Ana Sayfa / Edebiyat / Yeni Türk Edebiyatı / Yansıtma Kuramı Hakkında Bilgi

Yansıtma Kuramı Hakkında Bilgi


Yansıtma Kuramı Hakkında Bilgi

Yansıtma Kuramı Nedir

Yansıtma Kuramı Genel Özellikleri

Yansıtma Kuramının Temsilcileri

Berna Moran, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri adlı eserinde sözünü ettiği Yansıtma Kuramı’m iki kategori altında değerlendirir. Birinci kısımda sanat ne­dir? Sorusunun tarihsel seyir içinde ve özellikle filozofların, bir sorunsal olarak cevap bulmaya çalıştıklarından söz eden Moran, başlangıçta sanatın yansıtma işi olduğuna dair görüşleri sıralar. İkinci kısımda ise Marksist kuramcıların ve top­lumcu gerçekçilerin yansıtma kuramına ilişkin görüşlerine yer verilir. Yansıtma kuramı, on sekizinci yüzyıl ortalarına kadar Aristo’cu anlayış çerçevesinde ele alınırken, on dokuzuncu yüzyıldan itibaren başka kisveler altmda ve doğrudan doğruya Aristo’dan hareket etmeksizin farklı bir anlayışla ortaya koyulmuştur. Berna Moran’dan hareketle söylenebilir ki, yansıtma kuramının başlangıcı “sa­nat nedir?” sorusuna verilen ilk cevapla yakından ilişkilidir. Batı’da bu soruya verilen yanıt, sanatı bir yansıtma, benzetme ya da taklit olarak görme şeklindedir. Sanat eserlerinde görülen, doğadır, insandır, hayattır ve sanatçı eserinde bunlan yansıtır. Dünyaya bir ayna tutar gibidir. Platon’un Devlet diyalogunda Sokrates, Glaukon’a ressamın yaptığı işi anlatmaya çalışırken “İstersen bir ayna al eline, dört bir yana tut. Bir anda yaptın gitti güneşi, yıldızlan, dünyayı, kendini, evin bütün eşyasını, bitkileri, bütün canlı varlıklan” diyerek ressamın yaptığı işin dün­yaya bir ayna tutmak olduğunu söyler ve daha sonra şairin de ressamdan farklı olmadığını belirtir. “Tragedya şairinin de yaptığı bu değil mi? Benzetme değil mi onun yaptığı da?”

Sanatı bir yansıtma olarak görmek yüzyıllar boyu devam etmiş ve zama­nımıza kadar gelmiş bir kuramdır. Bu görüşü savunanların sık sık başvurduğu “ayna” benzetmesi de düşüncelerine ışık tutan açıklayıcı bir benzetmedir. Lucas de Heere, on altıncı yüzyılda Van Eyck’m resimlerini överken diyor ki: “Bunlar ayna, evet resim değil, ayna bunlar”. Leonardo da Vinci de resimle ayna arasında­ki benzerliğe işaret eder: “Eğer yaptığınız resmin, doğada konu olarak seçtiğiniz nesnelere tam benzeyip benzemediğini anlamak istiyorsanız bir ayna alın ve bu nesnelerin orada nasıl yansıdığına bakarak aynada gördüğünüz resminizle karşı­laştırın.” (Moran, 1991: 15) Sanat eserini aynaya benzetmek sadece resim için söz konusu değildir. Sokrates’e göre şairin yaptığının da bir yansıtma işi olduğu söylenebilir. Ayrıca Simonides’in “Resim sessiz bir şiir, şiir konuşan bir resim­dir” sözü, eleştiri tarihinde sık rastlanan fikirlerden biridir. Ayna benzetmesini on sekizinci yüzyılda Dr. Johnson edebiyat için kullanır. Shakespeare’i değerlen­dirirken, onun başarısını okura hayatı doğrulukla yansıtmasından ileri geldiğini söyler. Günümüze yaklaştıkça bu kez Stendhal’in Kırmızı ve Siyah’ta romanın aynaya benzetildiği görülür. Roman, yol boyunca gezdirilen bir aynadır. Marksist Plehanov için de “edebiyat ve sanat hayatın aynasıdır”. Türk edebiyatında ise örneğin Recaizâde Ekrem, Araba Sevdası’na yazdığı önsözde, hikâye ve romanın “birer ibret aynası” olduğunu söyler.

Sözü edilen tüm sanatçıların, eleştirmenlerin ve düşünürlerin paylaştıkları bu anlayış, sanatın en önemli özelliğinin doğayı, insanı, hayatı, kısaca gerçekliği yansıtmak olduğudur. Sanat ile gerçeklik arasında daima bir ilişki bulmakta ısrar edilmesinin sebebi, sanatla insan, doğa ve hayat arasında daima bir ilişkinin bu­lunmasıdır. Bu noktada sanatçının nasıl bir gerçekliği yansıttığı sorusunun yanı sıra gerçekliğin ne olduğu üzerine de düşünülmüştür. Yansıtılan gerçeklik kav­ramı yazar, düşünür veya estetikçiler için farklı anlamlar taşmaktadır. Bundan dolayı bu öğretiyi açıklamak, bir bakıma gerçeklik kavramına verilen anlamlan belirtmektedir. Genellikle “gerçeği yansıtma” denince belli başlı üç görüşle kar­şılaşılır. Birincisi sanatın görüngüyü olduğu gibi (yüzeysel gerçekliği) yansıttığı düşüncesidir. İkincisi genel olanı (tümeli) ya da özü yansıttığı fikrini savunur. Sonuncusu da sanatın ideal olanı yansıttığına inanır. Berna Moran, ortaya atılan yansıtma kuramlarının iki döneme ayrılması gerektiğini ifade eder. Çünkü on sekizinci yüzyılın ortalarına kadar ileri sürülenler aynı geleneğin çizgisi üzerine yerleştirilebilir ve daha çok Aritoteles’in çeşitli yorumlan olarak ele alınabilirler. On dokuzuncu yüzyıldan sonra ise yansıtma kuramı farklı yönlerden ele alınır. Artık yansıtma kuramı doğrudan doğruya Aristo’dan hareket etmeyen bir anla­yışla ortaya konmaktadır.

On sekizinci yüzyıla kadar yansıtma kuramı doğrultusunda ileri sürülen dü­şüncelerin ilki “sanat görüngü dünyasını yansıtır” prensibine dayanmaktadır. Bu anlayışa göre sanatçı, görülen dünyayı, nesneleri ve insanları mümkün olduğunca aslına sadık kalarak yansıtması gerekir. Doğalcı olan bu anlayışa göre, sanatçı, hayatı ya da hayatın bir parçasmı, bir yönünü, bir kesitini olduğu gibi sunar. Eser yüzeysel bir gerçekliğin kopyasıdır. İkinci yaklaşım “sanatın geneli ve özü yan­sıttığı prensibini” önceler. Bu düşünce de Aristo’nun Poetika*sına dayandırılır. Sanatçının hayatı, insanı, dünyayı yansıtması birebir ve aynen yansıtma anlamına gelmez. Sanatçı, “bir tek adamın hayatını doğru olarak anlatmaya kalkışmaz, bir

adamın hayatında genellikle hayatı insanoğlunun hayatını, yani hayatta evrensel olan unsurları yansıtır. Olanı değil, olabilir olanı. Bunun için de anlatmak iste­diğinin özüne ait olmayan unsurları, ayrıntıları, rastlantısal olanları atar, gerekli olanları ayıklar, seçer ve bunların arasında bir bağ gözeterek olaylar örgüsünü bir tek çizgi üzerinde kurar.” (Moran, 1991: 26) Üçüncü yaklaşım ise “sanatın ideal olanı yansıttığı” görüşünü odağa alır. Tabiat kavramından anlaşılan başka bir anlam olarak “düzeltilmiş (idealleştirilmiş)” tabiat fikrine yaslanan bu görüş de Aristo’ya dayanır. Zira Aristo, “şairin görevi gerçekten olan şeyi değil, olabilir olanı ifade etmektir” demiştir. Yine Poetika’mn başka bir yerinde, “şair nesneleri nasıl olmaları lâzım geliyorsa, o şekilde tasvir eder” demektedir.

Yansıtma kuramını sanatı izah etmek maksadıyla kullanan en önemli yak­laşım, on dokuz ve yirminci yüzyıllarda Marksist estetiktir. Marksist sanat an­layışı güçlü bir damardan “gerçekçilik” ilkesine bağlanır. Marks, Engels ve Plehanov’un temsil ettikleri anlayışta sanatın gerçeklikle ilişkisinin daha çok ekonomik yapıyla ilişkilendirilerek öne sürüldüğü görülür. Marksizm, ekonomik teori üzerine oturtulmuş bir tarih felsefesi olduğu fikrinden hareketle tarihin ge­lişmesinin birtakım kanunlara göre cereyan ettiğini öne sürer. Bu kanunların ne olduğunu ise tarihî maddecilik açıklar ve bu sayede toplumun eninde sonunda sosyalizme ve nihayet komünizme varacağı görüşü hâkimdir. Marksist eleştirinin kurama bakışının anlaşılabilmesi için tarihî maddeciliğe kısaca değinmekte yarar var. Tarihî maddeciliğin toplum tarihinde gördüğü başlıca aşamaları şunlardır: İlkel toplumlar, kölelik üzerine kurulmuş toplumlar, feodalizm, kapitalizm, sos­yalizm ve nihayet komünizm. Bilindiği gibi tarihsel materyalizme göre üretim güçleri ve üretimi yapan sosyal grupların birbirleriyle ilişkileri, o toplumun eko­nomik yapısmı meydana getirir ve alt yapı denilen bu ekonomik yapı o toplumun üst yapısı denilen ahlâkî, hukukî ve dinî görüşlerini ve sanat anlayışım belirler. Bundan ötürü bir toplumun üst yapısını ve burada meydana gelen gelişmeleri anlamak için alt yapıyı bilmek gerekir.

Felsefe sistemlerinin doğuşu, dinsel inançlardaki değişimler, yeni sanat tür­lerinin ortaya çıkması, temelde, yani ekonomik yapıda meydana gelen değişiklik­lerin sonuçlandır. Sınıflara aynlmış bir toplumda, üst yapı ekonomik bakımdan egemen olan sınıfın görüşlerini ve isteklerini yansıtır. Başka bir deyişle, bir top­lumdaki egemen sınıfın çıkarlarını korumaya, onlan meşrulaştırmaya yöneliktir. Sanat üst yapım bir parçası olarak dönemin ideolojisini yansıtacak, bilinçli ya da bilinçsiz olarak egemen sınıfın çıkarlanna hizmet edecektir. O halde toplumun alt yapısı üst yapısını ve dolayısıyla ideolojisini belirleyecek ve sanat eseri de bu ideolojiyi yansıtan bir yapıt olacaktır. Bu anlamda edebiyat eseri sınıf çıkarlarını dile getiren bir ideolojidir.

Plehanov, Marksist öğretiyi ilk kez bir estetik kuram haline sokmaya çalışmış, sanatın doğuşu, sosyal sınıflarla sanat arasındaki ilişki, estetik zevk ve fayda gibi sorunlar üzerine eğilmiş ve Marksist felsefenin temel fikri olan, olayları maddî ve ekonomik nedenlerle açıklama ilkesini bu sorunları aydınlatmak için kullanmış­tır. Plehanov sanatı ekonomik yapıyla açıklamaya çalışırken ikisinin arasındaki bağı fazla mekânik bir bağ saymış ve edebiyatı, sosyal yapmm, sınıf çatışmasının yansıdığı edilgen bir üstyapı kurumu olarak görmüştür. Maıks ve Engels’in altya- pı-üstyapı bağım mekânik materyalizme dönüştürdüğü söylenebilir. Plehanov’a göre ideoloji ile sanat arasmda âdeta şaşmaz bir nedensellik bağı vardır ve sanatçı hangi smıfm üyesi ise eseri de o smıfm ideolojisini yansıtır. Plehanov’a göre sa­nat eserini bilimsel eserlerden ayıran özellik, hakikati lojik yoldan değil, imgeler vasıtasıyla dile getirmesidir. Ayrıca sanat eserinin biçimi, içeriğime uygun olma­lıdır. Eğer sanata yöntem hakikati imgeler vasıtasıyla anlatmaksa, sanat eserinde açık ve doğrudan doğruya propagandanın yeri yoktur. Zaten bir sanat eserinden hoşlanmamız eserde dile getirilen sosyal faydadan ötürü ise, bizde sanat yaşantısı yer almamış demektir. Estetik yaşantı yerine, beğendiğimiz fikirleri dile getirerek okurda hoşlanma uyandıran yazar da gerçek bir sanatçı olamaz. Plehanov’un bu tutumu, yani sanatı açıkça propaganda aracı sayması, devletin sanatçıya yol gös­termesine karşı oluşu, sanatın kendine özgü bir dünyası olduğundan söz etmesi, eserin politik yönü ile estetik yönünü fazla ayırmış gözükmesi bir süre sonra şimşekleri üzerine çeker. Plehanov onun takipçileri Rusya’da gözden düşer ve 1930’larda Marksist estetik toplumcu gerçekçilik kuramıyla yeniden şekillenir. Son olarak yansıtma kuramının dayandığı gerçekçilik ilkesinin -Marksist esteti­ğin ikinci evresi olarak kabul edilen- toplumcu gerçekçiler tarafından fikirlerine temel oluşturduğunu belirmekle yetineceğiz. Zira yansıtma kuramım önceleyen tüm anlayışlara ve dünya görüşlerine detaylarıyla yer vermek bu çalışma içerisin­de mümkün görünmediğinden sadece sözünü etmekle kifayet ediyoruz.


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir