10. Sınıf Türk Dili ve Edebiyatı Kazanım Kavrama Etkinlikleri Cevapları Sayfa 46
“10. Sınıf Türk Dili ve Edebiyatı Kazanım Kavrama Etkinlikleri Cevapları Sayfa 46” ulaşabilmek ve dersinizi kolayca yapabilmek için aşağıdaki yayınımızı mutlaka inceleyiniz.
10. Sınıf Türk Dili ve Edebiyatı Kazanım Kavrama Etkinlikleri Cevapları Sayfa 46
Neydi bu duvar? Ne zamandan kalmaydı? îlk Çağdan pek olamaz, diyorduk. Bizans mı yoksa dalın yeni mi? Motifler basit, eldeki derme çatma malzemeyle meydana getirilmişti. Tırmıklar içinde kalmak pahasına daha da ileriye daldık. Denizden görülen taş yapılara vardık. Büyük, kemerli pencerelerle açılan iki tane dört köşe yapıydı bunlar. Birinin yıkılmış duvarı dışarıya doğru bir kavis çizer gibiydi. Kalan duvarlarda düşmüş kabartmaların izleri vardı sanki. Merakımız son haddine varmıştı. Bir küçük kilise mi bu yoksa Bodrum çevresinde çok rastlanan sarnıçlardan biri mi? Duvar da bir manastırı çevreleyen sınır olmasın? Habire tahminler yürütüyor, fotoğraflar çekiyorduk. Ama güneş ha battı ha batacak. Her birimiz bir tarafa saptık, kaybolmamak için ikide bir Hu! diye sesleniyorduk. Birdenbire içime bir korku girdi: deniz çok çırpıntılıydı, ya bu adadan kayığa dönemezsek? Korktuğum kadar varmış. Yola çıktığımızda fazla yüklü olan bot su almaya başladı, yanımızda bir kap yoktu ki suyu boşaltalım. Zaten kıpırdamaya gelmezdi yoksa bir dalgayla devrilirdik. Bir ara ıskarmozun biri denize uçtu. Mehmet kahraman kesilmişti, bir tek kürekle ıskarmozun olduğu yere kadar gitti, onu aldık, yerine koyduk. Mehmet büyük bir soğukkanlılıkla kürek çekiyordu. Yahu şu tirhandildekiler hâlimizi görmüyor muydu? Yaklaşıp da bizi alsalar ya! Düşünüyorduk içimizden. Ne bilelim ki Balıkçı uykuya dalmış, bize gitmeyin demekle Paluko ödevini görmüş sanıyordu. Kan ter içinde gemiye vardık.
Brobro Kaptan akşam yemeğini hazırlamıştı ama pinaları suda haşlayacağına yağda kızartmıştı. Kap kara vıcık vıcık bir şey koydu karşımıza. Zaten balık ve deniz hayvanı yemekten bıkmıştık. (…) Gönlümüz o kadar doluydu ki bir fikir ve söz ziyafeti çektik kendimize. Dünya uygarlığının köklerini içinde taşıyan Anadolu toprağının hep yeni filizler verdiğini şu el değmemiş, ayak basmamış Şehir Adası’nda görmemiş miydik? İnsanı durmadan bir şeyler aramaya, bulmaya çağıran bu toprak karşısında, bulunanı bilineni gözden geçirmek canlı bir zevk olmakla kalmıyor, Hitit’ten, Yunan’dan tutun da Mevlana’ya, Ömer Hayyam’a kadar şiir dünyasında dolaşırken Anadolu’da birer sınır taşı gibi yükselen bu anıtlar arasında insanlık düşüncesinin hiç ardı kesilmeyen tatlı bir rüzgâr gibi estiğini görebiliyor insan. Fener ışığında ambar kapağı sanki bir akademiye dönmüştü. Paluko, Muço Hasan, Alev, Mehmet çepeçevre bağdaş kurmuşlar, konuşulanları dinliyorlardı. Sonra yorulup sıra ile yatmaya gittiler. Gece yarısını çoktan geçmişti ki biz daha konuşuyorduk. Söz ve fikirlerimizin tükenmemesi, bitmek üzere olan bu yolculuğu daha da uzatmak içindi belki. Ambara inip yattığımız zaman saat iki olmuştu.
Uykuya yeni dalmıştık ki yanı başımda makinenin işlediğini duydum. Uyku sersemi yanımdaki Alev’e «Ne oluyoruz?» diye sordum. «Gidiyoruz» dedi. Aldırmadım, uyudum. Gözümü açtığım zaman, sabahın çamur rengi ışığı ortalığı sarmıştı. Balıkçı’nın bacakları ambar kapağından içeriye sarkıyordu. Eyuboğlu yerinde yoktu. Tirhandilin su üstünde hızla kaydığını duyuyordum. Güverteden gergin bir konuşmanın tek tük sözleri geldi. Olan olmuştu. Gece biz uyurken Brobro, Paluko ve Hasan kalkmışlar, makineyi çalıştırmışlar, yelkeni açmışlar, Keramos’a filan uğramadan doğru Bodrum’a yol almışlar.
Saat henüz 5 olduğu hâlde Bodrum’a varmaya dört saat kalmıştı. Müthiş üzüldük ama iş işten geçmişti artık. Kararımız Bodrum’a çıkmak sonra başka bir kayık tutup Kuşadası’na kadar gitmekti. Öyle oldu. Birkaç saat Bodrum’da gezdik. Biz şehri, şehir de bizi tanıyordu artık.
Bizi Kuşadası’na götürecek kayık, üstü açık bir piyadeydi. Tirhandilden çok daha çabuk gidiyordu ama ambarı yoktu. Açıkta yatacak, yemek pişiremeyecektik.
Paluko şilteleri evine götürmüştü. O gece tahta üstünde yatmaktan başka çare yoktu. Kahve pişirmek için bir ispirto ocağı almıştık. Ne var ki Bodrum’dan çıkar çıkmaz rüzgâr öyle sert esmeye başladı ki arta kalan iki üç kaşık kahveyi de döküp ziyan ettik. Balık çorbası, patates haşlaması ne gezer! Kuru ekmek ve Balıkçı’nın arkadaşı Galip beyin verdiği küçük bir teneke dolusu zeytinle yetinecektik. Ama Galip beyin zeytinleri nefisti, İstanbul’dan beri bu kadar lezzetli bir meze yememiştik.
(…)
Açık denize çıktık. Acayip biçimleri ile Çatal Adaları karşımızda her an değişiyor, güneş alçaldıkça koyulaşıyordu. Uzaktan Turgut Reis’in anıtını gördük. Deniz dalgalı, biz yorgunduk. Uyuduk,
- Cevap: Bu sayfada soru bulunmamaktadır.
10. Sınıf Türk Dili ve Edebiyatı Meb Yayınları Kazanım Kavrama Etkinlikleri Cevapları Sayfa 46 ile ilgili aşağıda bulunan emojileri kullanarak duygularınızı belirtebilir aynı zamanda sosyal medyada paylaşarak bizlere katkıda bulunabilirsiniz.























