10. Sınıf Türk Dili ve Edebiyatı Ders Kitabı Cevapları Meb Sayfa 235
“10. Sınıf Türk Dili ve Edebiyatı Ders Kitabı Cevapları Sayfa 235 Meb Yayınları” ulaşabilmek ve dersinizi kolayca yapabilmek için aşağıdaki yayınımızı mutlaka inceleyiniz.
10. Sınıf Türk Dili ve Edebiyatı Ders Kitabı Cevapları Meb Yayınları Sayfa 235
Edebiyat-ı Cedide Kitaplığı bu korktuğumuz noktalardan hiç bir derde uğramadı. “Hayat-ı Muhayyel”, basımevlerimizin olanak verdiği ölçüde uygar ve batılı bir biçimde yayımlandı ve… satıldı! Hayat-ı Muhayyerin satışından biriken parayı Fikret’e ödünç verdim, o da Rübab-ı Şikeste’yi (Kırık Saz) bastırdı. O daha çok satıldı. Artık bütün güçlük yenilmişti. Arkadaşlara da yüreklilik geldi. Yayınlar birbirini izlemeğe başladı.
(…)
Lisenin üçüncü sınıfındayken bir akşam Tepebaşı bahçesine gitmiştik. Rastlantıyla yanımızdaki masada birtakım genç kızlar oturuyorlardı. İşte roman böyle başladı, “Hayal İçinde” de gördüğümüz yolda sürdü ve o biçimde bitti. Yalnız adlar biraz değişti. Gerçekte “Sevastopulo” aile adını taşıyan kızlar romanda “Diyapulo” adını aldı. İşte bu kadar.
O zaman tutmuş olduğum notlar da romanı yazmağa, ona küçük ayrıntılardaki yaşamdan kesilmiş canlı parçalar izlenimini vermeğe yaradı.
“Hayal İçinde”, benim tasarıma göre bir dizinin ilk kitabı olacaktı. Bundan sonra “Hakikat Pençesinde” gelecekti ve basın dünyasını anlatacaktı. Nezih, yaşamla ilk karşılaşmada “septik” oluyor, “determinizme”e doğru sürüklenmeğe başlıyordu. Gerçeğin pençesine düşünce daha karamsar ve yadsıyıcı olacaktı. Bunun yazılmamasından edebiyatımız şüphesiz ki büyük bir şey yitirmedi. Ne var ki o zaman üzerine psikolojik ve toplumsal bir belgeden de şüphesiz yoksun kaldı.
“Hayal İçinde”yi bitirdikten sonra bir gece, Tevfik Fikret’in evindeki bir toplantıda onu “büyükler”e okudum. Rauf, o toplantıların en sürekli izleyicilerindendi. O gece Halit Ziya da vardı. Romanın kendimce en iyi yeri saydığım bir tarafından başladım, okudum, okudum. O kadar okudum ki elimden kurtulmaları için beğenmekten başka yolları kalmamıştı. Romanda, bir mektup yazmak isteyen Nezih kalemi hokkaya batırır, ama bütün düşündükleri kalemin ucundan hokkaya akmışçasına yazacak bir şey bulamaz. Bu küçük tümce Halit Ziya’nın kulağından kaçmadı ve pek hoş bulduğunu da ekledi. Bu, kendisinin en önemsiz ayrıntıda bile süse, özene ne kadar önem verdiğini gösterir.
Arkadaşlar “Hayal İçinde”yi beğendiklerini belirterek kitabı sonuna kadar dinlemekten kurtuldular. Ama Velet Çelebi için kurtuluş olanağı yoktu. Servetifünun sansürcülüğü, Servetifünun edebiyatının baht eseri olarak Velet Çelebi Efendiye verilmişti. Hıfzı Bey’in pek şiddetli ve insafsız yıkımcılığından Servetifünun yazıları, bir yere kadar daha özgür kalıyorlardı. Ne var ki Velet Çelebi ne kadar hoşgörülü davranırsa davransın gene de her yazıyı dikkatle okumak zorunluğundaydı. İşte bundan ötürüdür ki benim romanımın en dikkatli okuyucusu odur. Zavallı Tevfik Fikret’e gelir dert yanarmış. Bıkmış, usanmış. Ama ne çare, ilâcı olmayan bir derde uğramıştı.
(…)
Şu anılar vesilesiyle ‘Hayal İçinde’yi karıştırdım. Dil bakımından eskimiş parçalar çok mu diye baktım. Bazı yerlerine gülmemek elimden gelmedi. Örneğin, “fevk-i serinde” demişim. Şuna “başının üstünde” de- seydim sanki sanatçılığımdan, yazarlığımdan ne eksilirdi? Bununla birlikte otuz yıl önceki bu eser, ikinci kez basılması gerekirse, küçük bir düzeltiyle bugünkü anlatıma kolaylıkla uydurulabilir.
İsmail Habib Bey, Servetifünun edebiyatı vesilesiyle benden söz açarken dilin bu yalınlığını benim için bir üstünlük olarak belirtiyor. Oysa, bilse! Rauf’un, benim bu yalınlığımız, doğrusunu isterseniz, bilgisizliğimizden ileri geliyordu. Cenab’ın, Arapçasını, Fikret’in kelime hazînesini bize veriniz, bak neler yazardık! Halit Ziya Bey’in de Arapça’da pek derin olduğunu sanmıyorum ama, sanırım tümcelerini yeter düzeyde ballandıracak bir Arap ve Acem zenginliğine sahipti. En bilgisizi Rauf ile bendim. Bundan ötürü Türkçe yazıyorduk.
(…)
Seçkin ve zarif sözcük bulmak tutkusu en çok Ahmet Hikmet’te kendisini gösterirdi. Onun küçük bir defteri vardı. Nerede böyle kulağa hoş gelen Arapça bir söz, Farsça bir sıfat tamlaması bulursa hemen oraya not ederdi. Yazı yazarken, defter önünde, onları kullanmağa çalışırdı. Seçkin biçem merakını, böylece, arabayı atların önüne koşmak tutumuna vardırmıştı.
Düşünce için sözcük aramazdı; daha çok seçtiği güzel söz ve deyimleri kullanmak için fırsat ve konu arardı. Ahmet Hikmet’in pek kolaylıkla yazılmış sanılan yalın hikâyeleri işte böyle iğne ile kuyu kazmaya benzer uzun çabaların ürünüdür.
(…)
Servetifünun’a yazı yazanlar her gün gazetenin yönetim yerine uğrayabilir ve orada Fikret’e, birkaç dosta rastlarlardı. Ama en çok haftada bir kez düzenli olarak toplanılırdı. Buraya hemen herkes cebinde bir eserle gelirdi. Bunlar açıkça okunurdu. Okunan eserler eleştiriden çok beğenilirdi. Mehmet Rauf’un yazıları bu konuda biraz kural dışı gibiydi. Rauf’un yeteneği, sanatçılığı Fikret’in, Cenab’ın, Halit Ziya’nın gözlerinden kaçmamıştı. Onlar Rauf’u ciddi ve içten bir değerlendirmeyle beğenirlerdi. Yalnız dayanamadıkları nokta, Rauf’un dili ve anlatımıydı. (…)
Servetifünun’a gelen eserler üzerinde Fikret’in hiç bir tutum ve karışımı yoktu. Onun merakı yazım (imlâ)
- Cevap: Bu sayfada soru bulunmamaktadır.
10. Sınıf Meb Yayınları Türk Dili ve Edebiyatı Ders Kitabı Sayfa 235 Cevapları ile ilgili aşağıda bulunan emojileri kullanarak duygularınızı belirtebilir aynı zamanda sosyal medyada paylaşarak bizlere katkıda bulunabilirsiniz.























