25 Mart Cumartesi 2017
Ana Sayfa / Edebiyat / Yeni Türk Edebiyatı / Züppe Tipinin Özellikleri ve Türk Romanındaki Züppe Örnekleri

Züppe Tipinin Özellikleri ve Türk Romanındaki Züppe Örnekleri


Züppe Tipinin Özellikleri ve Türk Romanındaki Züppe Örnekleri

Türk Romanında Görülen İlk Züppe Örnekleri

Züppe tipi niteliklerine göre; dandy, şık, alafranga, aylak, snob olarak da adlandırılmıştır. Maddi zenginliğine bağlı olarak hayat karşısındaki kayıtsız tutu­mu, lükse düşkünlüğü ve sadece zevke dayalı hayat tercihi dolayısıyla züppe tipi, bizim edebiyatımızda çarpık bir alafranga kişilik olarak işlenegelmiştir. Züppe, Osmanlı kibar âleminin, yani soylu memur olarak da tanımlanabilecek bir kısım Osmanlı üst eşrafının servet yiyici çocuktandır. Taner Timur’un tespitine göre; Kırım Savaşı ile başlayan yeni dönemde, özenilen yaşamı özetleyen “kibarane yaşamak” ibaresi; Batılı zevklerle hızla değişen yeni Osmanlı yaşamının adı ol­muştur. Bu ortamlarda yetişen çocuklar, toplumun beklentilerine cevap vermeyen ve değerden yoksun bir hayat yaşayan kimseler olarak büyürler.

Osmanlı’nın “Batılılaşma” çabalarının sosyal hayatımıza armağan ettiği züp­pe, bilinçli Batılılaşmanın karşısında yozlaşarak Batılılaşmayı tercih eden insan­ların temsilcisidir. Bu dejenere kültür algısının mahsulleri, Osmanlı geleneksel yapısıyla uzlaşamaz ve bu yapı içerisinde de iğreti durur. Ait olmak istediği taraf, şuursuz bir hevesle istediği, o çağın rüyası olan Fransız kültürüdür. Osmanlı züp­pesinin belirgin ahlaki özellikleri; taklitçilik, şımarıklık, kendini beğenmişlik ve müsriflik olarak öne çıkar. Ekonomik sıkıntısı olmayan züppe tipinin, çalışma ve bir iş sahibi olma gibi maddî kaygısı yoktur. Sadece harcamaya ve tüketime yö­nelik idealleri vardır. Gündelik hayatında da taklidin hazzını önceleyerek yaşar.

Tanzimat devri Türk romanında yabancılaşma ve ötekileşmenin izlerinin en iyi takip edilebileceği tip olan züppe, devrin romancısı için de önemli bir eleştiri odağıdır. Birol Emil, Türkiye’de girişilen çağdaşlaşma hareketlerinin ve dolayı­sıyla yaşanan krizin Türk cemiyetinde, Türk insanında bir zihniyet ve davranış ikiliği yahut çatışması yarattığını belirtir. Bununla birlikte de üç insan tipi mey­dana gelmiştir. Bunlardan biri üzerinde durduğumuz işte bu çağdaş medeniye­ti; Avrupa’yı her şeyiyle taklit etmek zanneden, Türk cemiyetine yabancılaşmış köksüz, dejenere, kozmopolit, gülünç tiplerdir. Romanımızda, bu tipin eleştirisi­ne, en çok Ahmet Mithat Efendi yer vermiştir. 0Anun züppe tipine yaklaşımı her konuda oldukça alaycı ve eleştiri yüklü olmuştur.

Ahmet Mithat’ın “Felatun Bey ile Rakım Efendisi, edebiyatımızda züppe tipinin işlendiği ilk romandır. Tanpınar’ın ifadesiyle bu eser, “memlekette Tanzi­mat’la başlayan züppe ve köksüz insanla, memleket şartlarının yetiştirdiği hakikî münevver arasındaki farkı göstermek isteyen bir romandır.” Romana isim olarak verilen “Felatun Bey” züppe bir karakterken; “Rakım Efendi” yukarıda bahsetti­ğimiz gibi yerli bir tip, halis bir Osmanlı beyefendisidir. Mirasyedilik, züppenin en birincil ödevidir. Ailesinden kalan mirasla geçimini temin eden züppe, maddî kaygılardan azâde bir hayat sürmek ister. Serveti, onun hazza dayalı bir yaşam sürmesinin önünü açmıştır. Gününü türlü eğlence ve zevk uğraşılarıyla, seyir yer­lerinde geçirir. Seyir mahalleri, züppenin devam mecburiyeti olan mekânlardır. Felatun’un, Beyoğlu’nda oturması da oldukça anlamlıdır. Mekân, onun alışkan­lıklarının ve yaşam tarzının da ipuçlarını vermektedir. Alafranga hayatın merkezi olarak burası züppenin soluklandığı tek yerdir. Felatun’un bir mesleği vardır ki o da; “haftada üç saat gittiği Kalem”dir. Fakat burada da vaktini “nakl-i hikayât”la geçirmektedir. Felatun Bey’in görmüş olduğu eğitim de kendi kişisel yapısına uygun biçimde ciddiyetsizdir. Eğitimleri yarım yamalak ve belli bir dayanaktan yoksun olduğu için, hayatın hiçbir alanında istikrar gösterememiş ve başarı ka­zanamamışlardır.

Nurdan Gürbilek, “Ahmet Midhat’ın Felatun Bey’i hafif de olsa kadınsıdır. Recaizade Ekrem’in Bihruz Bey’i de efeminedir.” tespitiyle, Tanzimat romanı­nın esas problemi olarak etkilenmiş kadından çok, etkilenmiş erkeği işaret eder. Babasının yol göstericiliğinden yoksun kaldığı için, yabancı telkinler karşısında korumasız kalan züppeleşmiş yetim oğullar, esas problem olarak belirirler. Gele­neksel erkek mitinden kayarak kendini bir haz kültürüne adayan züppe, ona göre bir tür “erkeklik problemi” ve “yetim oğlun haysiyet problemi” ile karşı karşıya kalır. Burada dikkat çekilmek istenen nokta onların kadınsılaşma meselesidir.

Züppenin bir çeşit kadın-adam olarak okuduklarından etkilenmesi ve erkeğe ait olan alışkanlıklardan uzaklaştırması gözden kaçırılmaması gereken bir noktadır.

Ahmet Midhat bir diğer romanı Karnaval’ da, Zekayi adlı züppe tipinin ah­laki özelliklerini tenkit eder. Romanda geniş biçimde tasvir edilen balolar, Ze­kayi gibi alafrangaların vazgeçilmez mekânlarıdır. Züppe tipini merceğe aldığı bir diğer romanı da Bahtiyarlık’tu. Fazıl Gökçek’e göre: “Bahtiyarlık özellikle iki bakımdan önemli, fakat bu önemi bugüne kadar pek de fark edilmemiş bir eserdir. İlk olarak, vak’anın bir kısmının köyde geçmesi sebebiyle ilk köy roma­nıdır. İkincisi, eserin kahramanlarından Senai, Tanzimat romanının en önemli tip­lerinden alafranga züppenin Felatun Beyden sonra daha gelişmiş bir örneğidir.” Senaî, mensubu bulunduğu Osmanlı toplumunun adetlerinden utanan, kültürüne ait olan hiçbir değeri benimsemeyen biridir. Felatun Bey’in züppeliği, tahammül edilebilir ve gülünebilir bir şey ise de Senai’de bu tutumlarının ifrata vardığım ve anlatıcının kızgınlığının karakterin değerlendirilişine bile yansıdığını söyleyebi­liriz. Senai, Felatun Bey gibi komik tavırlarından dolayı sempati uyandırmaktan çok uzaktır. Senaî’ye çevresinde takılan «düzme frenk» ve «tatlı su frengi» gibi lakaplar, onun toplum tarafından da alayla karşılandığını göstermektedir. Toplum içinde bu tipler kabul görmedikleri için, bunlar “zavallı çocuklar” olarak değer­lendirilirler. Bu durum onların ne kendi toplumlarından biri olmayı becerebildiklerini ne de öteki toplumdan biri olmayı becerebildiklerini göstermesi bakımın­dan oldukça dikkate değerdir.

Tanzimat Devri Türk romanının bir diğer önemli romancısı olan Ekrem’in Araba Sevdası adlı romanı, züppe tipi ile adeta sembolleşmiş bir romandır. Tan- pmar, romanın kahramanı Bihruz’un şahsında şu değerlendirmeyi yapar: “Ara­ba Sevdası’nda biz, muayyen ve şümullü bir terbiyenin, insanı yapan değerlerin yokluğunu görürüz.” Züppe tipi, romanımızda en çok bu eserle birlikte anılmıştır. Züppenin belli başlı özelliklerini de en net biçimde “Bihruz’”un şahsında göre­biliriz. Yarım yamalak Fransızcası, şımarıklığı, giyim-kuşam merakı, seyir yerle­rindeki gezintileri, zamanını boşa harcama gibi özellikleriyle ile tam bir alafranga züppe örneğidir. Bihruz, bütün züppe tipleri gibi Fransızca’yı hakkıyla öğrene­memiştir. Ve “ağızdan bellediği bir hayli elfaz ve terakip” ile alafranga konuş­ma yeteneği kazanmıştır. Model olarak da “en alafranga genç beylerin tavır ve kıyafet ve hal ve hareketini” kendisine örnek alır. Bihruz Bey, ailenin tek evladı olarak şımarık büyütülmüş, babasının ölümünden sonra ise tamamen büyük bir servete konmuştur. Annesinin, babasının ölümünden sonra onu kontrol edeme­mesi, onun kalem hayatından da kısa sürede uzaklaşmasına neden olur. Burada babanın ölümünün, Bihruz’nn şahsında nasıl bir otorite boşluğu yarattığı ve onu müsrif bir hayatın içine sürüklediği gözden kaçırılmamalıdır.

Araba Sevdası’nın bir diğer kahramanı olan Keşfi Bey, diğer alafranga tip­lerden biraz daha farklı olarak az çok kabiliyet sahibi bir insandır. Fakat bu alaf­rangalık illeti onun bazı güzel hasletlerini de yok etmiştir. Romanın anlatıcısı, romanın kaleme alınışından yirmi beş- otuz sene öncesinden itibaren Avrupa’ya gitmiş olan Osmanlı gençlerinin, alafrangalılık illetini Osmanlı hayatına armağan ettiğinden bahseder. Toplumun üst kademesinden itibaren yavaş yavaş alt taba­kadaki insanlara kadar sirayet eden alafrangalılık, Osmanlı gençleri için ciddi bir bozulmanın ve ötekileşmenin yolunu açmıştır. Bu, gençlerden biri de Keşfi Bey’dir. O da: “…frengâne süslü gezmek, fransızca okumak, «Bonjur! bonsu- var! vuzalle biyen?» demek için Beyoğlu’nda adam aramak, Türkçe lâkırdı ederken araya fransızca lâfızlar katmak, koltuğunun altında roman taşımak, israf ve sefahate, borç etmeye üzenmek ve turkçeyi edebiyatsız, kaba bir lisan adde­dip bu lisânın cahili bulunmakla iftihar etmek gibi alafrangalığın o zamanca ve belki hâlâ bile merasim ve levazımından madut olan efkâr ve evza’ve malûmatta velhasıl şeayir-i milliyetten mümkün olduğu kadar sıyrılmak hususunda bu da akranı mertebesine yetişmiş ” (Araba Sevdası, 139) bir insan olarak Tanzimat’ın züppeler galerisindeki yerini almıştır. Anlaşıldığı kadarıyla Keşfi Bey’de, züppe­nin pek çok ahlaki ve sosyal bozukluğunu edinmekte geri kalmaz. Keşfi Bey’in aslen zeki biri olmasına rağmen, küçüklüğünden itibaren atalete alıştınlması, di­siplinli, doğru dürüst bir eğitim görmeye tembelliğinin engel olması, “…Türkçeyi öğrenemediği, öğrenmek de istemediği gibi bilumum alafranga beylere medar-ı mahz-ı mübahat olan fransızcayı da lâyıkiyle ele getirememiş ve hele fünuna mü­teallik malûmattan bilkülliye bibehre ” (Araba Sevdası, 140-141) kalması onu bu hale getirmiştir.

Ahmet Midhat’m Vah romanının Behçet Bey’i de bir başka züppe örneği ola­rak karşımıza çıkar. O da konuşma üslubunu Fransızca’ya yaklaştırarak züppenin bilindik özelliği olan Frenk mukallidliğini öne çıkarmaya çalışır. Çünkü Behçet Bey için de öteki toplumun alışkanlıkları en geçerli olandır. O’nun bir diğer ah­laki özelliği de kadınlara karşı olan zaafıdır. Züppe tipi her zaman, kadına karşı yalaka ve onun güzelliği karşısında hayran rolündedir. Bunu da centilmenlikleri­nin bir gereği olarak görürler:

Batılılaşmanın etkisi, kendini kapalı kapılar ardında bırakmış olan kadınlar dünyası üzerinde de gösterir. Kadın, sosyal hayatta henüz kendini var edememiş­tir, ama evinde, yabancı dil başta olmak üzere çeşitli alanlarda ders almaktadır.

Hatta bu eğitimleri biraz daha ileri bir vaziyet alarak onları yozlaşmaya, züppeli­ğe kadar sürüklemeye başlamıştır. Osmanlılık dairesi içinde bulunan kızların bir kısmı, Fransızca ve Avrupai eğitimin etkisi altında, Türkçeyi hemen hemen unut­ma derecelerine gelmişlerdir. Züppelik bir bakıma, toplumun yanlış ve bilinçsiz eğitiminin bir semeresi olarak da ortaya çıkmaktadır. Türk kızı aldığı terbiye ile bir Fransız kızma dönüştürülmekte, Osmanlılık dairesi içerisinde ötekileşmektedir.

Geleneksel Türk aile yapısı içerisinde, toplumsal yaşamın belirlediği kadına ait görevler vardır. Bu görevler, Batılılaşma ile birlikte yerini başka şeylere, daha doğrusu ev içi işlevsizliğe bırakır. Ev işlerinden anlamayan ve yapmak istemeyen bu şık kadınlar için hayat, bir eğlenceden ibaret kalır. Alafranga kız tipi olarak, Felatun Bey’in kız kardeşi Mihriban Hanım, bu anlamda oldukça belirginleş­miştir. Mihriban Hanım’ın başka kızlar gibi oya yapmasım bilmemesinin nedeni de; “zira alafrangada oya yoktur. ” cümlesi ile açıklanır. Nakış işleme, yapma çiçek hazırlama, çamaşır yıkama, ütü yapma, yemek pişirme gibi ev işleri, hepsi hizmetkârların işidir. Bahtiyarlık’ta, züppe kadım temsil eden Nusret Hanım’ın alafranga müzik ile olan ilişkisi, halk müziğini bakışı ve özellikle annesine karşı olan tavrı dikkate değerdir. Kendisinden Türkçe bir musiki icra etmesini isteyen babasma, içten içe öfkelenir. Çünkü ona göre, Türkçe musiki hiç olmadığı gibi, “musiki denilen şey gayet mühim bir fen ” olarak sadece alafrangalılığa mahsus­tur.

Turfanda mı Yoksa Turfa mı? romanında, züppe kadını temsil eden kişi Sabiha Hanım’dır. Mansur’a âşık olan Sabiha Hanım, ona yaklaşmak için her yolu dener, fakat karşılık bulamaz. Çünkü Mansur, yazarın idealize ettiği bir tip ola­rak Sabiha Hanım’ın karakterinden çok uzaktadır. Onun, kadının sadece erkeğine saklı bir güzellik olarak gerektiği düşüncesi ve kadını bir iffet abidesi olarak gör­me isteği, Mansur’u Sabiha gibi şuh karakterli kadınlara karşı daha müsamahasız olmaya yöneltir.

Züppe tipi; kadını ve erkeği ile birlikte, Tanzimat romanının üzerinde en çok konuşulan sosyal eleştiri mevzusu olmuştur. Alafrangalığın dayanılmaz cazibesi karşısında, zengin aile çocuklarının israf ve eğlence merkezinde yarattıkları ya­şam kültürü, Tanzimat romancısının tenkit süzgecinden geçirilirken alabildiğine eleştirilmiştir.




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir