Ana Sayfa / Hikaye / Titreyen Yaprağın Sırrı
Hikaye Tahlilleri

Titreyen Yaprağın Sırrı


TİTREYEN YAPRAĞIN SIRRI

Üzerinde otları sararmış bir kabir… Başucunda yağmurdan, kardan, güneşten rengi dönmüş, yıpranmış, kendinden geçmiş bir tahta. İmkânsızlığın getirdiği bakımsızlıktan, kabir olduğu bile anlaşılmıyor neredeyse. Ama bana sorarsanız tam bir gül bahçesi… Zaten o otlar da benim daha önceden bıraktığım güllerin kalıntıları. Bana göre tahtadan, topraktan, ottan bir yığıntı değil bu kabir. Dünyanın en huzurlu, en sıcak kucağı. Arada bir gelip özlemimi dindirdiğim bir dost kucağı… Canım sıkıldığında, acılar etrafımı sardığında, sığındığım bir dünya.

Daha on aylıktım babamı kaybettiğimde… Her şeyden habersiz, zor günlerin beni beklediğini bilmeden. On aylıktım…Baba sevgisi benim için tarifi olmayan bir sevgi.

Hayatım boyunca tadamayacağım bir duygu. Bunun ne kadar acı olduğunu anlatamam.

Yine onun düşünceleriyle haşir neşir olduğumbu anlarda acı bir ağıt duydum arkamdan yükselen. Ben de babamı görmeden kaybetmemiş olsaydım herhalde böyle ağlardım. Ya da belki daha fazla… Şimdiki gibi içime akıtmazdım gözyaşımı…

Döndüm sesin geldiği yöne. Otuzlu yaşlarda bir kadın… Kapanmış mezarın üstüne hıçkırıklarla ağlıyor, feryat ediyor. Acısının daha taze olduğunu düşünüyorum. Yaklaşıyorum yanma. Mezarın üzerinde bir yazı” Her ölüm erkendir”. Tarihlere baktığımda ölen kişinin 16 yaşlarında Güneş isimli bir genç olduğunu öğreniyorum. O an daha iyi anladım kadının feryadını. İçimden “Oğlu olsa gerek!” diye düşündüm. Bir süre onu ve yanındakileri izledim. Kadın sanki sonsuza kadar ağlayacakmış gibi geldi. Ancak yanında omuzlarından tutan kişinin -eşidir belki de- sözleri kadının hıçkırıklarını bıçak gibi kesti.

— Ağladığını görseydi, o daha çok ağlardı.

Az önce ağlayan kadının yüzünde ince bir gülümseme belirdi “Biliyorum” dercesine. Kadının ve çevresindekilerin ahvali beni çok etkilemişti. Kendi hüznümü unutuvermiştim. İçimden bir ses “Benim nasıl olsa acı konusunda deneyimli olduğumu, onun yanma gidip derdine ortak olmamı” söylüyordu.

Bir müddet sonra kadın, kendine geldiğinde yavaşça yanlarına yaklaştım. Kadınla göz göze geldik. Aynı acıyı yaşayan insanların paylaşımını ifade eden bir selamlaşmaydı bu. Kadınm yüzünde yine o ince gülümseme…

— Başınız sağ olsun, dedim. Öne eğdi başını ve yine iki damlacık gözyaşı eşlik etti sözlerine.

Sağol yavrum, senin de.

Oğlunuz mu?

“Hayır” anlamında başını salladı.

Kardeşim, canım, her şeyim…

Yanlış tahmin etmiştim. Oğlu değilmiş… Kardeşiymiş… Ama olsun. Ne fark ederdi? Mezar taşındaki cümleye takıldı gözlerim. “Her ölüm erkendir.” Düşündüklerimden utandım.

Kadın kendiliğinden anlatmaya başladı. Annemden biliyorum, anlattıkça acısı azalıyor insanın. Daha da yanaştım, dinlediğimi göstermek için.

Çok güzel resim çizerdi Güneş… Hatta bazen konuşmak yerine resim çizerek anlatmayı tercih ederdi. Sevindi mi resim çizerdi. Üzüldü, canı mı sıkıldı resim çizerdi. Çizerek rahatlardı. Halinde bir başkalık fark etseniz gidip odasına resim dosyasına, odasının duvarlarına bakmanız yeterliydi. Kimseye bir zararı yoktu. Sanatçı ruhluydu. “Sanatı seven insandan zarar gelmez” derdi hep.

Yine bir gün okulda resim çizerken öğretmeninin dikkatini çekmiş. Bir ağaç çizmiş kâğıda. Yemyeşil… Ancak bütün yaprakları üzerinde, bir tanesi yere düşüyor. Siyah zemin üzerine çizilmiş, güzel bir ağaç. Öğretmen düşen yaprağı sorduğunda Güneş, o yaprağın kendisi olduğunu söylemiş.

Ogün okul çıkışında eve dönerken kaybettik Güneş’i. Çok sevdiği motosikleti ile kaza yaptı. Haberi duyar duymaz yanma koştuk. Anacak iş işten geçmişti. Resim dosyasındaki resimler etrafa saçılmıştı. Yalnız o gün çizdiği resim yanındaydı. Ve Güneş gülümsüyor gibiydi. O hali gözümün önünden gitmiyor.

Kadın yeniden hıçkırıklara boğulacak oldu. Bu kez ben dokundum omzuna:

En azından birlikte çok güzel on altı yılınız geçmiş. Ben babamı hiç görmedim. Kokusu nasıldır hiç duymadım. Abimi, annemi babamın yerine koymaya çalıştım, olduramadım. Onun sevgisinin eksikliğini hiçbir şekilde dolduramadım. O da bize, ailesine çok düşkünmüş. Biliyor musunuz? Ben yedi aylık doğmuşum. O kadar zayıf doğmuşum ki

doktorlar yaşayacağıma ihtimal vermemiş. Ama babam hiç ümidini kaybetmemiş. “O benim kızım, her şeyi atlatacak, hayatta kalacak’’ demiş. Ve dediği gibi de olmuş. Bana o kadar inanmış ki ben de hep onun bu inancı ve sevgisiyle ayakta kalıyorum. Siz de böyle yapın! Bir keresinde bana hamileyken anneme:

— Kızımız ilerde çok iyi bir insan olacak. Her zaman, her durumda güçlü, dimdik ayakta duracak. Vatanına, milletine hayırlı bir mimar olacak, demiş.

İşte beni de bu amaç ayakta tutuyor. Mimar olup babamın hayalini gerçekleştirmek en büyük hedefim. Bunun için çok çalışıyorum. Böyle arada bir de gelip onun başucuna hasretimi dindiriyorum, yaşadıklarımı anlatıyorum. Cevap veremese de duyduğunu biliyorum. Bu da yetiyor bana.

Kadın ben anlatırken başını omzuma yaslamıştı. Aramızda tarif edilmez bir bağ oluştu. Bir ara sanki bana ölen kardeşinin yerine koyduğunu düşündüm. Gözlerinde ırmak ırmak sevgi akıyordu çünkü.

— Benim kardeşim olur musun? Dedi. Afalladım “ Acaba sesli mi düşündüm?” diye kendimden emin olamadım. Duraksayarak konuşabildim sonunda.

—Nasıl yani? A, a, anlamadım.

—Bizim Güneş’in eğitimi için ayırdığımız bir miktar para vardı. Çok şükür durumumuz iyi. Eğer kabul edersen, babanın hayalini birlikte gerçekleştirebiliriz, dedi. Ne diyeceğimi bilmiyordum.

—Kabul edemem, dedim. Onun hatırasına saygısızlık etmiş gibi hissederim kendimi. Kadın daha fazla konuşmam için izin vermedi.

—Aksine beni bu şekilde daha çok mutlu edersin, dedi. Gözlerinde ikna edilemez bir mutluluk vardı. Bozmak istemedim.

—Ailem ile konuşayım, dedim.

Birkaç dakika sonra vedalaştık. Ancak ben daha annemlerle konuşmadan onları evimizin kapısında buldum. Beni takip etmişlerdi. Onları içeri buyur ettim. Ailemle tanıştırdım. Zavallı annem olan biteni anlamak için bir ablaya bir bana bakıyor, duyduklarını anlamlandırmaya çalışıyordu. Tuğba ablanın annemi ikna etmesi uzun sürmedi.

Ertesi gün kendimi özel bir okulun sırasında Türkçe öğretmenine otobiyografi yazarken buldum. Onların sayesinde girdiğim bu yeni ortamda elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyordum. Artık iki insanın hayalinden sorumluydum. Babamın ve Güneş’in ablasının.

Bu satırları ana bilim dalı başkanlığına getirildiğim mimarlık fakültesindeki odamda karalıyorum. Tam arkamdaki duvarda Güneş’in çizdiği ağaç resmi asılı…Arada sırada gözüm düşen yaprağa takılıyor. Sanki bazen olduğu yerde değil de ağaçtaymış gibi geliyor.

Gözlerimi ovuşturup bir kez daha bakıyorum. Yaprak kıpırdıyor…O ne zaman öyle kıpırdasa ben de Tuğba abla gibi inceden gülümsüyorum…




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir