Ana Sayfa / Masal / Anka Kuşu Masalı
masal

Anka Kuşu Masalı


Anka Kuşu Masalı

Anka Kuşu Masalı Oku

Anka Kuşu Masalı Nedir

Anka Kuşu Masalı Kısaca

Biri vardı, biri yoktu, Hüdâdan başka hiç kimse yoktu. Bir sultan ve onun üç oğlu vardı. Onun büyük bir bağı ve o bağın içinde de büyük bir nar ağacı vardı. Bu ağaç, her yıl üç tane nar verirdi. Bunların her birinin içi tamamen la’l ve mücevherle dolu olurdu. Her yıl, bu narlar olgunlaşın­ca, bir dev gelir, bunları kopartır ve kaçardı. Bu yıl da, sultanın büyük oğ­lu dedi ki, ‘gideyim, bakayım, bu narları kim gelip kopartıyor.’ Oğlan, ge­ce kalktı, gitti ağacın yanında nöbet tuttu. Gece yansı olunca, oğlanı uyku bastırdı. Oğlan tuttu, o ağacın yanında yattı. Gece yansı olunca, dev gel­di, narlardan birini kopardı ve kaçtı. Öbür gece, ortanca oğlan babasına:

“Ey baba, bu gece benim nöbetim, gideyim orada nöbet tutayım”, de­yince, babası:

“Büyük kardeşin gitti, birşey yapamadı”, dedi, “şimdi sen ne yapabi­lirsin?” Oğlan dedi:

“Hayır, bu gece benim nöbetimdir, gitmem gerekir.” Babası dedi:

“Pekâla, git.” Gece olunca, oğlan gitti, orada nöbet tuttu. Geceyansı olunca, onu da uyku bastırdı, orada ağacın altında yattı. Dev geldi, nan ko­pardı ve kaçtı. Ertesi gece, sultanın küçük oğlu babasına dedi:

“Bu gece benim nöbetimdir, gidip benim nöbet tutmam gerekiyor.” Sultan dedi:

“Ey oğul, büyük kardeşlerin birşey yapamadılar, senin elinden ne iş gelir?” Küçük oğlan der ki:

“Ey baba, bu gece kesinlikle benim nöbetim, gitmem gerekir! Ben gi­diyorum.” Babası dedi:

“Pekiyi, git.” Gece olunca, oğlan tüfeğini ve fişekliğini alıp gitti, ora­da ağacın altında nöbet tutmağa gitti. Gece yansı olunca, oğlanı uyku bas­tırdı. Oğlan derhal elini bıçakla kesti. Sonra, uykusu kaçsın diye, üzerine biraz tuz döktü. Bir süre sonra, ağacın üstünde bir karartı gördü, tüfeğini çıkardı, içine bir kurşun koydu ve onu ateşledi. Sabah olunca, babasının sarayına gitti, dedi:

“Ey baba, narların yerini buldum. Şimdi kardeşlerimle onları alıp geti­relim.” Babası dedi.

“Güzel.” Üç kardeş kalktılar, atlarını eğerlediler, devin kan izinlerini ta­kip ederek gittiler, gittiler çöle çıktılar. Kanın izini sürerek sonunda büyük bir kayaya ulaştılar. Kayadan o bir yana kan izi yoktu. Geldiler, kayayı kal­dırdılar, baktılar ki, altında gerçekten bir kuyu var! Büyük kardeş dedi: “Haydi, şimdi beni iple bağlayın, ben aşağı ineyim.” Onu iple bağladı­lar. Aşağa inip kuyunun yansına gelince, dedi:

“Ben yandım!” Onu yukan çektiler. Öbür kardeşi dedi ki:

“Beni bağlayın, ben ineyim.” Onu da bağladılar; kuyunun yansına ge­lince, dedi:

“Ben yandım!” Onu da yukarı çektiler. Küçük kardeşleri dedi:

“Beni bağlayın, ben aşağı ineceğim. Eğer ‘yandım’ dersem, yukarı çekmeyin, tersine, bırakın, aşağı ineyim.” Öbür kardeşleri dediler:

“Pekâla.” Küçük kardeşi iple bağlayıp kuyunun dibine bıraktılar. O her ne kadar ‘yandım’ dese de, onlar onu bıraktılar, aşağı indirdiler. Aşağı inince, baktı; huri peri gibi bir kız oturmuş, bir devle başım onun dizine koymuş, uyumakta. Kız şaşırdı, dedi:

“Ey çiğ süt emmiş insanoğlu! Sen nere, bura nere? Buraya niçin gel­din?” Oğlan dedi:

“İşte, dev ile savaşmaya geldim.” Kız dedi: “Ey oğlan! Git, dev yerin­den kalkarsa, seni bir lokmada yer.” Oğlan dedi:

“Hayır, ben mertçe savaşmak istiyorum.” Kız dedi:

“Pekâla!” Oğlan kılıcını kınından çıkardı, bastı bu devin ayağına. Dev uykudan uyanmadı. Yeniden ayağına bastı, üç defaya dek, ta ki dev uyku­dan uyandı. Dev dedi:

”Ey insan oğlu, sen nere, bura nere?” Oğlan dedi:

“Ben seninle savaşmaya geldim.” Birbirleriyle savaştılar. Oğlan Hazreti Aliyi andı, onu kaldırdı ve yere attı, başını da kesti. Kız çok sevindi, dedi:

“Biz üç kızkardeşiz, üçümüz de buradayız, şimdi üçümüz de yukarı çıkmalıyız.” Oğlan dedi:

“Olur.” Kız sordu:

“Kuyunun başında kim var?” Oğlan dedi:

“Kardeşlerim var.” Kız dedi:

“Pekâla, eğer kardeşlerin sana kalleşlik yapıp, seni yukarı çekmezler­se, sana bir yol göstereyim.” Oğlan dedi:

“Göster.” Kız dedi:

“Eğer biz yukarı çıkar da, ola ki, onlar seni yukarı çekmezlerse, bura­da iki tane taş var. Onlan birbirine vurursan, iki koç gelir, burada oynar. Bu koçlardan biri ak, biri karadır. Eğer akın üstüne sıçrayabilirsen, seni yukarı çıkarır. Eğer kararım üstüne sıçrarsan, ne kadar aşağıdaysan, o ka­dar da aşağı inersin.” Oğlan dedi:

“Olur.” Üç kızı yukarı verdi, sonra kuyunun dibinde ne kadar la’l mü­cevher varsa yukarı çektirdi. Sonra ipi kendine bağladı. Kardeşi dedi: “Sen kimsin?” Dedi:

“Benim.” Bunun üzerine, yukardaki kardeşi ipi kemerinden açtı, bırak­tı. O da kuyunun dibine düştü. On dakika sonra kendine geldi, baktı ki; ha­la kuyunun dibindedir. Dolandı, iki taşı buldu, ikisini birbirine vurdu. Bu­nun üzerine iki koç göründü. Koçlar oynadılar. Akın üstüne sıçramak is­tedi, fakat karasının üstüne sıçradı; ne kadar aşağıda ise, o kadar aşağı in­di. Birkaç saat orada baygın kaldı. Birkaç dakika sonra, baktı, bir ışık be­liriyor. Kalktı, yavaş yavaş aydınlık tarafa yürüdü, ta ki aydınlık çoğaldı. Bir köye ulaşıncaya dek o ışığı takip etti. Aç ve susuz orada durdu. Baktı, yaşlı bir adam iki ineğini bağlamış, tarlada çift sürüyor, dedi:

“Ey baba!” Adam dedi:

“Buyur!” Dedi:

“Eğer bana çay ekmek getirirsen, ben de senin yerine bu sığırları çifte sürerim.”Yaşlı adam dedi:

“Pekâla!” Sen gel, bu sığırları çifte sür, ben de gidip sana çay ekmek getireyim. Ancak, sakın ola, sesini yükseltme, çünki orada iki tane arslan yatmakta. Sonra kalkarlar, gelip köyün içinde kükreyip, hepsini bir kenar­dan yerler.” Oğlan dedi:

“Pekâla, sen git, bana ekmek getir, hiç merak etme!” Yaşlı adam kalk­tı, oğlana evinden çay ekmek getirmeye gitti.

Adam köye gidince, oğlan feryad etti, o iki arslan geldi. Oğlan kalktı, o iki arslanla güreşti, onları tuttu, ineklerin yerine bağladı ve yeri onlarla sürdü, inekleri de çöle bıraktı. Yaşlı adam, oğlanın ne yaptığını görmek için tepenin üstüne çıkar. Tepenin üstüne çıkınca, bakar ki; oğlan iki arslanı tutmuş, bağlamış, yeri sürüyor. İnekleri de çöle bırakmış. Geldi, muh­tara dedi:

“Ey muhtar! Sen ne diye oturmuşsun? Kalk, genç bir oğlan geldi. Ona çay ve ekmek getirmeye geldim, baktım ki, o iki arslanı tutmuş, inekleri bağlamış, yeri sürüyor. Gelin, ona bakmağa gidelim!” Bütün köy halkı toplandılar; hem korkuyorlar hem de gidiyorlardı. Geldiler, oğlanın yanı­na vardılar, baktılar ki; bu genç oğlan arslanlan bağlamış, çift sürüyor. Muhtar aldı dedi:

“Ey genç, senin ne dileğin var? Ne istersen, yerine getireyim.” Oğlan dedi:

“Benim hiç bir dileğim yok, yalnız bana Akşehirin yolunu gösterin ki oraya gideyim.” Muhtar dedi:

“Ben Akşehir’in yolunu bilmiyorum. Bir kaç ağaç o tarafa git, orada ba­cım var, o bilir, sana yol gösterir.” Oğlan o bacının evine gitti. Bacısı dedi ki:

“Ben de görmedim, birkaç ağaç daha o tarafa git, orada benim bir ba­cım var, o bilir, sana yol gösterir.” Oğlan öbür bacının yanma gider. Öbür

bacı da der:

“Ben de görmedim, birkaç ağaç o tarafa git, orada benim bir bacım var, belki o sana yol gösterir.” Öbür bacının yanma gitti, öbür bacı da dedi ki:

“Ben Akşehirin yolunu görmedim.” Oğlan iyice çaresiz kaldı, gitti git­ti bir dereye ulaştı. Dere kenarında bir çınar vardı. Oğlan yorgunluktan o çınarın altına oturdu ve uykuya daldı. Birkaç saat sonra, uykudan kalktı, baktı, bir ıslık sesi geliyor. Dolandı baktı, ağacın üstünde bir yılan gördü; ağacın üstündeki anka kuşunun yavrularım yemeğe gidiyordu. Oğlan ye­rinden kalktı, kılıcım kınından çıkardı, vurdu bu yılanı, iki parçaya ayırdı. Bir parçasını kuşların yuvasına atü, öbür parçasını da sakladı. Anka kuşu gelince, yavrularını gördü, çok sevindi, çünki her yıl yavrulardı, yılan ge­lip yavrularını yerdi, fakat bu defa yavrulan yerinde duruyordu. Gözü ora­da yatan oğlana ilişti, dedi: “Hey! Demek, herzaman gelip yavrulanmı ça­lan bu oğlandır, şimdi onu cezalandıracağım.” Yerinden uçtu, bir dağı ku­caklamaya gitti, ki onu vursun. Anka kuşunun yavrusu dedi:

“Hayır, o bizim dostumuzdur. Yılan bizi yemek istiyordu, o yılanı iki parçaya böldü. Yiyelim diye onun parçalarından birini bize attı, bir parça­sını da sana sakladı.”Anka kuşu gitti, yılanın öbür parçasını aldı yedi, son­ra geldi, oğlanın rahat yatması için kanadını üstüne gerdi, gölge etti. Oğ­lan uykudan kalkınca, anka kuşunun başının üstünde durduğunu gördü. Anka kuşu dedi ki:

“Ey oğlan, ne muradın varsa, söyle, yerine getireyim. Benim her yıl yavrum olurdu, ama onları görmezdim. Bu yıl sen geldin, yavrulanma ka­vuştum. Şimdi ne muradın, dileğin varsa, söyle sana vereyim.” Oğlan de­di:

“Benim hiç bir dileğim yok, yalnız sen bana Akşehirin yolunu söyle ki, ben oraya gideyim.” Anka kuşu dedi:

“Pekâla, madem Akşehire gitmek istiyorsun, gideceksin, elli tane koç tutacaksın. Onlann tamamını öldürüp yüzeceksin, postlanna da su doldu­racaksın. Hazır olunca, bana söyle, ben de seni Akşehire götüreyim. Oğ­lan dedi:

“Pekiyi.” Gitti, ava çıktı ve bütün koçlan tuttu, kesti, postlannı yüzdü ve içlerine su doldurdu; eti ve suyu hazırladı. Anka kuşu oğlana dedi ki: “Gel, bu etleri bir yana, sulan bir yana koy, kendin de ortada otur, ki seni Akşehire götüreyim. Anka kuşu yerinden havalandı ve gökyüzüne doğru uçtu, oğlana sordu:

“Ey oğlan, dünyayı nasıl görüyorsun?” Oğlan dedi:

“Dünyayı beş kran25 büyüklüğünde görüyorum.” Anka kuşu daha yük­seğe uçtu. Su deyince, oğlan ona et verirdi, et deyince su verirdi; bütün er­zak tükeninceye dek, işi ters yüz ederdi. Anka kuşu dedi:

“Dünyayı nasıl görüyorsun?” Oğlan dedi:

“Dünyayı hiç görmüyorum.” Anka kuşu dedi:

Ey oğlan, bana su ver!” Oğlan, döndü baktı; et bitmiş. Derhal bacağın­dan bir parça kesti ve ona verdi. Anka kuşu onu ağzına alınca, baktı onun tadı tatlıdır. Onu dilinin altına sakladı, yemedi, ta ki onu Akdünyaya ulaş­tırdı. Sonra dedi:

“Ey oğlan, burası Akşehirdir, şimdi nereye istiyorsan git, özgürsün. Burası senin kendi memleketindir. Şimdi, benim senden bir dileğim var.” Oğlan dedi:

“Dileğin nedir?” Dedi:

“Ben seni Akşehire getirdim, şimdi sen benim için biraz yürü, ki göre­yim, nasıl yürüyorsun.” Oğlan dedi:

“Hayır, Anka kuşu, yorgunum, yürüyemem.” Dedi:

“Hayır, olmaz! Sen benden bir dilek diledin, ben senin dileğini yerine getirdim. Şimdi ben senden dileğimi yerine getirmeni istiyorum.”Oğlan yerinden kalktı, fakat ayağı kesik olduğu için yürüyemedi. Anka kuşu gel­di, dedi:

“Ey oğlan, ben senden su istedim, etin tükenmişti, neden ayağını kes­tin verdin? Bunu yapmamalıydın.” Anka kuşu, o eti dilinin altından çıkar­dı, ağzının suyuyla yerine yapıştırdı, ayağı öncekinden de daha iyi oldu. Dedi:

“Ey oğlan, artık gidebilirsin.” Oğlan kalktı ve yürüdü. Anka kuşu se­vindi, dedi:

“Pekâla, şimdi ne istiyorsun?” Oğlan dedi:

“Hiçbirşey istemiyorum.” Anka kuşu dedi:

“Haydi, gel sana biraz tüy vereyim, ne zaman ihtiyacın olursa, onlar­dan birini yak, ben derhal hazır olurum.” Oğlan ondan bir tutam tüy aldı ve onunla vedalaştı. Anka kuşu uçtu gitti, oğlan da kendi memleketine gel­di, gitti bir kasabın dükkanına, çırak oldu.

Vezirin kızı da her gün gelirdi, bu kasaptan et alırdı. Bir gün, vezirin kızı yine et almaya geldi, gözü bu oğlana ilişti; onu görünce âşık oldu, de­di ki:

“Ben seni istiyorum, sana tutuldum.” Oğlan dedi ki:

“Hayır, sen vezirin kızısın, nasıl olur da, seni gelip alayım, seni ala­mam. Eğer baban duyarsa, bizi öldürür.” Oğlan dedi:

“Babam artık benim yaşamadığımı sanıyor. Hayır, ben bu dükkandan çıkıp başka yerde çalışmalıyım.” Oğlan kasaptan çıkar, bir kunduracının yanma girer, oraya çırak olur. Burada günde bir çift ayakkabı dikmesi ge­rekir. Babası da iki oğlunu evlendirmek ister ve onun özlemini çeker. Bu arada düğün için beş çift ayakkabı istenir, ancak hangi kunduracıya sipa­riş verseler, kabul etmez. Bu oğlana dediklerinde, der:

“Ben bu beş çift ayakkabıyı iki güne dek hazırlarım.” Ustası dedi ki: “Ey oğlan, sen beş çift ayakkabıyı iki günde nasıl dikersin?” Oğlan dedi:

“Sen merak etme, ben onları dikerim.” Usta dedi:

“Eğer dikemezsen, padişah bizim boynumuzu keser.” Oğlan dedi: “Hayır, sen korkma, rahat ol.” Ustası, onları iki güne dek vermeyi boy­nuna aldı. Oğlan, beş çift ayakkabıyı bitirene dek gece gündüz çalıştı. Ayakkabıların altına da kızların adlarını yazdı. Küçük ayakkabı ise küçük kızmkiydi. Onun adını da ayakkabısının altına yazdı. Ayakkabıları geldi­ler, götürdüler. Kızlar giyince, baktılar ki, hayret, ayakkabıların her biri ayaklarına tıpatıp uyar. Küçük kız, ayakkabısının altına bakınca, adının da üstüne yazıldığını gördü. Şahın oğlunun yaşadığını işitti. Bunun üzerine, şahın yanma gitti, dedi ki:

“Ey padişah, sen daha ne duruyorsun? Oğlun yaşıyor.” Dedi:

“Sen ne diyorsun?” Dedi:

“Gel, gidelim, sana göstereyim.” Kalktılar, bütün saray halkı kundura­cının yanma gittiler. Kunduracıya:

“Bu ayakkabıları diken oğlan nerede?”, diye sordular. Usta, korkusun­dan oğlanın ayakkabıları kötü diktiğini ve şimdi onu öldüreceklerini dü­şündü, dedi ki:

“Oğlan dükkanın üstünde yatıyor.” Gittiler, onu uyandırdılar, baktılar ki, padişahın kendi oğludur. Onu şehre getirdiler. Babası dedi:

“Ey oğlan, sen nasıl oldu da, bu hallere düştün?” Oğlan dedi ki: “Büyük kardeşim ve ortanca kardeşim, ikisi beni kuyunun dibine attı­lar, işte benim başıma gelenler.” Oğlan, bütün hikâyesini başından sonuna dek anlattı. Bunun üzerine babası, çölde kimin eşeği varsa, hepsinin orman­dan odun getirmelerini emretti. Gittiler, odun getirdiler. Sultan odunları bir yere döküp yığdı, harmanladı, sonra ateşe verdi. İki kardeşin de elinden tut­tu, ateşin içine attı, onları yaktı. Sonra küçük kızı da küçük oğlu ile evlen­dirdi. Daha sonra taht ve tacını oğluna verdi, kendisi bir kenarda oturdu.




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir