, dinleyicilerine bu acıklı dramı şarabını sanki yudum yudum içiriyorlardı.


BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ