Ana Sayfa / Hikaye / Şah İsmail Destanı
Hikaye Tahlilleri

Şah İsmail Destanı


Şah İsmail Destanı

Şah İsmail Destanı Hikayesi

Şah İsmail Destanı Oku

Şah İsmail Destanı Nedir

Biri vardı, biri yoktu, bir Şah Tahmas30 vardı. Bu Şah Tahmas’a Hüdâ hiç çocuk vermiyordu. Birkaç yıl sonra Hüdâvend-i âlem, naz re niyaz ile ona bir oğul verdi. Rumelinde31 de bir Hacı vezir vardı. Onun da hiç ço­cuğu yoktu. Ona da Hüdâvend-i âlem, birkaç yıl sonra bir kız çocuğu ver­di. Birkaç yıl geçtikten sonra veziri o ilden ihraç ettiler; vezir İran’a geldi. İran’a gelince, Şahın huzuruna gitti. Şah Tahmas onu aldı, -bir bağı vardı, onu oraya bıraktı. Vezir orada yaşamaya ve çalışmaya başladı. Vezirin kı­zı yavaş yavaş büyüdü, Şahın oğlu da – Şah İsmail32 büyüdü, medreseye gitti, orada ders aldı; daha büyüyünce kılıçta, ata binmede ustalaştı ve Hü­dâ tarafından gelişti. Bir gün oğlan babasına:

“Ey peder, bana bir at ve kılıç ver, ava gitmek istiyorum” dedi. Baba­sı da:

“Hiçbir sakıncası yoktur” dedi ve seyislere emretti:

“Gitsinler, nerede güzel bir at varsa oğluma getirsinler.”

Hüdânın Şah Tahmasa oğul verdiği gün, atı da doğurdu; bir taycık dünyaya getirdi. O taycık, o günden bu güne yanına kimseyi bırakmadı. Ahırın kapısını kapatıp, yemini suyunu onun üstünden döktüler. Hiç kim­se gidip ahırın kapışım açmaya cüret edemiyordu. Atın adım Kamertay koydular.

Şah İsmail büyüyünce at getirmelerini emretti. Hangi atı getirseler, Şah İsmail binince, beli kınlıyordu. Ona uygun bir at bulamadılar. Şah İsmail: “Bunlar benim derdime deva değil” dedi. Bunun üzerine babası emretti: “Oğluma derhal bir at bulunsun, yoksa bütün seyislerin başını kese­rim!” Bunun üzerine seyisler her yana dağıldılar. Sonunda seyislerden bi­ri geldi, dedi:

“Ey kıble-yi âlem, selâm olsun! Ahırda bir taycık vardır, lâkin hiç kim­se ahınn kapısını açamıyor. Eğer şehzadenin kendisi açabilirse gelsin, kendi açsın. Ancak o, onun derdine deva olabilir, yoksa hiçbir şey!” Nitekim, Şah İsmail gitti, ahınn kapısını açtı. Kapıyı açar açmaz, Ka­mertay bir kurşun gibi üstüne atıldı, onu öldürmek istedi. Şah İsmail kula­ğına bir yumruk atınca, at sersemledi. Atın yelesinden tuttu, çekti kapıya getirdi, dedi, “güzel!” At, sırtına biner binmez rüzgar gibi fırladı. Şah İs­mail:

“İşte, benim derdime deva bu attır!”, dedi. Sonra ona bir de kılıç bul­dular. Bu kılıcı hangi dağa vursalar, o dağı elmas gibi keserdi. Kılıcı al­dı, atım da eğerledi ve sırtına atlayıp ava çıktı. Ava çıkınca, günlerden bir gün, oraya her gün gelen avlardan, bir ahunun izinden kovalıyordu. Bu dağ davan -ahuya biz dağ davan deriz-, sonunda kaçtı gitti, yolu babası­nın bağına düştü. Burayı Şah İsmail de bilmiyordu. Şah İsmail bağm et­rafına gitti, her ne kadar dolandıysa da, bağm duvarından yukarıya çıka­mayacağını anladı. Sonunda bir o yandan hamle yaptı, bir bu yandan, duvarı yıktı ve bağın içine girdi.

Gülizar Hanımın da -vezirin kızının, Şah İsmailden haberi yoktu, fakat hizmetçiler böyle birinin dünyaya geldiğini ona övgüyle anlatmışlardı. O da:

“Ya Rab! Bir gün olsun, şu Şah İsmailin şeklini şemalini göreyim. Bu kadar övdükleri adam acaba nasıl biridir?” diye merak ediyordu. Neyse, bunun yolu oraya düştü. Kamertayı bağın içine sürünce, hizmetçiler Şah İsmailin bağa girdiğini gördüler. Onu görünce:

“Ey bibi can! Bibi can! Şah İsmail bağa girdi!” dediler. Gülizar Hanım evine gitti, yedi kalemle süslendi.33 Sonra, “Şah İsmaili getirin!” dedi.

Şah İsmail bağın içine gelip girince, Gülizar Hanıma birkaç kelime söyledi. Gülizar Hanımın gözü ise onun güzel yüzüne düştü; bir gönülden değil, yüz gönülden ona âşık oldu.34 Şah İsmail de aynı şekilde. Şah İsma- ile:

“Hey! Sen kimsin? Böyle gelmişsin?” diye sordu. Şah İsmail dedi:

Kova kova bir ceyranımı yitirdim Kova kova bir ceyrammı yitirdim Yitirdim ve ben de buraya geldim Hey azizim, geldim, ey!

Birkaç kelime daha söyledikten sonra, Gülizar Hanım hizmetçilere emretti:

“Şah Ismaili derhal odaya getirin!” Şah İsmail odaya girince oturdu­lar, birimleriyle dertleştiler. Bir gönülden değil, yüz gönülden birbirlerine âşık oldular. Sonra Şah İsmail çıktı gitti. Ahusunu tutup yanında götürdü. Bunların artık sabır ve tahammülleri kalmadı; âşıklıkları beş gün, on gün, bir yıl sürdü.

Günlerden bir gün Rumelinden İrana padişahın birkaç adamı gelmişti. Bunlar, Hacı Vezirin gözüne ilişti. Birlikte sohbet ettiler ve gittiler, sonra şehrin içinde gezindiler. Şah İsmail de, avdan dönüyordu. Atı ise, bedevi bir attı; üstelik cesur ve yerinde durmayan bir attı. Bunlar, Şah İsmail hız­la yanlarından geçtiği için, onun kim olduğunu anlayamadılar. Sonra arka­sından sordular:

“Aaa, bu kim, yoksa Şah İsmail mi?” Kaynatası, yani şu kızın babası, dedi;

“Bu Şah İsmaildir.” Dediler:

“Bu senin damadın olacak adam hala damadm olmamış! Öyle gelip yanından geçiyor ki, hiç göze görünmüyor. Bu halde, seni hiç kaale dahi almaz. Kızmı alıp seni de bu şehirden kovmasını ondan bekleyebilirsin. Henüz vakit erkenken, kızım al kaç.”

Nitekim, veziri aldattılar, ona öyle şeyler söylediler ki, kendisini yol­dan çıkardılar. O da onların sözünü dinledi; akşam olunca eşyalarım top­layıp yükledi ve “ya Ali, medet!” diyip kızını aldı, Rumeline gitti. Ancak kızı işi öğrenince, sessizce hizmetçilerden birine:

“Ben gidiyorum. Şah İsmaile söyle, eğer beni seviyorsa, Rumeline gel­sin” dedi.

Onlar gittikten sonra, Şah İsmail sabah ava çıktı. Eve dönünce, kendi­ni sevinçle bağa attı, havuzun kenarına gitti, elini yüzünü yıkadı ve odaya girdi. İçeri girince Gülizar Hanımın orada olmadığım gördü, dedi: “Acaba Gülizar Hanım nereye gitti?” Sonra, hizmetçilerden biri:

“Gülizar hanınım başından geçenler şöyle” dedi, “Gülizar Hanımı gel­diler, alıp götürdüler. Gülizar Hanım, ‘Eğer Şah İsmail beni istiyorsa, Ru­meline gelsin!’ dedi, ‘istemiyorsa yolu açık olsun!’ ” Şah İsmailin buna canı çok sıkıldı, sonra babasının yanma gitti, dedi:

“Ey baba! Benim Rumeline gitmem gerekiyor.” Babası dedi:

“Hele bir anlat bakalım, nedir mesele?” Dedi:

“Durum böyle böyledir.” Babası dedi:

“O halde iki ordu göndereyim.” Şah İsmail cesur idi, onun güçlü pazu- lan vardı. Asker onun nesine gerek, kendine güveni vardı, dedi:

“Hayır, ben tek başıma Gülizar Hanımı getireceğim.” Babası her ne kadar asker yollamada ısrar etti ise de o, “hayır!” dedi. Şah İsmail, atını eğerledi, hazırladı, savaş giysilerini giydi, kılıcını, gürzünü ve atını gü­zelce aldı -biraz da para pul, mücevher ve bu gibi şeyler, sonra tek başı­na Rumeline yola çıktı. Az gitti çok gitti, gece gündüz bu yolu keyifle git­ti. Kamertay onun dilinden, o da Kamertayın dilinden anlıyordu. Tanrı onu öyle yaratmıştı ki, dünyada eşi benzeri yoktu. Kamertayı da öyle ya­ratmıştı ki, bütün atların başı idi. Nihayet, az gitti çok gitti, bir saray bi­nasına yetişti, baktı; o, çölde öyle yüksek bir bina idi ki, başını ne kadar kaldırsan da, ucunu görmen mümkün değildi. O kadar yüksekti. Bu bina ve şehir acaba kime aitti? Bunların sahibi yedi kardeş idi: Biri Haşan, bi­ri Hüseyin, biri Haydar, biri Safdar, biri Esad, biri de Ekber’di.^ Bu ye­di kardeşin bir de kızkardeşleri vardı. Onun dünyada eşi benzeri yoktu; Peri Hanım, dünyaya tek gelmişti, eşi enderi yoktu. Aya güneşe der ki: “Sen çıkma, ben geleyim!” Kısacası, Peri Hanım, bu sarayda oturmakta ve kardeşlerinin yolunu gözlemekteydi. Kardeşleri de -bu yedi kardeş, savaşa gitmişlerdi. Bir yıldır savaşta idiler. Peri Hanım hizmetçilerle yal­nız kalmıştı.

Nitekim, Şah İsmail bu saray yapısına doğru gider; bu yandan bakar, o yandan bakar, hayır!, bu yapının duvarları kesinlikle yıkılacak gibi değil­dir. “Ey Allahım!” der, “bu bağa, ya da bu büyük yapıya gireyim, bir din­lenip demimi alayım, bir su içip yemek yiyeyim, sonra da sessizce çıkıp gideyim.” Her ne kadar gücünü denese de, bakar; imkânı yok. Bu yapınm altından da bir arkın suyu akarmış. Şah İsmail arkın kenarında oturur, bu sudan habire binanın duvarına su serper; sonra gürzünü havadan öyle in­dirir ki, burada duvara birkaç kelime söyler;

Gürzümü havadan indiririm Gürzümü havadan indiririm Tılsım olsa smdmnm Saray senden ey, yol isterim Yol isterim, yol isterim

Burada birkaç kelime söyledikten sonra gürzünü havadan indirir. Du­var nem çektiğinden ötürü, vurur, duvarı yıkar ve sonunda bu bağm içine girer. Duvarı öyle yıkar ki, duvar toz topraktan tanınmaz hale gelir. Şah İsmail, Kamertayı çimenlerin içine bırakır, kendisi bağa girer. Havuzun kenarında güzelce ekmeğini yer, çayını içer, oraya uzanır. Sonra, hizmet­çilerden biri havuzun kenarına su almaya gelir, bakar ki, “Aman Alla­hım!”, bağın içine öyle bir at girmiş ki, ata bakmak mümkün değil. Allah öyle yaratmış ki, nasıl demeli? Allah onu boş günde yaratmış. Nitekim, hizmetçi, atı düşünür, der ki: “Ey Allahım, bu at böyle ise, sahibi kimbilir nasıldır?” Böyle sessiz sedasız düşünürken, çayırda bir gencin yattığını gördü. Orda öyle bir genç yatıyordu ki, sanki aya ve güneşe, ‘Sen çıkma, ben çıkayım!’ diyordu. Bu oğlanın boyuna poşuna, güzelliğine bakmak mümkün değildi. Ay dahi onu görünce utanır, onun gençliğine ciğeri ya­nardı. Nitekim hizmetçi, birden ordan geri dönüp kaçar, der ki:

“Peri Hanım -Bibi can! Bağa öyle biri girmiş ki, onu ne kadar övsem azdır.” Peri Hanım der:

“Yalan söyleme!” Hizmetçi der:

“Hayır!” Peri Hanım: “Eğer… o ben… benden de güzel mi?” der. Hiz­metçi:

“Evet” der, “sen onun yanında hiç kalırsın.” Peri Hanım dedi:

“Hey! Böyle sözler konuşma. Pekâla, benden de üstün mü?” Hizmet­çi:

“Sen onun yanında hiç kalırsın, o senden kesinlikle üstündür” dedi. Pe­ri Hanım:

“Eğer benden üstün ise, seni ödüllendireceğim; fakat onu yüreğim tut­mazsa, seni kırbaçlatacağım” dedi. Bunun üzerine hizmetçi:

“Pekâla” der. Peri Hanım:

“Git söyle, gelsin!” der. Hizmetçi, Şah İsmaili çağırmağa gidince, Pe­ri Hanım da birkaç kalemle kendine süs verir; evde aynı bir aya benzemiş- tir. Şah İsmail ise tozu toprağı ile, çarığı sopası ile, üstünde her ne var ise, yorgun argın sallanarak gelir, eve girer. Ayağım basar basmaz gözü evin­de oturmakta olan Peri Hanıma düştü. Peri Hanım da öyle şaşırdı ki, toz toprak içindeki Şah İsmaile bakakaldı. Öyle ki, dili ağzına, yüreği ağzına geldi. Nitekim, Peri Hanım ile Şah İsmail burada birbirlerine âşık oldular.

Şah İsmail geldi, burada birkaç gün kaldı; onu orada sakladılar.

Nihayet, günlerden bir gün postacı, Peri Hanıma, kardeşlerinden bir mektup getirdi, dedi:

“Peri Hanım, sana kardeşinden mektup geldi.” Peri Hanım mektubu okumak için aldı; içinde küçük kardeşlerinin öldüğü yazıyordu. Ağlama­ya başladı, gözlerinden sel gibi yaş dökülüyordu. Şah İsmail onun yüzüne baktı, “hey, sana ne oldu?” dedi. Peri Hanım konuşmadı. Bunun üzerine Şah İsmail tarım alıp birkaç sözle ona sordu:

Kız, ey sana ey, ne oldu,

Sağır mısın, ey, dilin yok mu, hey dilin yok mu? Hey, böyle gama düşmüşsün.

Kız hey, sana ne oldu?

Sağır mısın, ey, dilin yok mu, hey dilin yok mu? Bağda bülbülün mü öldü, canın mı öldü?

Yoksa sağır mısın, ey, dilin yok mu?

Birkaç kelime söyler, sonra bakar ki, kesinlikle konuşmuyor. Hiddet­lenip kalkar, der:

”Peri Hanım, benimle konuş! Konuş, konuşmazsan, bir tokat atarım kulağının dibine, işin biter, ben de giderim.” Peri Hanım korkar, der: “Durum şöyle: Benim yedi kardeşim vardı; onlar savaşa gittiler. Biri ölüme gitti. Ondan ötürü ağlardım. Sen üzülmeyesin diye, sana söyleme­dim.” Şah İsmail dedi:

“Neredeler…savaşa nereye gittiler? Ben onlara yardım etmeğe gide­ceğim.” Peri Hanım da kabul etti, dedi:

“Eğer böyle biri isen, onların yardımına gidersen, kardeşlerimi kurta­rıp, alıp getirirsen, ne ala!” Bunu der ve gider. Şah İsmail de gidecekti, an­cak gözünü Peri Hanımdan ayırmıyordu, dedi, “gidiyorum.” Gitmek iste­yince, Peri Hanımla birkaç gün daha kaldılar. Şah İsmail dedi:

“O kardeşlerinin adını bana söyle!” Adlarını söyler. Şah İsmail geldi, Kamertay’a da bindi, savaş giysilerini giydi, atlandı gitti. Yan yolda dedi: ‘Eyvah! Ben savaşa gidiyorum. Ya gidip de bu savaşta ölürsem! Peri Ha­nımla doyuncaya dek aşk yapmadım. Hani döneyim onunla belki bir… ’ Döndü geldi, “Peri Hanım!” dedi, içinden, ‘neyi bahane etsem de, gidip desem?’ dedi. Peri Hanım da köşkte oturmuş dışan bakmaktaydı. Oğlanın dönüp geldiğini görünce, dedi: ‘Hey, bu adam korkak biri imiş; gitmemiş, korkup, geri dönmüş.’ Şah İsmail geri dönünce dedi:

“Peri Hanım, senden birşey öğrenmek istiyorum. Bu yollardan hangi birine gideceğimi senden öğrenmeliyim,” dedi. Bu bahaneyle ondan bir öpücük almaya geldi. Ondan bir öpücük alacağı zaman, ağzını onun ağzı­na koyar; bir gece gündüz çeker. Şah İsmail dedi:

“Bu gerçek bir öpüş olmadı.” Peri Hanım dedi:

“Hey, senin evin yansın! Sen… daha bu öpüş bir gece gündüz sürme­di mi?” Şah İsmail dedi:

“Uyku benim sımnmdır, bizde âdet böyledir.” Peri Hanım, ‘iki öpüş daha alsa, dört gece gündüz çekecek. O zaman da kardeşlerimin hepsi öl­müş olurlar,’ dedi. Nitekim Şah İsmail, iki öpücüğünü de aldı ve ordan yeniden çıktı gitti. Yeniden dedi: ‘Eyvah, ben onunla güzel bir aşk yapma­dım.’ İkinci kere döndü geldi. Dönüp gelince Peri Hanım içinden dedi: ‘Hayır! Bu tembel bir adam. Bu benim başıma külahı ters giydirir. Yine gitmemiş.’ Geri döndü, geldi, dedi:

“Peri Hanım, bu yollardan hangi birinden gideceğimi senden öğrenme­dim.” Peri Hanım yollan söyledikten sonra, bu yine gitti. Sonra yeniden döndü geldi, dedi:

“Kardeşlerin nerededir?” Birkaç gün bu, ondan habire öpücük almak için gitti, geldi. Her öpüş yine iki gece gündüz -bir gece gündüz çekti. Ni­tekim, bu birkaç gün uzadıkça uzadı, sonunda bir gün dedi:

“Kardeşlerinin adlan nedir?” Peri Hanım kardeşlerinin adlannı söyle­di:

“Haşan, Hüseyin, Haydar, Safdar, Asad, Ekber, küçüğü Kamber.” Ölüme giden işte bu Kamber’dir.”

Nitekim, Şah İsmail öpmeye doydu, onunla yüreği hoş oluncaya dek güzelce aşk yaptı, öpücüğünü aldı. Sabah yerinden kalkınca silahlandı, atı­nı eğerledi ve sağlamlaştırdı. Silahlanm, tannı, tüfeğini aldı ve güzelce bu… atın beline öyle bir zevk ve şevk ile, öyle bir heybetle bindi ki, atı sanki bir rüzgâr gibi uçuyordu. Sonunda bir bulağa ulaştı. Burada zevkin­den, yiğitliğinden -nesinden?- gayretinden ata bir türlü su içirtmedi. At ağzı ile su içmek istedi. Şah İsmail keyfinden onun demek istediğini anla­madı. Ata bir kırbaç vurdu, at hızlandı. At bir kaç adım o yana gittikten sonra, içinden dedi: ‘Hey, Şah İsmail bir kız yüzünden bana su içirtmiyor. Bunun için mi onu gidip savunayım?’ Topallıyormuş gibi yaptı, nitekim, ‘gitmiyorum, gitmiyorum,’ dedi. Şah İsmail, ona ne kadar naz ve hile yap­sa, yalvarsa dahi, hayır! Nitekim, atı yola salıncaya dek, binbir hile ve ri­caya başvurdu. Ta ki, “senin nalını altından yapanm, beni burada utandır­ma”, diyince, at yürümeğe başladı. At yola düştü ve gittiler.

Şah İsmail gitti gitti, bir dağın başına ulaştığında, gece oldu. Bu gece, dağın başında kaldı, dua etti, namaz kıldı, dedi, ‘ey Hüdâ, ey Ali, ben şi- iyim, biricik Hüdâ’nm kuluyum. Eğer beni burada utandırmaz, kurtarır­san, sonunda sana bundan daha çok ibadet ederim, bundan daha çok ey Hüdâ, sana yönelirim.’ Nitekim burada yatar. Yatınca, Hüdâvend-i âlem ona öyle bir güç verir ki, yerinden kalkıp bir nara atsa, dağın hepsi toz olurdu. Nitekim, sabah buradan kalkınca, baktı, oh! öyle şen ve sevinçli idi ki, öyle heybetli idi ki, bir nara çekse, bu dağların hepsi sarsılırdı. Şah İsmail, bir sıçrayışta Kamertayın beline bindi. Meydana çıkınca, savaşan­ları gördü: İki kardeş ellerinde bir tabut tutarak gelmekte, dört beş kardeş de savaşırlar. Birden Kamertay kurşun gibi askerlerin üstüne atıldı. Aske­rin içine düşünce, hepsini karınca ve çekirge gibi üstüste yere yatırdı. Şah İsmail kılıcıyla hepsini kırdı, sonra bu yana geldi. Gençler toplandılar ve kardeşler geldiler, dediler:

“Ey genç! Sen kimsin ki, bize yardım ettin, bizi kurtardın?” Şah İsma­il der:

“Şimdi gelin, size olanları anlatayım.” Bunlar geri dönmek isteyince, geldiler, çadır kurmuşlardı-, çadırlarına geldiler. Kardeşlerinin cenazesini aldılar, memleketlerine götürmek için iyice bağladılar; sonra atm üstüne tahtalarla yerleştirdiler ve onu da alıp gittiler.

Geri döndüklerinde Peri Hanım, ‘Şah İsmail gitti, ey Rab, geri döner mi, dönmez mi?’ diye, gece gündüz gözlerinden yaş döküp ağlamaktaydı. Nitekim, köşk binasının üstüne çıkmca, ooo! kardeşlerinin geldiğini gör­dü, baktı, dedi:

“Ya Rab! Acaba Şah İsmail de aralarında mıdır?” İyice baktıktan son­ra hizmetkârlarına:

“İçinde boylu poslu görünen biri var, bu kesinlikle Şah İsmail olmalı!” dedi. Yakma geldiklerinde, Şah îsmailin de aralarında olduğunu gördü. Peri Hanım, kardeşlerini seviçle karşıladı, kardeşlerinin yüzünü öptükten sonra, onlara “hoş geldin”, dedi. Şah İsmaile de, kardeşleri onu tanımadı­ğım, görmediğini sansınlar diye göz kırptı ve işaret etti. Nitekim, kardeş­lerinin burada günlerce onunla seviştiğinden haberi yoktu. Evet, onlar oturduktan sonra, Şah İsmail kalktı, avlunun içine gitti, öyle düşünceye daldı. Sonra gitti bağın içinde dinlendi. Kardeşler birbirleri ile tartıştılar.

“Pekiyi, bizim imdadımıza yetişen bu genç nereden çıktı karşımıza? Haydi, bunun kim olduğunu ve olabileceğini düşünelim. Eğer Hüdâvend- i âlem bunu aynı gün yoktan var etti ise, şimdi kaybolmuş olması gerekir­di. Ancak o, hala zahirdi.” Nitekim kardeşler baş başa verdiler:

“Pekâla, biz buna ne yapalım, ne hediye verelim? O bizi kurtardı”, der­ler. Biri dedi:

“Pekâla, getirin, buna bir kılıç verelim.” En küçükleri aldı dedi: “Sevgili ağabey, ona bir kılıç verelim ki, dünyayı dolaşsak, onun kılı­cı gibi bir kılıç bulunmasın. Eğer gitsek, dünyanın altını üstüne getirsek, bunun atı gibi bir at bulamayız. Onun çizmelerini mi dersin, dizbağlannı mı, kolbağlannı mı dersin, giysilerini mi, silahım mı dersin, atı ile kılıcı­nı mı, hiçbiri ne bizim tezgahımızda ne de başka bir memlekette bulunur, onlardan üstüdür. Bizim tezgahımızda derdimize çare, yalnız bir kızkarde- şimiz vardır. O halde kızkardeşimiz, onun hediyesi olsun, Eğer olmazsa, hiç birşey derdimize deva olmaz.” Kardeşleri dediler:

“Eyvallah, barekallah, bunu fena demiyorsun, çok güzel! Eğer kızkar- deşimizi kabul ederse ne âlâ, kabul etmez ise, boynumuz bükük kalır.” Nitekim, Şah İsmail ile Peri Hanım geldiler, oturdular. Baş başa verip Peri Hanım’a düşündüklerini söylediler. Peri Hanım kabul etti. Sonra kar­deşleri, onlann bir kaç gün önce birbirleriyle aşk yaptıklarını ve birlikte olduklarını anladılar. Peri Hanım onu kendilerine yardım etmesi için gön­dermişti. Nitekim, burada birkaç gün düğün yaptılar ve bunları el ele tu­tuşturdular. Akşam yatmağa gidince, Şah İsmail kılıcı yatağm ortasına koydu ve dedi:

“Peri Hanım, sen o yanda, ben de bu yanda. Benim elim senin tarafa gelmesin. Ben muradıma varmadıkça sana elim değmesin.” Peri Hanım ondan şüphelendi. Sabah uyanınca, bağda kızgılıkla dolaştı. Kardeşlerine az çok durumu anlattı. Onlar gittiler, Şah İsmaille konuştular, dediler ki:

“Ey, Şah İsmail, kıble-yi âlem, selâm adınıza! Sana ne oldu? Bize der­dini söyle, bilelim! Şah İsmail dedi:

“Benim durumum şöyle: İlkin Gülizar Hanıma âşık olmuştum. Böyle böyle ordan buraya geldim. Sonra, âşık olduğum bu kızı götürdüler. Gök yere, yer de göğe değecek olsa, dönüp Rumelinden Gülizar Hanımı alıp getirmeliyim.” Kardeşleri:

“Ne diyorsun? Rumeli mi? Sen herhalde Rumelinin bütün illerden vergi kestiğini duymamışsın! Rumeline gitmeyi daha kimse başaramadı. Sen bir kişisin ve Rumdan tek başına bir kız mı getireceksin?!” derler. Şah İsmail der:

“Evet!” Bunun üzerine:

“Pekâla,” derler, “biz birkaç kardeş hazırlanalım, asker çekelim” Şah İsmail dedi: “Hayır!” Her ne deseler de, o:

“Ben tek başıma gideceğim,” dedi. Geri geldiğinde Peri Hanım öyle incinmişti ki, gece gündüz ağlıyordu. Şah İsmail der ki:

“Peri Hanım, üzülme! Ben Rumeline gidiyorum. Dönersem, senin ve Gülizar Hanımın yüzünü güldürürüm! Ben vefasızlık etmeyeceğim, böyle bilesin. Şayet ölmüşsem, geri dönmemişsem, o halde, herkes kendi yolu­na! Şimdi farzet ki; sen benim eşimsin ve ben yolculuğa çıkmışım, dön­düm döndüm, dönmedim, yürü.”

Şah İsmail birkaç gün yol gitti, az gitti çok gitti, bir yer diyeyim, yani memleketin birinde biri vardı, bir kimse, bir kız vardı. Çocuklardan hiç bi­ri onun daha kız olduğunu bilmiyorlardı. Erkek gibiydi, fakat, bu açıkça çok yiğitti, adı ise, Arap Zengi idi, ona Arap Zengi derler idi. Şah İsmail gideceği zaman kardeşleri dediler:

“Pekâla, mademki gidiyorsun, sana yolu tarif edelim.” Şah İsmail der:

“Söyle!” Yolu ona gösterdikten sonra derler:

“Burdan gideceksin gideceksin, bir dörtyola kavuşacaksın. Bu dörtyo- lun birinden gidersen ölüme gidersin, diğerinden gidersen canlı, sağ çıkar­sın. Şah İsmail der:

“Pekâla!” Birkaç gün gittikten sonra yol ikiye ayrıldı. Orada, ‘bu iki yoldan bu tarafa gidersen ölüme gider, ölüme taraf yoldan gidersen, tehli­ke yoktur’ diye, ölüme doğru giden yoldan gitmesini söylemişlerdi. Şah İsmail dedi:

“Ben şu ölüme giden yoldan gideyim, bir göreyim nasıl bir yerdir, ölü­me mi yol alacağım?” Oradan gitti. Şah İsmail, bu yola birkaç adım atın­ca, evet, beş tane aca’ıp garip şey gördü. Birkaç gün yol aldıktan sonra, baktı ki; aman Allah! Bir adamı ağaca bağlamışlar. Adamın eti öyle kuru­muş, etinden geriye birşey kalmamıştı. Biraz daha ilerleyince bir baş gör­dü. Biraz daha gidince, baktı ki; etler sanki tepe olmuştu (?) Gitti gitti, bir saraya ulaştı. Bir de baktı ki; bu sarayın tümü baştan sona dek kafatası ile hazırlanmış. Bunlar oradan gelip geçen ve Arap Zenginin elinden kurtula­mayan pehlivanların kelleleriydi. Bu kızın muradı; kim onun sırtını yere getirirse, onu almaktı. Henüz kimse onun sırtını yere getirememişti, her­kesi yenmişti.

Nitekim, Şah İsmail saraya ulaşınca, atını öyle bir öfkeyle sürdü ki, sa­rayın içine girdi. Atı bıraktı, saraya girdi, attan aşağı indi ve dışarda elini yüzünü yıkadı. Arap Zengi de o an ava çıkmıştı. Vezir vekil onun başına dikildi, dedi:

“Hey, sen kimsin?” Şah İsmail onun her iki kulağından tuttu çekti. Bü­tün devleri saraydan çıkardılar, Arap Zengiye doğru gittiler. Arap Zengi de avdan geliyordu. Yolda onu karşıladılar, dediler:

“Sevgili Arap, bağımıza öyle biri girdi ki, senin öyle her yiğidi öldü­rebilecek pehlivan olmadığım iddia ediyor. Şimdiye dek böyle birini gör­medik.” Şah İsmail gittikten sonra, bunu Arap Zengiye söylerler. Arap Zengi der:

“Böyle birinden benim haberim yok.” Derler:

“Gerçekten, onun hakkında ne söylesek azdır.” Sonra, Arap Zengi ora­dan çıkıp atma bindi, atını öfkeyle sürdü, sonra bağın içine girdi, gözü ora­daki ata ilişti. Şah İsmail bu arada… – devlerin hepsi kaçmıştı -, gitti, bü­tün odaları gezdi, dedi, ‘hani, bakayım, belki yiyecek ekmek falan bulu­rum, acıktık.’ Gitti, bütün odaları gezdi, dolaştı. Gerçekten de paralan pul­lan tepe gibi yığmışlar, içi hâzinelerle dolu idi. Birazdan Arap Zengi gel­meliydi. Yemek getirdiler, oturdular. Şah İsmail güzelce bunlan yedi, bir lokma ekmek kopardı ve yemeğini yedi. Bir sofra daha kurdular, gözü bu sofraya ilişti, dedi, ‘Benim babamın tezgahı bunun yanında hiç kalır. Dün­yada böyle bir sofra görmedim.’ Bu sofrayı da aldı, atın heybesine soktu, soma yerine oturdu.

Evde öyle tek başına uyurken, Arap Zengi geldi. Vezir vekil, nökerler ve askerlerle birlikte geldi. Arap sessizce atından indi ve odaya girdi. Oda­ya girince, beh! gözü ona ilişti. Gözü ona düşünce, yüreğinden ecelinin bu oğlanın elinden geleceğini geçirdi. Yine içinden dedi, ‘nitekim, o diğer yi­ğitlerden üstündü. O kendisinin yanında hiç kalırdı’. Akşamleyin onu zi­yaret etti, ağırladı, ona ekmeğini, çayını verdi. Sabah kalkınca, yine ekme­ğini çayını verdi, güzelce atını tımarlattı, nökerlere atını ahıra almalarını emretti. Bunu böyle güzelce yaptı.

Arap Zenginin bir meydanlığı vardı. Buraya gelen her pehlivana, “bu­radan uzaklaş!” derdi. Şah İsmail bu meydana giden yolu sordu. Yemek­ten sonra gitmek için acele etti. Dediler:

“Pehlivan, burası bir meydanlıktır. Mertlik, burada kendini gösterir.” Şah İsmail burada gördüğü bina karşısı da korkudan kendinden geçti… So­nunda onu güzelce alırlar arkalarına(?). Sonunda Şah İsmail kalktı, atma bindi ve eşyalarını aldı, yola düştü, gitmeden vedalaştı….(?) Dediler: “Yolun açık olsun! Ey genç, bu yoldan doğru böyle git, bir abadan ye­re çıkarsın.” Şah İsmail gitti. O gidince, Arap Zengi hızla silahlandı, atma bindi, siyah giysilerini yüzüne nikap vurup geldi. Meydanlığa ulaşınca onun önünden çıktı, dedi:35

“Ey genç, çok hoş geldin! Kademin göz üstüne!36 Ekmeği yedin, afiyet olsun, ancak sofrayı37 geri ver, ondan sonra git!” Şah İsmail de dedi: “Efendim? Sofra mı, hani nerede?” Arap Zengi dedi:

“O sofrayı ver ve öyle yoluna git!” Şah İsmail dedi:

“Hayır!” Arap Zengi:

“O senin annenin hayali, burada öyle şeyler yoktur” der, “burda yer­sin ve bac verirsin, ancak bac almak yoktur.” Şah İsmail şüpheye düştü, dedi:

“Hey, ekmek yerken boğazımdan bir lokma geçmedi. Sofranıza hiç el sürmedim. Öyle diyorlar ki, hayret birşey! Bu nasıl bir sofra ki, bir defa­da sofrayı yemişim, ki halâ bitirememişim?” Bu sözler Arap Zengiyi öf­kelendirdi, dedi:

“Ey genç! Yola gel! İntikam al, ya da ben intikam alayım. Yola gel, bac ver, ya da ben bac alırım.” Bunun üzerine savaşmaya başladılar. As­ker bu meydanlıkta, bir kenarda dura dursun. Atlarıyla savaştılar, sonra Arap Zengi, Şah İsmaile:

“Önce sen kendini savun!” dedi. Şah İsmail kendini savunmak için atı­nı bir o yana çevirdi, bir bu yana. Gürzünü Açap Zengiye indirince, kesin­likle sarsılmadı. Arap dedi:

“Pekâla, şimdi sıra bende.” Arap Zengi, Şah İsmaile vurmak için gür­zünü bir o yandan indirdi, bir bu yandan. Şah İsmailin dilinden anlayan atı onunkine göre daha iyi ve çevikti. Arap Zengi, gürzünü havadan indirin­ce, Şah İsmailin atı çifte atar, ardından gürzü düşer. Yerde, toz toprak için­de kimse görünmüyordu. Arap Zengi sandı ki, -Şah İsmaile gürzle öyle vurunca, yere gömüldü, yerle bir oldu, yok oldu. Sonra, tozlar o yana bu yana dağılınca, baktı ki, Şah İsmail önünde, dedi:

“Ey, genç! Sen hâlâ yaşıyor musun?” Şah İsmail dedi:

“Nereye gideceğim ki?” Arap Zengi dedi:

“Sana vurduğum o gürzü hangi dağa vursaydım, şimdi unufak olmuş­tu. Sen nasıl oldu da ölmedin?” Şah İsmail dedi:

“İşte, gördüğün gibi buradayım.” Arap Zengi yine vurdu, bu öyle ka­lakaldı. Yine at üstünde bir süre savaştılar. Sonra akşam oldu, çıraları ge­tirdiler ve dışanyı aydınlattılar; o akşam da savaştılar. Şah İsmail der:

“Ey genç, biz şimdi birbirimize düşmanız, fakat bu atlar hayvandır. Onların ne suçu var? Yazık günah, onları çözüp serbest bırakalım, yerde kendimiz yaya savaşalım.” Arap Zengi dedi:

“Zaran yoktur.” Onlan serbest bıraktıktan sonra yaya savaştılar. Şah İsmail baktı; Arap onu ortadan kaldıracak. Aklına bir rekat namaz oku­mak, ibadet etmek geldi. Kendini kurtarması için Allaha dua etti. Arap Zengiye:

“Ey yiğit, ey pehlivan, bana iki rekat namaz kılmaya izin verir misin?” diye sordu. Arap Zengi dedi:

“Hey! Zora gelince, müslümanlann akıllarına namaz gelir.” Nitekim Şah İsmail der:

“Pekâla, bu bizde gelenektir. Biz Allahı severiz. Her işte Hazreti Ali’yi yad ederiz, namazımızı terk etmeyiz.” Şah İsmail geldi, namaza durdu, dedi: “Ya sevgili Ali, ey biricik Allahım! Eğer beni burada utandırmak iste­miyorsan, haydi buradan kurtar, yenilmeyeyim, muradıma varayım.” Ni­tekim, Şah İsmail burada namazım kıldı, başını yere koydu. Namazı bitip, başını kaldırmak istediğinde, Tanrı tarafından ona bir güç, bir kudret, güç kuvvet verildi.38 Şah İsmail başını yere koyduktan sonra, dedi:

“Eğer başımı yerden kaldırır, bir nara çekersem bu dağların hepsi yer­le bir olur.” Sonra, başını yerden kaldırdı, kalktı, kemerini, kolbağım ku­şandı, kendini savaşa hazırladı. ‘Ya Ali, yetiş!’ dedi, ‘kim bu kemeri ya­kalarsa senin gücünle tutsun.’ Nitekim, o gün birbirlerine girdiler. Şah İs­mail onu kemer ile öyle yakaladı ki, ‘ey Ali!’ dedi ve onu bir eli ile tuttu, yukarı kaldırdı. ‘Ya Ali!’ deyince, (orada bulunan) bütün askerlerin ve in­sanların gözleri açık kaldı. Sonra onu yere yatırdı koydu, göğsü üstüne oturdu ve vurmak için hançeri çıkardı. Eliyle arkasına vurduktan sonra, Şah İsmail dedi:

“Ey pehlivan, yüzündeki örtüyü kaldır!” Örtüyü kaldırınca, dedi: “Ama, bu kız!” Göğsünü açtı, baktı, kız, dedi:

“Bak hele, sen öyle birisin ve bu tür hünerlerin var!” Arap Zengi dedi: “Pekâla, şimdiye dek sırtımı kimse yere getirememişti. Karar verdim; sırtımı kim yere getirirse, kısacası onun olacağım.” Bunun üzerine, ikisi oradan kalkarlar. Sonra Şah İsmail:

“Giysilerini getirin!” der. Arap Zengi ise:

“Benim şimdiye dek kız olduğumu kimse bilmez” der. Nitekim, dön­düler, eve gittiler. Yüz yüze gelip burada nişanlanırlar ve birkaç gün ka­lırlar. Şah İsmail başından geçenleri ona anlatır:

“Benim başımdan geçenler şöyle; Gülizar Hanımı getirmem gerekir. Nitekim, Peri Hanım da şöyle şöyle biridir” diye, her şeyi ona anlatır. Bu­nun üzerine Arap Zengi der:

“Eğer istiyorsan, onu gidip Rumelinden getirelim, ancak; eğer benim hilemi öğrenirlerse, eğer bunu onlara anlatırsan, artık hiçbiri vergi ver­mez.” Böylece düşüncesini açıkladı. Sonra otururlar, dinlenirler ve arala­rında anlaşırlar. Arap Zengi dedi:

“Ey yiğit, eğer beni seviyorsan, gidelim, Rumelinden kızı birlikte ge­tirelim. Yoksa, git söyle, benim hilemi duysunlar!” Şah İsmail oradan uzaklaştı. Arap Zengi dedi:

“Geri dön! Yoksa, artık kimseden korkmazlar. Eğer korkarlarsa ben­den korkarlar, yoksa artık hiçbiri vergi vermez.”

Rumeli’nde ise, Gülizar Hanımı Çolak Murat’a, şahın oğluna vermek isterler. Bu öyle bir oğlandır ki, kimsenin yüreği onu kaldırmazdı. Kız da onu hiç istemez, gece gündüz ağlardı, dedi: ‘Şah Ismailden de bana hiç ha­ber gelmedi.’ İrandan da orada bir kişi, bir çoban vardı. Bu çoban da dı- şarda ney çalarak ağlardı. Çünki, Şah, kızını Çolak Murat’a verecekti. Git­tiler, yola düştüler. Arap Zengi dedi:

“Ben de geleyim.” Şah İsmail dedi:

“Haydi geliyorsan gel!” Her ikisi yola düştüler, silahlandılar, atlarım eğerlediler, bindiler, ‘ya Ali, medet!’ dediler, gittiler. Arap Zengi de nite­kim, müslüman oldu, Şah İsmailin dediği herşeyi tekrarladı. Oradan gitti­ler. Az gittiler çok gittiler, birkaç gün yol gittiler, bir çobana ulaştılar. Baktılar; bu çoban acı acı ney çalıp ağlıyor. Şehirde ise, öyle bir şenlik, öyle bir aydınlatma var ki, aman ne güzel! Çobana doğru gittiler, dediler: “Ey genç, niye ağlıyorsun? Bu şehirde neler oluyor?” Çoban dedi: “Ey genç, hiç sorma, nitekim, benim derdim çoktur.” Dediler:

“Zararı yok, söyle. Belki derdine deva buluruz.” Sonra çoban dedi: “Ben İranlıyım. Bir Şah İsmail vardı, bizim padişahımızın oğlu idi. Onun karısı Gülizar Hanımı kaçırıp götürdüler, Çolak Murat diye birinin eline verdiler.” Şah İsmail dedi:

“Pekâla, sen kimsin?” Çoban dedi:

“İranda bana falan filan kimse derler.” Sonra dediler: Pekâla!…. gel, bin ata, gidelim! Gittiler, bir at da çobana buldular. Her üçü ata binip git­tiler. Şehrin kenarında yaşlı bir kadının evine ulaştılar, yavaşça kapısına vurdular. Kadın geldi, kapıyı açtı. Dediler:

“Ana, bize sığınmak için, bir gecelik yer ver!” Kadın dedi:

“Ne karşılığında?” Dediler: “Ana can, bizim hiç birşeyimiz yok, evi­miz filan yok.” Şah İsmail yavaşça biraz para çıkardı, bir kısmım bıraktı. Kadın:

“Hey, bu ne parası?” dedi. Kimi görsen, onun için ‘parayı görünce di­li açılır,’ demişlerdi. Bunun üzerine parayı gösterdiler. Kadın dedi:

“Tabi, tabi yer var, gelin, hoşgeldiniz! Gelin, oturun!” Onları ağırla­dıktan sonra, dediler ki:

“Ey nine! Bizim durumumuz böyle böyle: Buraya Gülizar Hanım için geldik.” Şah İsmail Gülizar Hanıma gitmek istedi, yüzüğünü bu kadına verdi, dedi:

“Bunu Gülizar Hanıma ulaştır.” Nitekim, kadın gitti, saray kapısının bu yanından vurdu, o yanından vurdu, fakat onu içeri bırakmadılar. Dön­dü geldi. İkinci defa onu yolladılar. Gitti, dedi ki:

“İşte gidiyorum, benim Gülizar Hanımla işim vardı.” Kadın gittikten sonra, Gülizar Hanımla ne işi varsa, bu sözü Gülizar Hanımın kulağına ulaştı. Gülizar Hanım, ‘bu yaşlı kadın acaba benden ne istiyor? Hiç kimse buralara gelmez,” dedi. Sonra, “söyleyin, gelsin,” diye emretti. Ona yol verdiler. İçeri girdi, yavaşça yüzüğü Gülizar Hanıma verdi. Gülizar Ha­nım, Şah İsmailin yüzüğünü görünce çok sevindi, derhal onu elinden aldı ve kendi yüzüğünü kadına verdi, dedi:

“Bunu Şah İsmaile götür.” Kadın onu aldı, Şah İsmaile getirdi. Gitti­ler, silahlarını hazırladılar. Şah İsmail geldi ve kadından ona ulaşmak için ne yapılması gerektiğini öğrenmesini istedi. Gülizar Hanım dedi:

“Ona haber ver, beni ata bindirdikleri filan gün, her ne olursa olsun, beni savunsun!” Kadın geri geldiğinde bunları ona anlattı.

Nitekim, Şah İsmail rahatladı, Şah İsmail, çoban ve Arap Zengi hazır­landılar; balta, kılıç, gürzlerini, atlarım, silah ve eşyalarını hazırlayıp mey­danda beklediler. Heey! Çolak Murat da ata öyle binmiş ki, hem de nasıl! Meydanda hızla, bir o yana gidiyordu, bir bu yana; atı sanki yürüyüştey­di. Arap Zengi öyle bir hızla gitti ki, Çolak Muradın başını kılıçla şak di­ye kesti, ikiye böldü; bir parçası atın bu yanma, diğer parçası o yana düş­tü. Sonra dedi:

“Şimdi her parçayı şehrin iki kapısına at!” Herbir parçasını şehrin bir kapısına attılar. Sonra bu gelini getirip meydana çıkardılar. Arap Zengi bu yandan öyle hızlandı ki, Şah İsmaile dedi:

“Sen git, o meydanda dur! Ben Gülizar Hanımı kaçınp sana getirece­ğim!” Şah İsmail gitti, meydanda durdu. Arap Zengi bir dolandı, yukarı geldi. Gülizar Hanımı kolundan tuttu, bir deve yavrusu gibi aldı, önüne koydu, kaçırdı. Şah İsmailin atının altına koydu. Şah İsmail de kaçtı gitti, bir meydanlığa çıktı. Arap Zengi kılıcını öyle çekti ki, askerin önünde öy­le kılıç vuruyordu ki, hepsini çekirge gibi yere serdi, ve hepsini kırdı ge­çirdi. Arap Zengi bunları kırıp onların önünü koruyordu. Şah İsmail ise, bir çeşmede, sulak bir yerde oturdu, uzandı. Gülizar Hanım dizini onun di­zinin üstüne koydu, oturdu. Yatınca, uykuya daldı. Arap Zengi dedi:

”Bak hele! Ben bu kızı onun için kaçırdım. Oysa o onunla aşk yapma­ğa başladı! Ben sanki ne diye kılıç vurayım! Her ikisi de mezara girsin! Şah İsmail kızı aldı götürdü, bana vefasızlık etti.” Arap Zengi, elini bir an bırakınca askerin yaklaşmakta olduğunu gördü. Bu kendisinin de hoşuna gitti. Eh, Gülizar Hanım da baktı, asker yaklaşıyor. Nitekim, öyle ağlıyor­du ki, yüreğinden “Şah İsmail uyan!” diyesi gelmedi. Onu uyandırmadı. Gözyaşları Şah İsmailin yüzüne öyle dökülüyordu ki, Şah İsmail uyandı. Uyanınca, ona bir sille vurdu, dedi:

“Hey, sen ne diye ağlıyorsun, yoksa beni sevmiyor musun? Ne haber yolluyordun? Daha ağlayacaksın, buna bir son vereceğim.” Gülizar Ha­nım dedi:

“Ben asker geldiği için ağlıyordum. Seni uykundan etmek istemiyor­dum. Asker her an gelebilir, derhal kalk!” Şah İsmail askerin yaklaştığını görünce derhal yerinden kalktı. Gülizar Hanımı çobana emanet ettti, dedi: “Sen Gülizar Hanımla burada otur, ben Arap Zengiye yardıma gidece­ğim.” Arap Zengi askeri kendi önüne dolamış, dağ gibi savaşıyordu. Şah İsmail, ‘Arap Zengiyi belki kızdırırım’ diye atın üstünde hızla yumuldu gitti, Arap Zenginin göğsünü tutup çimdikledi. Arap Zengi kızdı, dedi: “Hey alçak! Bu kimdir ki, benim kız olduğumu bildi?” Sinirlendi, kı­lıcını çekti, öyle ki, askerlerin tümünün baş ayağını üstüste yığdı. Sonra, Şah İsmaile dedi:

“Tuh! Gör, işte meydanı kim tutuyormuş” Bu sözü onun önünde dedi. Sonra, askeri birer ikişer kırdılar. Kaçan kaçtı, ölen öldü, kınlan kınldı, kalan kaldı, yıkılan yıkıldı. Kimsenin kalmadığını görünce, atlanna bindi­ler gittiler. Şah İsmail Arap ile geldi, Gülizar Hanımı atının terkisine koy­du ve üçü – çoban da vardı – yola düştüler. Döndükten sonra birkaç gece gündüz Peri Hanıma da düğün yaptılar. Peri Hanımı da aldı götürdü.

İrana gelince, Şah İsmail bir yerine üç eş getirdi: Gülizar Hanım, Peri Hanım ve Arap Zengi. Bu Arap da hiçbir zaman erkek giysisi içinden çık­mazdı. Özelliği böyle olunca, herkesin evine girerdi. Ev harab idi. Bu eve giren herkesin – ki kesinlikle hiçbir zaman adamların başından aynlmaz- dı. Peri Hanımdan bir öpücük, Gülizar Hanımdan bir öpücük aldığında – onlar kendisinin kadın olduğunu bilmiyorlardı-, Şah İsmaile derler: “Senin bu yoldaşın nasıl biridir? Bununla biz ne yapacağız? Bu haram­dır,39 bua rağmen senin ve bizim yüzümüzden öper.” Şah İsmail dedi: “Şimdi bunun zararı yok.” Onları İrana götürdükten sonra, kendilerini babası karşıladı. Dua ettiler, kurban adadılar, davar kestiler, dışarıyı ay­dınlattılar, bütün pazar yerine halı serdiler, birkaç gece gündüz düğün yap­tılar. İşte Şah İsmail bir eş yerine üç eş getirdi. Getirdikten sonra, birkaç gece gündüz düğün yaptılar. Paralarını pulllarını, yiyeceklerin hepsini ye­dik bitirdik. Onlar o yana gitti, ben de bu yana geldiiim!




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir